Gerçek bir laiklik ve hukuk düzeninde ‘Ermeni övme’ suçu mümkün olabilir mi?
Bu haftanın Agos gazetesi manşetine dikkat çekici bir haber taşımıştı. İstanbul’da Türk dili ve edebiyatı öğretmenliği yapan İsmibey Güşeli’nin görevli olduğu okulda yaşadıklarını konu alıyordu bu haber.
İşhan Erdinç imzalı haberin içeriğinde, “öğretmenin öğretmenler odasına Agos ve Evrensel gazetelerini getirmesi, sayfaları açık hâlde bırakması, okul içinde, sınıfta ve öğretmenler odasında yaptığı sohbetlerde Ermenileri övmesi, Alevileri ve Aleviliği diğer ırk ve inançlardan üstün tuttuğu, Selahattin Demirtaş hakkında övücü sözler söylediği” iddiasıyla Güşeli’nin disipline sevk edildiği ve ceza aldığı bilgileri vardı.
Bu cezayı almasına sebep, meslektaşlarının Millî Eğitim Bakanlığı’na belli aralıklarla yaptıkları şikâyetlerdi. Haberi okumaya devam ettikçe memlekete, eğitimcisine, insanına yönelik hüznü de artıyordu insanın.
Bu ‘suçlar’ gereği öğretmen Avcılar Firuzköy Anadolu Lisesi’nden Küçükçekmece Kadriye Moroğlu Anadolu Lisesi’ne gönderilmişti, meslek kademe ilerlemesi durdurulmuştu, aylık maaş kesintisi uygulamaya koyulmuştu.
İsmibey Güşeli, verilen cezaların iptali için İstanbul Valiliği’ne dava açtı. Dilekçede kendisine izafe edilen fiillerin hangi yönden disiplin suçuna sebep olduğunun bildirilmediğinin de altını çizdi.
Agos’un haberini okuduktan sonra biraz araştırdım: Kimmiş bu öğretmen, hakkında daha önce çıkmış haberler var mı, sosyal medyasında neler var diye biraz baktım. Eğitim-İş üyesi olan İsmibey Güşeli’ye yönelik geçmiş tarihli bir açıklamaya da denk geldim.
Açıklamada, Eğitim-İş Güşeli’nin durumunu yıllardır süregelen ve sistematik bir hâl alan sürgün, soruşturma ve ceza uygulamalarına işaret ederek ele alıyordu ve yaşananları 2011 yılından başlatıyordu. Bu süreçte Güşeli’nin üç okuldan sürgün edildiğini, hepsinin de temel dayanağının öğrencilerin eşit yurttaşlık temelinde yetişmesini savunmak, vakıf yapılanmalarının okullardaki etkinliklerine karşı çıkmak, kendisinin Alevi olması ve bunu açıkça ifade etmesi olduğunu belirtiyor.
Yine aynı açıklamada öğreniyoruz ki, idari işlemler sırasında, farklı seferlerde ve sayılarda “Alevi misiniz” diye soruluyor öğretmene.
İnsan tabii Türkiye’de çok sık hayal kırıklığına uğruyor. Özellikle de Aleviler ve Ermeniler mevzubahis olduğunda bu kırgınlık yerini yasla karışık bir boğulma duygusuna bırakıyor.
İnanç özgürlüğü, düşünce özgürlüğü alanında tarih sonuçta ileri doğru gitse de Türkiye mevzubahis olduğunda yaşananlar, yaşatılanlar aynen taptaze kendini koruyabiliyor. Yaşananların tekrarı için yine bir çakmağın yeterli olacağını görmek, insanın ilerleyemediğini, sistemin de ilerlemeye karşı direnişe devam ettiğini yeniden ve yeniden görmek umutsuzluğu da pekiştiriyor. Şimdilerde herkes “laiklik elden gidiyor mu” diye tartışıyor.
Biraz da tartışmayı fitilleyen bu ‘aydın bildirisi’ meselesi olduğundan, Türkiye’de sanılıyor ki laiklik sadece Atatürkçülerin, Kemalistlerin veya ulusalcıların meselesi. Oysa elbette ki işin aslı öyle değil ve olmamalı da.
Tabii Cumhuriyet tarihine baktığımızda laikliğin gerçek anlamda sadece saydığımız kesimler odağında gündem olması, kapsama alanının ağırlıklı olarak bu kesimlerle sınırlı tutulması, bildiğimiz yanlış uygulamalar nedeniyle de algılar bu yönde.
Yani laiklikten, var olduğu günden itibaren faydalanamayanlar var memlekette. Alevisi, Kürdü, Ermenisi laikliğin vaat ettiği özgürlüğü yaşayabilmiş mi ki hiç?
Şimdi seküler ailelerin çocuklarına okullarda din adına yapılan zorlamaları konuşuyoruz ve evet bu eğitimde laikliğin ölümüdür. Fakat aynı ülkede Alevilere, Kürtlere, Ermenilere, Rumlara dayatılan ‘tek tipçi’ anlayış da laikliğin ölümüydü aslında.
Çünkü işin özünde laiklik bir inanç ve ifade özgürlüğü, bir hayat tarzı teminatıdır; her insanı da, tüm toplumu da kapsamalıdır.
Belki bugünlerde “laiklik elden gidiyor mu” tartışması yapmak yerine, laiklik neden sadece Kemalistlerin meselesi olarak algılanıyor, kapsayıcılığını artırmanın zamanı gelmedi mi, bunun için ne gibi çalışmalar yapmak gerekiyor, bunu tartışmak daha doğru olabilir.
Burada da Cumhuriyet’in demokratikleşmesinin ne kadar elzem olduğu bir kere daha ortaya dökülüyor.
Hazır yeri gelmişken; meseleyi salt ‘taraf kışkırtmak’ olarak okuyanların yetersiz bir okuma yaptıklarını düşündüğümü de söylemek isterim. Zira bir öğretmenin çalıştığı okullarda sistemle başının derde girişinin hikâyesine de baktığımızda, laiklik meselesinin içinde bulunduğu ‘azınlık olma hâlini’ gözlemleme fırsatı bulabiliyoruz.
Bir öğretmenin okuduğu gazetenin menşei, öğrencilere ücretsiz öğle yemeği verilmesini savunması, kendi inanç kimliğini açıkça ortaya koyması, cezaevindeki bir siyasetçiden beğeniyle söz etmesi laiklik ve hukuk devleti ilkesinin koruması altında olan düşünce özgürlüğü kapsamındadır. Ve bu yaşanan örneği ele alarak şunu söylemek de gayet mümkündür:
Laik eğitimin yerine tek tipçiliğin yerleştirilmesinin önü son dönemde iyice açılmış, bu konuda yapılan siyasi çalışmalar da hızlandırılmıştır. Geçmişte bu tek tip anlayışının içinde Kemalistler, Atatürkçüler yoktu ama şimdi onlar da var!
O sebeple laikliği de Cumhuriyet’le beraber demokratikleştirmek gerekliliğini görmek ve topyekûn talebimizi bu yönde, herkesi kapsar nitelikte dillendirmek gerek! Laikliğin kapsamı genişlediğinde sahip çıkanı da çok olur.
Fakat laiklik sadece bir kesime hak tanıdığı bu hâliyle icra edilir, bu dışlayıcı / zorlayıcı hâlinin sürmesi üzerinden savunulursa sadece bir azınlığın meselesi olur, ötesine geçemez, yapılan çağrılar, hazırlanan bildiriler de sadece yankı odalarında ses bulur!
