''We Request'' ve Hakan Fidan! İktidar, fizik kuralına aykırı gitmesine rağmen muhalefet çöküyor!
Çoğumuz neye, ne zaman, nasıl muhalefet edeceğimizi ya da destekleyeceğimizi her zaman anlamlı olarak belirleyemiyoruz. Şuur zehirlenmesinden hepimiz az- çok nasibimizi aldık. Bu şuur kaybının belirgin bir örneğini yakın günlerde yaşadık. Eski vekil Mehmet Metiner’in vize olayı...
Meseleye duygularla değil, gerçeklerle bakmak gerekiyor. Mehmet Metiner’in ABD vizesi alamaması üzerinden doğrudan Hakan Fidan’ı ya da Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’nı hedef almak, kolay ama temelsiz bir refleks.
Önce temel bir gerçeği yerine koyalım: Vize, başvuru yapılan ülkenin mutlak egemenlik alanıdır. Amerika Birleşik Devletleri ister verir, ister vermez. Bu karar; güvenlik değerlendirmelerinden siyasi atmosfere, teknik kriterlerden idari tercihlere kadar birçok unsurun birleşimiyle şekillenir. Ancak kararın merkezi Ankara değil, Washington’dur.
Bu noktada Dışişleri Bakanlığı’nın rolü bellidir: Diplomatik teamüller çerçevesinde referans sunmak, süreci takip etmek ve gerektiğinde muhataplarıyla iletişim kurmak. Bunun ötesinde, başka bir devlete “bu kişiye vize vereceksin” deme yetkisi ne hukuken vardır ne de diplomasinin doğası buna izin verir. Devletler arası ilişkiler, talimatla değil dengeyle yürür.
Dolayısıyla bir vize reddini “Dışişleri’nin zafiyeti” ya da “neden müdahale edilmedi” şeklinde okumak, meseleyi ya bilmemekten ya da bilerek çarpıtmaktan kaynaklanır. Hakan Fidan’ın görevi, bireysel dosyalar üzerinden sonuç üretmek değil; Türkiye’nin çıkarlarını küresel ölçekte korumak ve yönlendirmektir. Dış politika, tekil dosyaların değil stratejik aklın alanıdır.
Mehmet Metiner örneğinde yaşanan durum da Türkiye’nin kurumsal kapasitesiyle değil, Amerika Birleşik Devletleri’nin kendi iç değerlendirme mekanizmalarıyla ilgilidir. Eğer bir eleştiri yapılacaksa, bu eleştiri ABD’nin vize süreçlerindeki şeffaflık ve öngörülebilirlik eksikliği üzerinden yapılmalıdır.
Ancak meselenin çoğu zaman gözden kaçan bir boyutu daha var: çeviri ve diplomatik dil meselesi. Uluslararası yazışmalarda kullanılan ifadeler birebir çevrildiğinde, niyet ile algı arasında ciddi farklar doğabilir. Türkçede son derece doğal ve yerinde olan bir ifade, İngilizcede ya fazla duygusal ya da gereğinden sert bir ton yaratabilir.
Örneğin “şeref duyarız” ifadesi Türkçede nezaketin güçlü bir göstergesidir. Ancak bunu doğrudan “we are honored” şeklinde çevirmek, Anglo-Sakson diplomatik dilde yer yer abartılı bir duygu yükü taşıyormuş gibi algılanabilir. Bu yüzden çoğu resmi metinde daha dengeli ifadeler tercih edilir: “we would be pleased” ya da “we would appreciate” gibi.
Benzer şekilde “rica ederiz” ifadesi Türkçede standart bir nezaket kalıbıyken, birebir “we request” şeklinde çevrildiğinde İngilizcede daha talepkâr, hatta yer yer buyurgan bir tona bürünebilir. Oysa diplomatik dilin doğası gereği, “we kindly ask” ya da “we would appreciate your assistance” gibi daha yumuşak ve dengeli ifadeler tercih edilir.
Kısacası mesele sadece kelimeleri çevirmek değil; o kelimelerin karşı dilde nasıl bir anlam dünyası ürettiğini doğru hesaplamaktır. Aksi halde iyi niyetle kaleme alınmış bir metin, karşı tarafta bambaşka bir izlenim bırakabilir.
