Bahçelievler katliamı romantize edilebilir mi?
Ülkücülük vasfını siper ederek, “vatan, millet, bayrak adına” iddiasını öne sürerek sıkılan kurşunları romantize edip suçluları kahramanlaştırma konusunda nerede durduğumuz sanıyorum fazlasıyla bellidir. Bizim nerede durduğumuzdan da önemlisi, sözüm ona devlet adına işlenmiş suçu aklama işi dünyanın neresinde olursa olsun bizdeki gibi böyle açıktan, filmler, türküler, övgülerle yapılamaz.
Aksine, o katiller yok olur, göstermelik de olsa hesap sorulur, cezalandırılır, kamu önünde lanetlenir. Devletler bazen mafya gibidir, evet; ellerinde yasal imkânları, dokunulmazlıkları olan mafyalar. Ancak çoğu devlet, vatandaşının gözünde bu durumu gizlemeye özen gösterir.
Toplumun sadece bir kesiminin dahi olsa canını yakan bir katili sempatize etme şuursuzluğuna yeltenmez, buna ihtiyaç da duymaz.
Tetikçi işini yapmıştır, yetkililer üzerlerine düşen ‘yas görevi’ni layıkıyla oynamıştır. Suçlu bulunsa da bulunmasa da asla devlet yetkililerince muhatap alınmamıştır. Ama bizde tam tersine devlet katiline sahip çıkar! Cezaevinde yattığı -çok gerektiyse- yıllarda da dışarıda da kendi adamına, tetikçisine saygıda kusur etmez, pozisyonsuz, güçsüz de bırakmaz.
Hatta “iade-i itibar” adı altında çoğu karanlık, kirli insan devlet yetkililerince, dönemin siyasi erklerince ödüllendirilmiştir; gözlerimizin önünde pozlar verilmiştir.
Bunun utancı da yine seni, beni yakar!
Tansu Çiller’in ünlü “Bu millet uğruna, bu ülke uğruna, devlet uğruna kurşun atan da kurşun yiyen de bizim için her zaman saygıyla anılır, şereflidir” sözü gibi, siyaseten de açıktan sahiplenilen bu “yeraltı dünyası” insanları, Türkiye’nin yaşadığı neredeyse tüm karanlık dönemlerin başlıca aktörleri, müsebbipleri veya piyonları olmuştur.
Geçenlerde Devlet Bahçeli’nin övgüyle söz ettiği Yeraltı isimli diziyi de sırf o beğendi diye, onun gözünden meseleyi anlamak adına izlemeye başlamam da ondandır.
Açıkçası izlediklerim bir kere daha netleşmeme fayda sağlamıştır; asit kuyularında insanları yakan, kurşun sıkmakta, racon kesmekte, adam öldürmekte usta ama yakışıklı ve karizmatik de olan bu adamlar aynı zamanda vatanseverlikleriyle ön plana çıkan “iyi insanlar” olarak resmedilir.
Biraz psikopatlardır ama tatlıdır psikopatlıkları da. Her şeyi yapar ama mesela milliyetçiliklerinden iç piyasada uyuşturucu satmaz, satanı da cezalandırırlar -ki realitede çoğu gücü ele geçirince bu işlere de bulaşmıştır- ilkeleri vardır. İşkence eder ama hep haklı bir nedeni vardır, boğarak öldürür, beton döker ama bir yandan da sevimli, yufka yüreklidir; babacandır vurgusu vardır mesela. Terse düştüğünün gözünün yaşına bakmaz ama sevdiğini de güzel sever filan.
Bu tarz romantize edilmiş kahramanlık öyküleri ören -Kurtlar Vadisi gibi- diziler, filmler, bu karanlık adamların toplum tarafından bir şekilde benimsenmesini, ‘delikanlı’ bulunmasını, sevilmesini sağlar, en azından amaçlar.
O kurgularda yardımseverlerdir bir kere, ihtiyaç sahiplerine maddi desteği asla esirgemezler. Bir mahalleleri veya kendilerine ait bir ortamları vardır; orada tüm dertleri çözenlerdir. Sonuçta bu ülkede Alaattin Çakıcı’yı seveni, Sedat Peker’i seveni, onları milliyetçi, vatansever sayanı bulmak da elbette hiç zor değildir.
Büyük bir dilemma, evet. Kim kime göre suçlu, hangi kurşun nerede sıkıldıysa cinayet olacak ve buna nasıl karar verilecek?
Biz mesela bu kişilerin memlekete zararları büyük derken, birileri vatanı için hizmet etti, der... Büyük ikilem.
Bu hizmetten görülen yarar yoktur ama o hizmete saygı bitmez!
Bugün barış olsun diye elimizden gelen mücadeleyi verdiğimiz o savaşları başlatanlar içinde, bu kişiler ve yaşattıkları mağduriyetler de vardır oysa!
Eze eze, döve döve, öldüre öldüre ülkeye karşı, insana karşı suç işleyen bir dünyadan söz ediyoruz. Lütfen fotoğrafı net çekelim!
Peki şimdi ben bunca lafı neden ettim?
