menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

“Annem Şefika”

17 0
07.03.2026

Geçen haftayı bir yanda İran’da okul çocuklarının, ülkemizde öğretmen Fatma Nur Çelik’in öldürülmesi ve istismar mağduru anne ve kızının korunamayarak ölmesinin yüreğimize oturan üzüntüsü, öte yanda sevgili arkadaşım Nuriye Ortaylı’nın (ve İlber Ortaylı dahil üç erkek kardeşin) annesinin 100 yılı geçen olağan dışı ama güzel yaşamını, Kırım Tatarlarının trajik öyküsü ve geçen yüzyılın dönüm noktası olayları ile harmanlayarak anlattığı “Annem Şefika” isimli kitabını okuyarak geçirdim . Kitap her şeyden önce en zor durumlarında bile ihtiyacı olan insanlara el uzatan, hiçbir şey yapamasa komşusuna bir tas çorba götüren, kendisi de insanların el uzatması ile hayatta kalan bir kadını, bir anneyi anlattığı için bana ayrıca iyi geldi.

İnsanın içinde oluşan kelimeler

Bir insanın içine dünyaya geldiğinden beri (hatırladığı zamanlardan çok önce) birçok şey dolar, öyle büyür. Belki de en çok annesi dolar ya da annesi gökyüzü gibi içine dolar. Sonra bir gün gelir ama bu arada çok uzun zaman geçer ve annesi bu dünyadan gider. Bu arada o çocuk annesinin son yıllarına her şeyi bir kenara bırakıp eşlik etmiş, bir evlat olarak gerekenleri layıkıyla yapmıştır.

Sonra annesi gidince, içine dolanlar zihninde bir dalgaya dönüşür, kelimeler olarak içinde belirir, kelimeler hücrelerin çoğalması, sonra dokuları, organları yapması gibi cümlelere ve sonra bir kitaba dönüşür. Daha doğrusu bu Sait Faik”in “yazmasam deli olacaktım” dediğine benzer, insanın içinde oluşan, yazarken iyileştiği, annesini, hayatı, kendini, dünyayı daha iyi anladığı, kelimelerin canlandığı bir durumdur, yani bir yaratıcılık sürecidir. Daha ötesini söylersek, aslında bir tür annesinin yaşamının, anneden gelen döngünün onda tamamlanması, sadece anneden geçen mitokondriyal DNA gibi annenin çocuğunda ama bir kadın olan çocuğunda yaşamasıdır.

Nuriye’ye söylediğim gibi bu kitap bir kız çocuğunun yazabileceği dolaysızlığa, anneyi bilme derinliğine dayandığı için bu kadar güzeldir. Ben “Annem Şefika”yı biraz bu düşüncelerle okudum ve 40 yıldır, Hacettepe Tıp yıllarından bildiğim Nuriye’ye kendimi bu kitapla daha yakın hissettim.

İyi kitapların özelliği

İyi kitaplar biraz canlılar gibidir; siz de onu okurken kelimeler, anlatılanlar, insanlar, acılar, sevinçler, akışlar, anlatılan insanın gözünden görünen dünya, düşünceler, türlü çeşit varoluşlar, insanlar bu kez sizin içinize dolar ve size katılır. Bunun olabilmesi için, anlatılan hayatın sahici, evrensel, hepimizin içinde olan biten akışa dokunan, doğa gibi olması yanında yazarın aradan çekilip, anlattığı kişinin sesi olabilmesi gereklidir. Bunu en son Maggie O’Farrel’in Shakespeare’in eşi Agnes’i anlattığı Hamnet romanında, ondan önce de Norman Ohler’in tutkulu iki insanın Nazilere karşı örgütlediği direnişin trajik öyküsünü roman gibi anlattığı Harro ile Libertas kitabını okurken yaşamıştım.

Öncelikle “Annem Şefika”yı işte bu iyi kitapların yanına koymamız gerektiğini, bir biyografi olarak yazılsa da kurgusu ile heyecanlı bir roman gibi, edebi bir tatla okunduğunu, sinematografik ve güzel bir dille yazıldığını, bunun annesinin doğaseverliğini, manzaradan mutlu olma, çiçeklere düşkünlük, nakış yapması gibi özelliklerini, hayatının ve içinin zenginliğini çok iyi yansıtmayı sağladığını söylemek isterim. Dilerim kitabı iyi bir yönetmen de okur ve hakkını vererek sinema diline aktarır.

