Macbeth veya modern bir hegemonun trajedisi
Amerika ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı hukuksuz savaşın üzerinden üç ay geçti. Ama halen nasıl bir seyir izleyeceği belirsiz. Bu belirsizlik kuşkusuz savaşların doğasında var. Tolstoy ünlü eseri Savaş ve Barış’ta askeri, coğrafi ve kişisel sayısız faktör ve değişkeniyle sırf bu belirsizliği, savaşların seyrinin önceden hesaplanamazlığını anlatmak için binlerle sayfa yazar.
Ancak şimdiki İran savaşının değişken seyri, savaşların doğasındaki bu olağan belirsizliğe indirgenebilecek gibi değildir. Yolunu kaybetmiş bu seyir, küresel üstünlüğünü yitirme korkusuyla giderek daha fazla saldırganlaşan ve şiddete bağımlı hale gelen bir hegemonun trajedisidir. Belirsizlik savaşın değil, fakat çöken bir hegemonun geleceğidir.
Askeri-endüstriyel ve ekonomik verilerdense ona sadece duymak istediğini söyleyen yakın bir ‘uzman’ çevresi ve dahası İsrail istihbaratı/kâhinlerine kulak veren bir Trump/Amerika, bu nedenle, geleceğin muzaffer hegemonu olmaktan çok dört yüz yıl öncesinin Macbeth’i gibidir.
Macbeth
William Shakespeare’in en ünlü trajedilerinden biri olan ve kahramanıyla aynı ismi taşıyan eserinde, general Macbeth savaşta kazandığı zaferin ardından Kral Duncan tarafından ödüllendirilmek üzere ülkeye çağrılır. Yanında silah arkadaşı Banquo, İskoçya’ya dönerken, ıssız bir fundalıkta üç cadı ile karşılaşır. Cadılar kâhindir ve ona bir gün kral olacağını, arkadaşı Banquo’nun ise soyundan krallar çıkacağını söyler.
Bu kehanet başta uzak bir ihtimal gibi görünür. Ama kısa süre içinde Macbeth’in kafasındaki iktidar arzusunu harekete geçirmeye yeter. Eşi Lady Macbeth’in de teşviki ve yönlendirmesiyle Macbeth sonunda cinayete dair tereddüdünü bir kenara bırakır ve Kral Duncan’ı, kendi evinde misafir edildiği gece sinsice öldürür. Böylece Macbeth kehaneti gerçekleştirir ve kralın yerine geçip tahta çıkar.
Asıl trajedi de işte bundan sonra başlar. İktidarı ele geçirmiştir, fakat artık onu her an kaybetme korkusu içinde yaşamaya mahkumdur. Onun sözleriyle:
“İş kral olmakta değil, kral olup sağ kalmaktadır.”
İktidarı ele geçirmek uğruna işlediği ilk cinayet, diğer cinayetlerin de başlangıcı olur. Giderek artan bir paranoya içinde Macbeth her gün yeni bir düşman yaratır ve kendi yarattığı bu düşmanları yine kendisi birbiri ardına öldürür. Hayatta kalmanın öldürmek demek olduğu bu şiddet sarmalı, sonunda kaçınılmaz biçimde onu kendi yıkımına sürükler.
William Shakespeare (1564-1616)
İktidarını koruyabilmek için Macbeth nasıl giderek daha fazla şiddete başvurmuş idiyse ABD de benzer şekilde küresel üstünlüğünü sürdürebilmek için bunu yapıyor. Elbette bu, son yıllarda ortaya çıkmış yeni bir şey değil. ABD savaşı ve şiddeti, II. Dünya Savaşı sonrası yeni uluslararası düzenin başlıca kurucu güçlerinden biri olarak sahneye çıktığından beri bir dış politika aracı olarak kullanıyor. Siyaset bilimci Lindsey A. O’Rourke sadece Soğuk Savaş döneminde (1947-1989) ABD’nin 72 rejim değiştirme girişiminde bulunduğunu, bunların 66’sının gizli, 6’sının ise açık müdahale şeklinde olduğunu belgelemiştir. ABD’nin küresel hegemonyasını kaba güçle koruma çabası Soğuk Savaş dönemiyle de sınırlı kalmaz. Sovyetlerin 1989’daki çöküşünün ardından oluşan yeni tek kutuplu uluslararası düzende de devam eder. Örnekler boldur. Afganistan (2001), Irak (2003), Libya (2011), Suriye (2011’den itibaren), Honduras (2009), Ukrayna (2014) ve Venezuela’ya yönelik rejim değişikliği girişimleri de bunların arasındadır.
Son kırk yılda, sadece on gün dışında, her gününü dünyanın bir yerinde bir savaş veya çatışmayla geçiren ABD, maceracı lider veya komutanlarının savaşa sürüklediği talihsiz bir ülke değildir, fakat bizzat hegemonik mantığı savaş olan bir ülkedir. Irak işgaline karşı çıkmış olmakla övünen Obama, örneğin, insansız hava araçlarıyla uzaktan saldırı konusunda rekor kırar. Trump ve Biden da kendi ‘renklerini’ katarak ‘mücadeleyi’ sürdürür. Bugün ABD dünyanın dört bir yanında açtığı cephelerle birlikte Yemen’deki saldırılar ve Gazze’de halen süren soykırım ve Lübnan’a yönelik saldırılardan ya doğrudan ya da dolaylı olarak sorumludur.
