Suriye'de ya mutabakat ya tasfiye; Üçüncü yol yok!
Orta Doğu’da bazı meseleler vardır ki yüksek sesle konuşulmaz; ya fısıltıyla çözülür ya da toprağa gömülür. Halep’te yaşananlar işte bu türden bir meseledir. Adı konmamış bir savaşın, geç kalınmış bir hesaplaşmanın sahaya düşmüş hâlidir.
Şunu en baştan söyleyelim: Bu bir “Kürt meselesi” değildir. Hiç olmamıştır. Bu, yabancı akılla beslenen, yabancı silahla donatılan ve zamanı gelince sahibince terk edilen bir taşeron yapının tasfiye sürecidir. Tarihte bunun sayısız örneği vardır. Biz bu filmleri Balkanlarda, Arabistan çöllerinde, Kafkasya’da defalarca izledik.
Halep’i anlamayan, bu süreci de anlayamaz. Çünkü Halep herhangi bir şehir değildir. Türk devlet aklının hafızasında Halep, sınır kenti değil merkez şehirdir. Osmanlı, bu kadim şehri Yavuz Sultan Selim’le birlikte 1516’da aldı ve yaklaşık dört asır boyunca Halep’i bir garnizon değil, bir idare merkezi olarak yönetti. Halep; Anadolu’nun, Şam’ın, Musul’un ve Bağdat’ın birbirine bağlandığı damar noktasıydı. Ticaretin, istihbaratın, askerin ve devlet nizamının kesiştiği yerdi. Bugün bu şehirde yaşanan her kırılma, ister istemez tarihî hafızayı da ayağa kaldırır.
Bugün Halep’te dikkat çeken esas kırılma şudur: Suriye Devleti ilk kez refleksle değil, iradeyle hareket etmektedir. Yani bir milis gibi değil; bir devlet gibi. Uluslararası hukuku, sivili önceleyen, hedefi netleştiren, önceden ikaz eden, sahayı boşaltan, müzakereyi son ana kadar açık tutan bir çizgi izlenmiştir. Bu, Orta Doğu’da nadir görülen ama sonucu belirleyen bir tutumdur.
Bunu yapan Suriye Devleti, artık şunu söylemektedir: “Ben buradayım. Bu toprak sahipsiz değil.”
Türkiye Cumhuriyeti........
