menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İç Çöl ve Dış Çöl: Hamsun’un Açlık’ı ile Platonov’un Can’ında İnsan ve Tükeniş

22 76
27.02.2026

İç Çöl ve Dış Çöl: Hamsun’un Açlık’ı ile Platonov’un Can’ında İnsan ve Tükeniş

Hamsun’un Açlık romanı, modern bireyin gurur, yalnızlık ve hayal gücüyle kendi kendini nasıl tüketebileceğini gösteren incelikli bir psikolojik çözülme hikâyesidir. Romanın isimsiz kahramanı, Kristiania’da işsiz ve evsiz halde yaşarken kendisini hâlâ özel, hassas ve üstün biri olarak görür; yazar olmak ister, zihinsel aktifliğinin onu sıradan insanlardan ayırdığına inanır ve bu inancı, açlık gibi oldukça doğal olan bedensel ihtiyaçlarını kabul etmesini zorlaştırır. Açlığı ilerledikçe karakterin davranışları giderek tuhaflaşır: bazen cebine geçen son parayı anlamsız biçimde dağıtır, bazen yiyecek bulabileceği bir fırsatı sırf gururuna dokunduğu için geri çevirir, bazen de aç olduğunu kendisine bile itiraf etmemek için karmaşık bahaneler üretir. Açlık yüzünden düşünce akışı kesintili hale gelir, mantığı gerçeklikten kopar, duyguları ise aşırı uçlara savrulur ve kahraman bir an kendini dâhi gibi hissederken bir sonraki an neredeyse var olmaya layık olmadığını düşünebilir. Bu dalgalanan ruh hâli, insan bilincinin ne kadar kırılgan olduğunu gösterir; sanki zihin yüksek işlevlerini sürdürebilmek için sürekli enerji talep eden bir makinedir.

Romanda önemli bir yer tutan kadın figürü vardır; kahramanın zihninde “Ylajali” adıyla yer eden genç kadın, bu çözülme sürecinin en dokunaklı ve aynı zamanda en rahatsız edici boyutunu açığa çıkarır. Kadın hem arzu hem de hayal gücünün ürünü olan bir varlıktır; onunla karşılaşmaları kısa, tuhaf ve çoğu zaman yanlış anlaşılmalarla doludur, fakat kahraman Ylajali’yle karşılaşmalarını zihninde büyütür, romantize eder ve kadını adeta bir idealleştirmenin merkezine yerleştirir. Kadın, açlığın ortasında hâlâ “insan” kalabilme umudunun, estetik duyarlılığın ve erotik yaşamın temsilidir. Ancak aynı zamanda bu ilişki kahramanın gerçeklikten kopuşunu da gösterir, çünkü kadınla kurduğu bağ somut ve sürdürülebilir değildir; o, kahramanın zihninde giderek gerçek bir sembole dönüşür. Kadına karşı duyduğu çekim ile ona yaklaşamama, gurur ile ihtiyaç, arzu ile utanç arasındaki gerilim romanın en insani anlarını oluşturur.

Kadın figürü aynı zamanda kahramanın topluma yeniden bağlanma ihtimalini temsil eder, fakat bu ihtimal hiçbir zaman tam olarak gerçekleşmez; çünkü kahramanın açlığı aslında varoluşsaldır ve insanlarla gerçek bağ kurmasını engelleyen bir iç bariyer oluşturur. Kahraman Ylajali ile karşılaştığında hem incelikli bir romantizm hem de derin bir huzursuzluk hisseder; bir yandan sevilmek ve görülmek ister, diğer yandan kendi yoksulluğu ve güçsüzlüğü ortaya çıkmasın diye mesafe koyar.

Açlık modern bireyin gurur, yalnızlık ve hayal gücü arasında sıkışmış varoluşunun romanıdır. Kadın figürü hem insan sıcaklığının hem de ulaşılmazlığın sembolü olarak durur; kahraman ne ona gerçekten sahip olabilir ne de onsuz tamamen yaşayabilir. Hamsun, insanın yalnızca bedensel ihtiyaçlarla değil, görülme ve değerli hissetme ihtiyacıyla da yaşadığını gösterir.