Stalingrad parklarında piyanolar

“Annem Şefika”, anne, aile, devletler ve yaptıkları, azınlık olmak, göç ve sürgünlük, büyümek, çalkantılar, hayatta kalmak gibi birçok ögeyi içeren çok katmanlı bir kitap.

 Kitabın ana akışını 10 Eylül 1917’de, Bolşeviklerin iktidarı ele geçirdiği, “Ekim Devrimi” olarak bilinen 7 Kasım 1917’den 2 ay önce doğan ve bu dünyaya veda ettiği 10 Temmuz 2020’ye kadar, “Kırım’dan Stalingrad’a, Nazi kamplarından Ankara’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde Rus Dili hocalığına uzanan, yoksulluk, baskı ve vatansızlıkla sınanan bir hayat yaşayan ve atlattığı onca badireye rağmen insani değerleri, merhameti ve umudu kaybetmemiş bir kadının” yaşamı oluşturmaktadır. Bu zaman dilimi, yaklaşık aynı tarihler arasında yaşayan İngiliz tarihçi Eric Hobsbawm’ın “Tuhaf Zamanlar” isimli kitabında anlattığı dönemdir ama Şefika, tarihçiden farklı olarak bütün bu yılları bedeni, aklı, ruhu, bütün varoluşu ile bizzat yaşamıştır.

O yüzden kitap, bir anne öyküsü olmanın ötesinde adil bir gözlemcinin anılarına dayanan bir sözlü tarih çalışması gibidir. Belki bu özelliği ile Ermenilere yaşatılan büyük felaketi anlatan anı kitaplarına benzemektedir. Kitabın içine serpiştirilen ve özenle yazıldığı belli olan tarih bilgisi kutuları da kitabın bu özelliğini güçlendirmektedir.

Kitabın ana karakterinin anne/kadın olması, kadınların/annelerin emeğinin hayattaki yeri, zorlukların, acıların, sevinçlerin derlenip toparlanmasındaki ve günlük yaşam rutinlerinin çekip çevrilmesindeki rolleri ve bunu evin dışındaki büyük çalkantıları göğüsleyerek sürdürmeleri bence kitabın ana özelliklerini oluşturmaktadır.

 Bu şekilde Şefika’nın bir insan olarak yaşamı ile Ekim Devriminden başlayarak, dünyayı biçimlendirmeye, yıkıp yeniden yapmaya, Nazilerde olduğu gibi kendi saplantılı görüşleri için görülmemiş bir şiddetle her şeyi darmadağın etmeye çalışan devletlerin, partilerin, kurumların, onların aparatı olan kişilerin yaptıkları arasındaki o derin uyuşmazlık/geçimsizlik, bunlardan doğan trajedilerin, acıların benzerliği (Kırım Tatarları sürgünlerinin ancak Glasnost sonrası kıyı şehirleri dışında Kırım’a dönebilmesi ile Nazilerin Avrupa’da yol açtığı göçlerin benzerliği mesela) kitapta çok iyi anlatılmaktadır. Aslolan o kurumların “idealler” ya da ideal dedikleri hedefler uğruna bireyleri ezip geçmesidir ve bu günümüzün de en önemli sorunu olmaya devam etmektedir. Kitapta değinildiği gibi, devletlerin, partilerin, ideolojilerin yarattığı ağır sorunlar ve adaletsizlikler tek tek insanların her şeye rağmen birbirlerine el uzatması ile deva bulmaktadır.

Belki bunun bir örneği olduğu için kitaptan beni en çok etkileyen bölümlerden birisi, 23 Ağustos 1942’de Alman Uçaklarının Stalingrad’ı günlerce bombalaması sırasında insanların yangınlar başlayınca en değerli eşyaları olan piyanolarını yangından korumak için parklara, meydanlara getirmesini, bazen insanların oralardan geçerken tuşlara basıp, bir iki ufak melodi çalmasını anlatan satırlardı.

