İmralı’nın kapıları gazetecilere açılsın
Diğer
04 Şubat 2026
Abdullah Öcalan
Geride bıraktığımız hafta, Kürt barışı adına oldukça gergin bir haftaydı. İnsanın insana düşmanlığının ne boyutlara ulaşabildiğini, etnik düşmanlığın nasıl bir hâl alabildiğini üzüntü ve endişeyle izledik.
Diğer yandan da bir arada olmanın, dayanışmanın ne kadar önemli ve hayat kurtaran bir tavır olduğunu hatırladık. Dünyanın tüm demokratları Kürt barışı adına ayağa kalktı resmen. Tüm gelişmeleri soluksuz izledik; fakat sorularımızın yanıtlarını, ortaya atılan kimi iddia ve eleştirilerin esasını öğrenemedik. Müzakerelerin sonuç vermesine ve sulhun sağlanmakta oluşuna sevinmekle yetinebildik yalnızca.
Çünkü meselenin ana aktörü olan, iddiaların ana unsuru olan ve tek cevap verebilecek adres olan Abdullah Öcalan’a; hem Suriye’de hem de Türkiye’de Kürt barışı adına kendi müdahale koşullarını, etkisini, müzakerelerdeki varlığını ya da yokluğunu, yürüyen sürece dair iddialara ne dediğini soramadık.
Mesleğimizin ustalarından, eskilerde kalan nispeten o iyi gazetecilik günlerinden bu yana da soran, sorabilen olmadı. Zira İmralı’nın kapıları ilk günden beri gazetecilere kapalıydı.
Dün Devlet Bahçeli’nin Meclis konuşması da bu bağlamda önemliydi. Gerilimli bir haftanın ardından, “Süreç aynı kararlılıkla devam ediyor” diyordu bizlere. Ama kullandığı sözler, seçtiği isim ve olgular da en az sürecin devamı kadar önemliydi:
“Anadolu huzura, Öcalan umuda, Ahmetler makama, Demirtaş yuvasına dönünceye kadar kararımız nettir.”
Yine aynı gün, Ruşen Çakır’ın Medyascope’ta yayımlanan “Öcalan’a açık mektup ve 20 soru” yazısına denk geldim.
İmralı’ya gidememekten, Öcalan’a soru soramamaktan, soru yollayamamaktan ve cevap alamamaktan yakınan Çakır, bir yazı aracılığıyla -belki Öcalan’a ulaştırılır umuduyla- ‘içeriye’ bazı sorular yöneltiyordu. Geride bıraktığımız........