Diplomasi, tam da bu ince ayarların sanatıdır. Sonuç olarak; ortada bir sorumlu aranacaksa adres yanlış seçilmemelidir. Ankara’yı hedefe koymak, meseleyi anlamamak demektir. Sağlıklı bir tartışma, gerçeklerin üzerine inşa edilir; algıların üzerine değil. Bu nedenle yapılması gereken, iç politik polemik üretmek değil, uluslararası ilişkilerin kurallarını ve dilini doğru okumak faydalı olacaktır.
SEÇMEN ALGI DEĞİL GERÇEKLİK ARIYOR !
Vatandaşın gündemi artık çok net: geçim. Sokakta konuşulanla özellikle açıklama ve sosyal medyada çizilen tablo arasındaki fark her geçen gün açılıyor. İnsanlar cebine girene bakıyor, mutfağına girene bakıyor. Eğer burada bir daralma varsa, geri kalan bütün anlatılar anlamını yitiriyor.
Son bir yılda atılacak adımların kırgınlıkları telafi edip edemeyeceği belirsiz. Çünkü güven, bir günde kaybolmuyor ama bir günde de geri gelmiyor. Üstelik mesele sadece ekonomi değil; hissedilen adalet, duyulan samimiyet ve kurulan temas da en az rakamlar kadar belirleyici.
Sahaya inmeyen, vatandaşa dokunmayan, sadece sosyal medya üzerinden “her şey yolunda” algısı üretmeye çalışan bir siyaset tarzıyla seçim kazanılacağını düşünmek gerçeklikle bağdaşmıyor. Bu, adeta fizik kurallarına meydan okumak gibi: temas yoksa etki de yok.
Bir önceki seçim hâlâ hafızalarda. Genel seçimlerde muhalefet kazanmaya ramak kalmışken, iktidar az farkla seçimi kazanmayı başardı. Bu tablo, sadece matematiksel bir sonuç değil; seçmenin son anda verdiği kritik kararın bir yansımasıydı.
Bugün kritik soru şu: O günden bu yana gerçekten her şey daha mı iyi? Eğer cevap “evet” ise sorun yok. Ama sahadaki hissiyat “hayır” diyorsa, o zaman mesele sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasal bir uyarıdır. Görmek isteyen için tablo açık: Seçmen artık söz değil, temas istiyor. Algı değil, gerçeklik arıyor. Ve en önemlisi, kendisini gerçekten anlayan bir siyaset pratiği bekliyor.
Muhalefetin en büyük sorunu iktidar değil, kendisi. Siyaset üretmek yerine kriz yönetmeye çalışan, gündem belirlemek yerine gündemin peşinden sürüklenen bir yapıdan söz ediyoruz. Sürekli savunmada kalan bir siyasi anlayışın, topluma güven vermesi zaten beklenemez.
Bugün muhalefet, enerjisinin önemli bir kısmını kendi iç tartışmalarına harcıyor. Zamanında ve kararlı biçimde çözülemeyen sorunlar büyüyor, derinleşiyor ve kamuoyunun önünde güven aşındırıyor. Seçmen ise bu tabloyu izlerken çok basit bir soruya takılıyor: “Bu yapı, ülkeyi nasıl yönetecek?” Siyaset sadece eleştiri değildir; aynı zamanda alternatif sunma işidir. Ancak siz daha kendi içinizde düzeni sağlayamıyorsanız, ülke yönetimine dair iddianızın inandırıcılığı zayıflar. Güven duygusu bir kez zedelendiğinde, onu yeniden inşa etmek de kolay olmaz. Özel yaşantısının bozukluğu bir yana kendi partililerine dahi kaset kumpası yapan bir eski belediye başkanı nasıl olur da anında ihraç edil(e)mez? Bu kadar dirayetsizlik, bu kadar pişkinlik olur mu?
Bugün gelinen noktada muhalefetin önünde iki yol var: Ya kendi iç meselelerini hızla çözüp güçlü bir siyasal hat kuracak, ya da bu dağınıklığın bedelini sandıkta ödeyecek. Aksi halde ortaya çıkacak olası bir seçim sonucu, muhalefetin başarısı olarak değil; iktidar kadrolarının büyük bölümünün yan gelip yatmasının bir yansıması olarak okunacaktır.
VELHASIL: Hayat çözülmez, çözer... - T.A.