Şefika da ailesinin ve kendisinin yaşadığı büyük zorluklara, günlerce aç kalmaya neden olan yokluklara, babası devrim öncesi biraz zengin diye yüksek başarıyla bitirdiği halde beşinci sınıf karnesinin “senin için eğitim ücretli” denerek, söylenen ücreti veremedikleri için esirgenmesi gibi birçok dışlanmaya göğüs gererek, deyim yerindeyse dalgaları yararak bütün bu alt üst oluşların içinden geçerek yaşamayı başarmıştır.

Dayanıklılık (resilience-rezilyans) ve son hayal kırıklığı

Veda satırları ile biten 410 sayfalık kitapta Şefika’nın Kırım’ın coğrafyasına, kendi diline, kültürüne, ailesine, kardeşlerine, komşularına, arkadaşlarına, çocuklarına, yaşama olan derin bağlılığı, bulduğu her kökü, tohumu çiçeğe dönüştürme tutkusu, dil öğrenmeye olan merakı, gördüğü her insana değer vermesi, onlarla konuşması, arkadaşlarına, yakınlarına yıllarca kart, mektup yazması, çalışkanlığı, kitap kurdu olması, gezmeyi, denizi, manzaraları, sinemayı sevmesi, elden ayaktan kesilinceye kadar öğretmeye devam etmesi, bütün bunları yaparken insanlarla eşit bir yerde durması, hükümranlık, kontrol merakının olmaması, çocuklarına iyi bakması, iyi yetiştirmesi, sadelik ve kendi ile mutlu olma yatkınlığı gibi bir çok özelliği anlatılıyor.

İnsan bunları okurken, kendi ayakları üstünde duran, aklı ve becerisi ile kendi yaşamını yapan, neredeyse doğanın bir parçası gibi yaşayan bir insanı tanımaktan mutlu oluyor ama bu insanı olağanüstü bir insan olarak da düşünmüyor. Nuriye’nin Ankara Fen Lisesi’nden sınıf arkadaşı Yankı Yazgan kitabı okuduktan sonra yaptığı bir paylaşımda izlenimlerini “Ben okuduklarımı bir dayanıklılık, rezilyans örneği olarak anlatabilirim. Çok etkilendim” diyerek anlatmıştı. Rezilyans, “Esneklik, dayanıklılık; eğilip büküldükten, zorlandıktan sonra eski haline dönebilme, hastayken çabuk iyileşme, bozukken düzelme kabiliyeti, becerisi. Bastırılamaz, engellenemez canlılık ve hayatiyet sahibi olma, kendini toparlama gücü” olarak tanımlanıyor ve bunların hepsinin Şefika’da olduğunu söylersek abartmış olmayız.

Kitapta, birçok edebiyat eserine benzer şekilde, çocuklarına kendi icat ettiği isimler koymak dışında (İlber Ortaylı’nin ismini Tatarca İl-vatan ve ber-ver kelimelerinden türetmişti ve “Vatan Ver” anlamı taşıyordu) babanın ismi pek geçmiyor. Bunda kitabın anneye odaklanıp, birçok şeyi dışarda bırakması kadar babanın pek anlatan birisi olmamasının da etkisi olduğunu seziliyor.

Nuriye’nin sözleri ile annesi “geçmişine bağlıydı” ve 1991 yılının sonlarında Sovyetler Birliği’nin sona erdiği günlerde oralarda kalan yakınlarını görmek için yaşadığı şehirlere ziyarete gittiğinde gördükleri onda hayal kırıklığı yaratmıştı ve bunu okurken üzüldüğüm “Hayatımızı mahvettiler, bari söyledikleri komünizmi kurabilmiş olsalardı” sözleri ile ifade etmişti. Bu sözde de onun kötüleyici olmayan adil bakışını görmek mümkün.

Nuriye Ortaylı, “Annem Şefika” kitabında çok etkili bir dil ve kurgu ile annesinin yaşamını bizimle paylaştığı, eşsiz bir insanı bize tanıttığı için yürekten teşekkürü hak ediyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


© T24