Giderek artık bu müdahaleler, öte yandan, ABD’nin gücünden çok onun hegemonik çöküşünü simgeler. Yakın bir zamanda hayatını kaybeden yeni-muhafazakârlardan Michael Ledeen’in Irak Savaşı sırasında ABD için söylediği “Her on yılda bir küçük, beş para etmez bir ülkeyi alıp duvara çarpmalı ki dünyaya ciddiyetini göstersin” sözleri bu çöküşün erken bir itirafı gibidir. Buna göre, haksız ve hukuksuz da olsa - ki hemen her zaman böyle - kaba güç gösterisi belirli aralıklarla tekrarlanmalıdır ki herkes ayağını denk alsın. Dosta, düşmana ve belki de en başta kendi kendilerine, küresel düzenin başat aktörünün kim olduğu yeniden hatırlatılsın.
Oysa bu kaba güç gösterisinde, gösterilenden fazlası vardır. Hegemon gücünü kanıtlarken, aslında gücünün sınırlarını da göstermiş olur.
ABD, çöküşe geçen bir imparatorluk
İran Savaşı’nda, ABD’nin gücünden çok gücünün işte bu sınırlarını gösterdiğini savunduğu makalesinde Alexander Clackson ABD’nin hedefleri olağanüstü bir hassasiyetle vurabileceğini, birden fazla cephede eşzamanlı olarak varlık gösterip askeri üstünlüğünü sürdürebileceğini söylüyor. “Ama bu gücü istikrarlı siyasi sonuçlara dönüştürmesi artık çok zor.” Saldırıyor, gücünü sergiliyor ama siyasi-ekonomik herhangi bir çıktı elde edemiyor. Bunun ilk ve en önemli örneği, karşılaştığı kararlı direniş karşısında ilk kez ezici askerî üstünlüğünün mutlak bir zafer sağlamaya yetmediği gerçeğiyle yüzleştiği Vietnam’dı. Ardından Irak, Afganistan ve Libya geldi. Dünyanın en gelişmiş askerî tekno-gücüne sahip olmasına karşın ABD bu ‘cephelerde’ yıktığıyla kaldı ve kalıcı sonuçlar dayatamadı/yaratamadı.
Şimdiki savaşta yaşananlar da, eğer çok daha kötüsü değilse, bunun gibi bir açmazı ortaya koyuyor. İsrail ile kol kola 37 gün boyunca İran’da askeri ve sivil hedefleri bombaladıktan, ülkenin askeri ve siyasi üst düzey yöneticilerinin önemli bir kısmını öldürdükten ve hatta ordunun teknik altyapısına önemli kayıplar verdirdikten sonra bile rejimi çökertmeyi bırakın, ondan en ufak bir taviz bile koparamadı. “Rejimi tamamen değiştirdik”lerini iddia eden Trump’ın tek ‘başarısı’ ise rejimi zayıflatmak yerine İran halkını ortak/müdahaleci emperyal düşman karşısında ve rejim etrafında birleştirmek oldu.
Amerikan emperyalizmi kendi tarihindeki benzer bir trajediyi/komediyi hızlandırılmış bir şekilde tekrar etti ve tıpkı Afganistan’da, Taliban’dan aldığı rejimi yirmi yıl sonra Taliban’a geri vermesi gibi İran’da da Hamaney’den ‘aldığı’ rejimi Hamaney’e verdi.
İran’ın kazanmak için yapması gereken tek şey kaybetmemektir
15 günlük geçici ateşkes süresinin dolmasına bir gün kala Trump “süresiz ateşkes” ilan ettiğinde, bu İran için başta zafer gibi görünmemişti. Oysa, teknik olarak üstün bir gücün keyfi saldırısına dayalı bunun gibi asimetrik çatışmalarda sıkça vurgulanan temel bir ilke vardı; İran’ın kazanmak için yapması gereken tek şey kaybetmemekti. Ve İran kaybetmedi. Nokta atış vuruş sistemlerinden benzersiz deniz gücüne kadar ABD’nin dünyanın en gelişmiş askerî gücüne sahip olmasına karşın İran asimetrik yöntemler aracılığıyla daha zayıf bir devletin bile nasıl kayda değer maliyetler dayatabileceğini gösterdi.
Hürmüz Boğazı bu açıdan kritiktir. Küresel petrol ticaretinin önemli bir bölümünün geçtiği bu ‘dar boğaz’, savaş öncesinde üzerine sıkça konuşulan bir meseleydi. Ancak şimdi ilk kez pratikte test edildi ve önemli bir jeopolitik koza dönüştüğü kanıtlandı. Bu yolla İran hem direniş hem de küresel ekonomi üzerinde caydırıcı sonuçlar yaratabilme kapasitesine sahip olduğunu gösterdi. Petrol fiyatlarının yükselmesi ve gübre sıkıntısı nedeniyle de küresel tarımsal üretimin tehlikeye düşmesiyle telaşlanan ve bir yandan ona buna tehditler savururken diğer yandan ne yapacağını şaşırmış bir şekilde İngiltere, Avrupa ve hatta Çin’i boğazı açmak için bas bas yardıma çağıran ABD gücünü göstermeye çalışırken, böylelikle, o gücün neyi başaramadığını veya sınırlarını da görünür kılmış oldu.
Wallerstein bundan daha yirmi dört yıl önce, Irak Savaşı’yla ilgili olarak yazdığı bir makalesinde bundan bahsetmişti. George W. Bush yönetiminin Irak’ı işgal etme fikrine saplandığını ve bunun ABD hegemonyasının yapısal gerilemesini hızlandıracak stratejik bir hata olduğunu söylemişti. O dönemde, çoğu yorumcu için ABD “tek süper güç”tü. Oysa Wallerstein tam tersini savunuyordu. Askeri olarak belki halen en güçlü oydu ama artık dünyayı tek başına........
