menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Köylünün sessiz çığlığı

42 0
06.07.2026

“Türkiye Cumhuriyeti’ne yakışır kıyafet” giymeyenler, yani köylüler valinin emriyle şehre alınmayacaktı. “Milletin efendisi”nin şehirde ne işi vardı?

Tek parti idaresi, ekonomik güçlüklerin de zorlamasıyla, köyü ve köylüyü ihmal etmiştir. Evet, İngiltere, Amerika, Rusya ve Japonya gibi ülkelerde de vaktiyle ziraat sanayiye, köy şehre feda edilmişti. Ama bunların hiçbirinde kültürel yabancılaşma ve dışlanma mevzubahis olmamıştır.

Devlet, devletçilik prensibi gereği, yeni endüstri teşebbüslerine atılmak işini üzerine almıştı. Amme harcamalarının çoğu, askerî sebeplerle, nakliyeye, bilhassa da demiryolu devletleştirmesine ve inşasına gitmiştir. Bu da köyün ihmali neticesini doğurmuştur.

1925’te aşar, yani mahsulden alınan 1/10 kira kaldırıldı. Ama yerine emlak vergisi konuldu. Eskiden mahsul olmadığı zaman aşar ödenmezken, şimdi her halde maktu vergi ödenecekti. Hayvan vergisi de başka bir meseleydi. Çünki bazen vergi, hayvanın kıymetinden fazla olabiliyordu. Vergisini ödeyemeyen köylü çoğu zaman hayvanını boğazlayıp tahsildarın önüne atıyor, “Ver canını al vergisini!” diyordu.

Bu sebeple tahsildar zamanı köylüler hayvanlarını dağlara kaçırır, bir müddet orada saklardı. Tahsildarların atlı jandarmalarla bunları takip ettiği veya köy çocuklarını siygaya çektikleri olurdu. Aynı şekilde zahirenin bir kısmı da gizlice mağaralara saklanırdı.

Tek parti devri, modern Türkiye'nin temellerinin atıldığı bir devirdi. Ama bu temellerin atılmasında Anadolu köylüsünün sırtına bindirilen yük, çoğu zaman göz ardı edilmişti. Ekonomik baskılar, dinî yasaklamalar, kültürel dışlanmışlık ve maarifte eşitsizlik, köylünün hafızasında derin izler bıraktı.

Cumhuriyet rejimi, Anadolu köylüsünün kültürünü aydınlar vasıtasıyla tanımaya ve anlamaya çalıştı. Ancak bu kişiler, umumiyetle köyden kopuk ve Batılılaşmış kişilerdi. Köylülerin kültürünü yeterince bilmeden veya anlamadan tefsir ettiler. Köylülerin kültürünü idealize eden veya aşağılayan tavırlar gösterdiler. Bu hal, köylünün kültürünü realist bir şekilde aksettirmedi. Fildişi kulelerdeki cumhuriyet eliti yahut tatlı su sosyalistleri, köylüleri ancak Yaban, İnce Memet gibi romanlarda anlatıldığı kadarıyla ve şekliyle tanıyabildi.

Batılılaşma politikaları, köylünün ananevi kültürünü tepeden inme değiştirmeyi hedeflemiş, bu da köylünün kültürel hüviyetini zedelemiştir. Hükümetin, köy ağaları ve eşrafla yaptığı, rejim için makul sayılabilecek mutabakat, köylüyü yok sayma neticesini doğurmuştur. Köylüye entelektüel yön veren şeyhlerin ve hocaların tasfiyesi kültürel boşluk doğurmuştur.

Babası ilk mecliste milletvekili olan Samet Ağaoğlu anlatır:

“Şehirli ve kasabalıyla bu köylü arasındaki uçurum belki de hiçbir yerde rastlanmayacak kadar derindi. Köylüyü aldatmak şehirli ve kasabalı için ahlaksızlık sayılmıyordu. Köylü de şehirli ve kasabalıya hep kuşkuyla bakmış, onları kendinden saymamış, fırsat buldukça aldatmaktan çekinmemişti. Ama bu halin büyük kusurlusu şehirliydi, kasabalıydı. Kendisini Allah tarafından o köylüye efendi gönderilmiş sanan, bütün hareketlerini bu inanca göre yapan, kâh memur, kâh siyasetçi, kâh tüccar ve esnaf olarak durmadan başına musallat olmuş şehirli ve kasabalı.

O yıllarda yakın kasabalardan zayıf eşeklerin sırtına on-on beşer parça odun yükleyerek Ankara’ya gelirler, en çok iki-iki buçuk liraya satarak, bu para ile ne alabilirlerse alıp dönerlerdi. ‘Odun alan, odun alan!’ Ankara sokaklarının kış aylarında eksilmeyen feryadıydı. Buna başka bir ses de karışırdı: ‘Odun kıran, odun kıran!’ Ellerinde balta, kadın-erkek yine çoğu köylü evlerin önünde odun keserek hayatlarını kazanmaya çalışıyorlardı.

Aradan yıllar geçti. Ankara Hukuk Fakültesi’nde ekonomi profesörümüz Yusuf Kemal Tengirşek bir gün köylünün yoksulluğunu anlatırken bu odun........

© Türkiye