menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

ÇEHOV’UN ALTINCI KOĞUĞU’NDAN DÜNYAYA BAKMAK

5 0
18.03.2026

ÇEHOV’UN ALTINCI KOĞUĞU’NDAN DÜNYAYA BAKMAK

Hastane ve hapishanelerin insan için kısıtlama anlamına geldiği biliniyor. Hapishanede özgürlüğün yokluğu, hastanede sağlığın eksikliğinin getirdiği kısıtlamalar üzerinden yazılan romanlar yabacımız değil. Bizde ilk akla gelen Orhan Kemal’in 72. Koğuş bir hapishane, Peyami Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu bir hastane romanı olarak bizlere kısıtlamanın getirdiği dramı sunuyor. Anton Çehov’un (1860-1904) Altıncı Koğuş’u ise bir akıl hastanesi üzerinden insana ve insanlığa mesaj vermeye çalışıyor.  

Akıl hastaneleri delilerin kapatıldığı yer olması nedeniyle hep ilgi çekmiştir. Ancak deliliğin her insanda bir miktar bulunabileceği görüşünü de göz ardı etmemek gerek. Durum böyle olunca kimin akıllı, kimin deli olduğu da tartışmalı duruma geliyor. Bu nedenle de edebiyatta ve düşünce tarihinde görüşlerini deliler üzerinden aktarmayı tercih edenlere rastlıyoruz. Bu tercih biraz da zorunluluktan kaynaklanıyordu. Özellikle Ortaçağda kilise ve engizisyon baskısı nedeniyle düşünceyi doğrudan açıklamak yerine riski bertaraf edebilmek için, kendi düşüncesi değil de bir delinin düşüncesi imiş gibi aktarma yoluna gidilmiştir. Bunun en bilinen örnekleri Erasmus’un (1466-1536) Deliliğe Övgü ve Cervantes’in (1547-1616) Don Kişot’udur. O dönemin koşullarında kilisenin öfkesini çekmek korkunç biçimde öldürülmeyi gerektiriyordu. Daha sonraki yıllarda ise Gogol (1809-1852), Bir Delinin Hatıra Defteri, Çehov ise Altıncı Koğuş’ta delilik üzerinden düşüncelerini aktarma denemesinde bulundular.  

 Gogol’de olduğu gibi, Çehov’da da Çarlık dönemi Rusya’sının 1800’lü yıllarındaki (devrim öncesi) toplumsal bozulma ve  bürokratik çürüme ağırlıklı olarak ele alınmıştır. Gogol 1852’de, Çehov ise devrime daha yakın bir tarih olan 1904’te öldü. Bu nedenle eserlerine Rus devrimi öncesindeki Rus insanının ruhsal yapısını anlamak açısından bakılmasında yarar var. 

Altıncı Koğuş’ta mekan olarak Rusya’da küçük bir kasabadaki akıl hastanesi tercih edilmiş. Hastanenin altıncı koğuşunda sadece beş hasta var. Hastanenin yaşlı bekçisi Nikita eski bir askerdir ve “düzen” ondan sorulur. “Nikita, bu dünyada düzeni her şeyden çok seven ve bundan ötürü de dayak atma gerekliliğine inanan saf, iyi niyetli, işine bağlı, kıt görüşlü insanlardandır. Yüze, göğse, sırta, nereye denk gelirse oraya vurur ve bunu yapmazsa burada düzenin sağlanamayacağına inanır.” “Düzeni sağlayan” Nikita, hastaların elindeki parayı da alıp cebine atabilmektedir.   

Çehov, asırlık halk deneyimi olarak “Asla dilenci olmam, hapse düşmem demeyeceksin” sözünü hatırlatır ve kültürlü ve varlıklı biri olan İvan Dmitriç’in de hiç hesapta yokken hastanenin altıncı koğuşuna düştüğünü anlatır. Eğitimli ve gayet aklı başında laflar eden bu hasta, doktor Andrey Yefimıç’in dikkatini çeker. Doktor, çok kitap okuyan kültürlü biri olmasına karşın, hastalara ve hastanenin sorunlarına karşı aşırı derecede ilgisizdir. Memurlar çıkar peşinde, her yer pislik içindedir. Doktor, bu “akıllı” deli ile sohbet etmeyi sever ve sıklıkla onun yanına gelip felsefi tartışmalara girerler. Ancak zamanla doktorun bu tavrı hoşnutsuzluk yaratır ve günün birinde “delirdiğine” karar verilerek koğuşa onu da kapatırlar. Dışarı çıkmak istediğinde “düzenden sorumlu” bekçi Nikita, bir zamanlar amiri olan doktoru da “düzen adına” dayaktan geçirir. 

Hastanedeki sıkıntılı günlerinde söylediği şu söz de çok anlamlıdır: “Benim hastalığım, yirmi yıl içinde bütün kasabada tek bir akıllı adam bulabilmemdir. Ama o da bir deli.” Doktor, toplumun tamamen çürüdüğünün ya da delirdiğinin farkındadır. Bu düşünceler içindeki zavallı doktor perişan günlerden sonra felç geçirerek hayatını kaybeder.

Esasen bu romanda akıl hastanesinin bir metafor olarak kullanıldığı anlaşılıyor. Dönemin toplum yapısının minyatürü de diyebiliriz. Büyütecek olursak, dönemin Rusya’sı, belki de dünya bile demek mümkün. Romanda geçen “Namuslular kıt kanaat geçinirken, namussuzların karnı tok, sırtı pek” cümlesi esasen evrensel bir eleştiri cümlesidir. O gün olduğu kadar bugün de geçerlidir. O günün Rusya’sı için olduğu kadar bir çok yer için de geçerlidir. Yöneticilerin halkın sorunlarına duyarsız olması, görevini yapmaması, yapınca da çıkar sağlaması, halkı hor görmesi, rüşvet ve yolsuzluğun yaygınlaşması gibi yozlaşma ve kokuşmuşluk toplumsal hareketlere de gebe olabilir.  

Altıncı Koğuş ilk defa 1892’de yani Rus Devrimi’nden 25 yıl önce yayınlandı. Romanda bir cümle ile Fransız Devrimi’ne değinildiğini görüyoruz. Bu cümle şöyledir:  “Başka bir yerde olsaydı halk ve gazeteler bu küçük Basille Hapishanesi’ni paramparça ederdi.”  Akıl hastanesini, Fransız Devrimi’nin sembolü olan Bastille Hapishanesi’ne benzetmesi, 25 yıl sonra gelecek olan Rus Devrimi’ni önceden görmesi olarak yorumlamaya çok müsait. Bu da yazarın, toplumu çok iyi okuduğu anlamına geliyor.  

Peki bütün bunlar bize bugün için ne anlatıyor? Çevremizde, ülkemizde gördüğümüz bir çok olumsuzluğun, çıkarcılığın, yolsuzluk ve rüşvetin köklerini Altıncı Koğuş’ta görebiliyoruz. Düşünen insanlar hapishanelere atılmıyor mu? Konforu tercih edecekken deliliği tercih etmiş olmuyorlar mı? Nikita’nın “düzen” dediği kelimeyi kaldırıp, yerine “beka meselesi” diyemez miyiz? Ve “beka meselesi” uğruna hukuku askıya almıyor muyuz? Hukuku askıya almak “dayak” anlamına gelmiyor mu? Akıllı mı olalım, deli mi olalım? Bu sorunun cevabını vermek zor, çünkü her ikisinin de kendine özgü zahmetleri var. Aslında hepimiz birer Altıncı Koğuş mensubuyuz. 


© tarihistan.org