Çünkü 20 Mart’ta vizyona “Çatlı” adlı bir sinema filmi girecek. Abdullah Çatlı’nın nasıl koca yürekli, cesur bir insan, vatansever bir kahraman olduğunu anlatacak film izleyene. Ve yıllardır itibarı zedelenmiş Çatlı’ya “iade-i itibar” sağlanması amacı taşıyacak. Eşini ve kızını bir süredir takip ediyorum; “kahramanlarının” gerçek ve gizli kalmış yüzüyle tüm ülkeyi buluşturmak için heyecanlılar. Babalarının uğradığı haksız ithamlara bu filmle bir son verebileceklerine inanıyorlar. Ailedir; insan bazen yüzleşmesini gerçekleştiremeyebilir, bir söz söylemek istemem.
Ancak 70’lerde “komünizmle mücadele” adı altında öldürdükleri gencecik, pırıl pırıl insanları, 80’lerde kontrgerilla eylemlerini, Kürtlere yönelik faili meçhul cinayetleri, adam kaybetmeleri, asit kuyularını, Çatlı hakkında bir film yapıp bu tarafları görmeden topluma bir kahramanlık öyküsü olarak sunmak ahlaki mi diye sormak isterim.
Siz yakınınızı, babanızı sevebilirsiniz ama onun yaptıklarının büyük bir kısmının üzerini örterek hayattan koparttığı, yok ettiği hayatlara saygının gereği, o sevgiyi sadece kendi içinizde yaşayabilirsiniz!
Toplumun önüne “Çatlı bir kahraman” diye çıkarsanız, çok sayıda hayatı yok eden eylemlerin odağındaki bir ismi aklama eyleminde bulunmuş olursunuz.
Binlerce ölümden söz ettiğimiz 80’ler, 90’lar Türkiye’sinin aktörlerinden Abdullah Çatlı, filmin yayımlanan afişlerinde olduğu gibi, “Milletimin kimliğine zeval gelmesin diye 18 yıl kimliksiz yaşadım” veya “Bana C4 verin, Eyfel’i yerle bir edeyim albayım” gibi sözlerle, kahraman bir cesur yürek olarak hatırlansın diye yeni bir tarih mi yazalım yani?
Bu nasıl bir hayat görüşüdür anlamadım.
Film, Çatlı’nın ‘Reis’ olarak anıldığı, Ülkücü Gençlik Derneği Genel Başkan Yardımcısı olduğu dönemi de kapsayan 80’li yıllarını anlatacakmış; yani direkt solcu avı yıllarını. 90’lara yeltenememiş olmaları biraz da işin içinden çıkacak delik bulamamış olmalarından olsa gerek.
Hele iş Susurluk’a geldiğinde nasıl bir anlatı hazırlanacaktı acaba, hazırlanamayacaktı tabii.
O sebeple de filmde oralar flu kalacak!
Peki bunlar olmadan anlatılan kişi Çatlı mı olacak, yoksa yakınlarının gönlüne su serpecek bir başkası mı?
Bahçelievler Katliamı’nı, Kürtleri de kapsayan ‘faili meçhul’ cinayetleri, mafya ilişkilerini, MİT’ten Mehmet Eymür’ün de işaret ettiği ‘uyuşturucu’ işlerini, siyasetçilerle girdikleri karanlık ilişkileri, Susurluk’u ve ülkeye verilen zararın büyüklüğünü konuşmadan Abdullah Çatlı’yı nasıl konuşabilirsiniz ki?
Açıkçası bu filmi de örnek olarak önümüze koyduktan sonra fikrimi açıkça söylemek isterim: Çatlı ve benzerlerinin mağdur ettiği, bazılarının cesedi bile hâlâ bulunamamış, ocağına ateş düşmüş, başına geleni hakkıyla anlatamamış insanların hatırasına hakarettir böyle bir film, böyle bir sunum yapmak.
Barışların yolu önce hakikatleri kabulden geçer. Normalleşme, ilk adımda hakikati kabul ederek başlayabilir, karşı tarafı anlarsın ve onun da hassasiyetlerini kollama ihtiyacı duyarsın.
Tüm yaşanan karanlık yıllar ve kaybedilen insanlarımızın anısına saygı gereği bu filmin protesto edilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Bırakın, Abdullah Çatlı ve dünyasının karşısında olanları; sadece ve sadece Bahçelievler Katliamı’nı birlikte gerçekleştirdiği Haluk Kırcı’nın Zamanı Süzerken adlı kitabını okuyun yeter. Kırcı’nın; evlerinde otururken boğma teliyle, kurşunla katledilen gencecik yedi insanın nasıl öldürdüklerini, Abdi İpekçi’nin katili Mehmet Ali Ağca’yla Çatlı’nın evinde nasıl buluştuklarını anlattığı sayfalarda dolaşın mesela…
Misal Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul’un, Doç. Dr. Bedrettin Cömert’in, CHP’li Zeki Tekiner’in nasıl katledildiklerini bir tık uzağınızda olan interneti açıp okuyun.
İnsanlık onuru adına bu ve benzeri “algı yönetimi” işleri ifşalamak ve meselenin adını doğru koymayı önemsiyorum.
Tarih, siz öyle istiyorsunuz diye değiştirebileceğiniz bir şey değil!