Andrey Platonov - Can

Romanın merkezinde Nazar Çagatayev vardır. Orta Asya kökenlidir, çocukken Moskova’ya götürülmüş, Sovyet sistemi tarafından eğitilmiş, modernleşmiş, köklerini unutmamış fakat onlardan kopmuş bir figürdür. Devlet onu çölde yok olma noktasına gelmiş Can halkını bulup yeniden bir araya getirmesi için gönderir; ancak Can halkı onun için yalnızca “kurtarılacak insanlar” değildir, aynı zamanda kendi geçmişi ve kendi köküdür.

Can halkını bulduğunda karşılaştığı manzara son derece sarsıcıdır: Uzun yıllar süren açlık, susuzluk ve sürekli göç onları neredeyse yaşama isteğini kaybetmiş, tepkileri yok olmuş, birlikte hareket etme yeteneği zayıflamış bir insan kalıntısına dönüştürmüştür. Konuşmaları azdır, plan yapamazlar, geleceği düşünmezler ve çoğu zaman kurtulmak için bile çaba göstermezler; sanki var olmak ile yok olmak arasında asılı kalmış gibidirler. Nazar onları bir arada tutmaya, yürütmeye, beslemeye ve güvenli bir yaşam kurmaya çalışır, fakat yol boyunca insanlar ölür, kaybolur ya da gruptan ayrılır; topluluk giderek küçülür ve Nazar’ın idealist görevi, gerçekliğin sertliği karşısında aşınır. Buna rağmen onları terk etmez, çünkü aralarındaki bağ ideolojik değil, ailevi bir bağdır ve onların yok olması kendi köklerinin yok olması anlamına gelir.

Romanın sonunda hayatta kalan küçük bir grubun birlikte yaşayabileceği bir düzen kurulur, ancak bu büyük bir zafer değildir; daha çok yok oluşun eşiğinden geri dönmüş kırılgan bir varoluştur. Platonov’a göre asıl önemli olan, yaşam kıvılcımının tamamen sönmemesidir.

Açlık ile Can Arasındaki Benzerlik

Bu iki roman farklı coğrafyaları ve farklı toplumları anlatsa da, özünde insanın temel ihtiyaçları karşılanmadığında kimliğinin ve insanlığının nasıl çözülmeye başladığını anlatmaları bakımından birbirine güçlü biçimde benzer. Hamsun’un Açlık’ında tek bir birey şehirde açlık nedeniyle zihinsel olarak dağılır; düşünceleri bozulur, gurur ile hayatta kalma içgüdüsü arasında parçalanır ve giderek toplumla bağını kaybeder. Platonov’un Can’ında ise aynı süreç bir halkın tamamı üzerinde gerçekleşir; Can halkı uzun süreli yoksulluk nedeniyle güçlerini, umut etme ve plan yapma kapasitesini kaybetmiştir. Biri bireysel bir çözülme, diğeri toplumsal bir tükeniştir.

Her iki romanda da dramatik düşmanlar, büyük çatışmalar ya da kahramanlık sahneleri yoktur; trajedi koşulların kendisidir. Açlık, yoksulluk ve yalnızlık karakterleri yavaş yavaş anlamsızlaştırır. Ayrıca her iki eserde de yalnızlık merkezi bir rol oynar: Açlık’ta kahraman kalabalık bir şehirde bile kimseye ait değildir, Can’da ise halk fiziksel olarak birlikte olsa bile ortak amaç ve güçlü bağlardan yoksun olduğu için yalnızlık içindedir.

Açlık ile Can Arasındaki Farklılık

Hamsun’un Açlık’ı modern kentte yaşayan bireyin içsel çözülmesini anlatırken, Platonov’un Can’ı tarihsel ve coğrafi koşullar altında neredeyse yok olma noktasına gelmiş bir topluluğun var olma mücadelesini konu edinir. Açlık’ta açlık, yiyeceğin bulunduğu bir şehirde yaşanan paradoksal bir durumdur; kahraman açtır ama çevresinde yaşam sürmektedir. Bu nedenle onun trajedisi toplumdan kopmuş olmaktan kaynaklanır. Can’da ise açlık doğrudan yaşam koşullarının kendisidir; çöl, susuzluk ve yoksulluk zaten hayatı neredeyse imkânsız kılar. Biri sosyal bir kopuşu, diğeri varoluşsal bir yoksunluğu temsil eder.

Açlık’taki isimsiz karakter tamamen yalnızdır ve kimseye karşı sorumluluğu yoktur; kendi gururu, hayalleri ve kırılgan benliği içinde savrulur. Can’da Nazar Çagatayev yalnız değildir; o, bir halkın kaderiyle bağ kurmuş ve sorumluluk taşıyan bir figürdür. Hamsun’un kahramanı toplumdan uzaklaşırken, Nazar tersine insanları bir arada tutmaya ve yaşamı yeniden kurmaya çalışır.

Açlık’ta bilinç aşırı aktiftir; açlık arttıkça kahramanın hayal gücü ve duygusal dalgalanmaları yoğunlaşır. Can’da ise halk açlık yüzünden suskunlaşmış ve neredeyse duygusal olarak donmuştur. Hamsun’un karakteri fazla bilinçten dolayı acı çekerken, Platonov’un insanları bilincin sönmesi nedeniyle pasifleşmiştir.

Açlık’ta kahramanın geleceği belirsizdir ve şehirden ayrılışı kesin bir çözüm sunmaz. Can’da ise büyük bir mutluluk olmasa da hayatta kalabilmiş bir topluluk vardır ve bu durum Platonov için yeterli bir sonuçtur. Hamsun modern bireyin çıkışsız yalnızlığını, Platonov ise tükenmişliğe rağmen sürdürülebilen yaşam ihtimalini gösterir.

Knut Hamsun, Açlık’ı (1890) büyük ölçüde kendi gençlik yıllarındaki yoksulluk ve açlık deneyimlerinden hareketle yazmıştır. Norveç’te ve Amerika’da uzun süre tutunamayan, geçici işlerde çalışan, çoğu zaman evsiz ve parasız kalan Hamsun, şehirde hayatta kalmaya çalışan genç bir yazar adayının ruh hâlini bizzat yaşamıştır. O dönemin edebiyatında hâkim olan gerçekçilik anlayışı daha çok toplumsal sorunlara odaklanırken, Hamsun insanın iç dünyasını merkeze almayı seçmiştir. Amacı açlığın insan zihninde yarattığı tuhaf, parçalanmış ve çelişkili durumları göstermektir. Açlık, modernist edebiyatın erken örneklerinden biri sayılır; çünkü kahraman tutarlı bir karakter değil, değişken, kırılgan ve çoğu zaman mantıksız davranan bir bilinçtir.

Andrey Platonov ise Can’ı 1930’lu yıllarda Sovyetler Birliği’nde yaşanan büyük dönüşümlerin gölgesinde yazmıştır. Bu dönem zorunlu kolektifleştirme politikaları, kıtlıklar, göçler ve özellikle Orta Asya’daki göçebe halkların yerleşik hayata zorlanmasıyla karakterizedir. Platonov mühendis olarak ülkenin farklı bölgelerinde çalışmış, kuraklıkla mücadele projelerinde yer almış ve kırsal nüfusun yaşadığı yoksulluğu doğrudan gözlemlemiştir. Can, devlet politikaları ile gerçek yaşam koşulları arasındaki mesafeyi gösteren bir eserdir. Romanın merkezindeki Can halkını anlatırken yazar, tarihsel olarak Orta Asya’daki göçebe ve yoksul topluluklardan esinlenmiştir; açlık ve sürekli yer değiştirme nedeniyle toplumsal yapılarını ve yaşam enerjilerini büyük ölçüde kaybetmiş insanlardır. Platonov’un asıl amacı, açlık ve yoksullukla tükenmiş insanların yalnızca yeni bir düzenle değil, yeniden yaşama isteği kazanarak var olabileceğini göstermektir.


© tarihistan.org