menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Alev Ebüzziya: Kuşkun yoksa ayvayı yersin, kendinden fazla emin olmaktan daha kötü bir fakirlik düşünemiyorum

26 0
22.03.2026

Seramik sanatçımız Alev Ebüzziya geçtiğimiz haftalarda bir akşam üstü Paris’te beni o zevkli atölye-evine davet etmişti. Dereden tepeden derken bir söyleşi çıktı. Alev’i herhalde 50 yıla yakındır tanıyorum. Kopenhag’da diplomat arkadaşlarımız Nilüfer ve Cem Duna’nın evinde 70’li yılların sonunda tanışmıştık. Ben tanıştığımda Danimarka, Alev Ebüzziya’yı zaten tanıyordu. Işık saçan, güzel mi güzel, kişilikli mi kişilikli, mükemmeliyetçi mi mükemmeliyetçi bir kadın... İçtiğimiz bardaklar Alev Ebüzziya tasarımı, yerdeki kilimler de öyle...

Alev, Tasvir-i Efkar gazetesi sahibi, gazeteci, siyasetçi, yazar Ziyad Ebüzziya’nın kızı.

- Nasıl bir çocukluk ve gençlik geçirdin hiç gazeteci olmaya heveslenmedin mi?

Bilmiyorum, yazıya, edebiyata her zaman ilgi duydum ama o zamanlar küçücüktüm. Babamın gazetesi varken ben çok küçüktüm. Sadece şunu hatırlıyorum, Velid Amca’yı (Ebüzziya) ziyarete yayınevine gittiğimde bana yontula yontula küçülmüş kalemler hediye ederdi. Bir seferinde; “Unutma kalem dünyada en önemli araçtır” demişti. Ben de katiyen unutmadım bunu.

- Senin için hep Füreyya Koral’in öğrencisi derler.

Bak defalarca anlattım, sana da anlatayım; Füreyya Hanım’ın atölyesinde ben elime çamur bile almamışımdır. Olay şöyle; Ben İngiltere’de Latince dersi almadığım için bir türlü mezun olamıyordum. İngiltere’de üniversiteye giremedim. Türkiye’ye döndüm, tekrar lise bitirme sınavlarına girmem gerekiyordu. Ailenin akıllıları ‘Füreyya Hanım dostumuzdur git orada biraz yorul’ dediler. Zaten yıl 1958, Fürreya Hanım Brüksel Fuarı’na hazırlanıyor, işleri yetiştirmeye çalışıyor, kimseyle uğraşacak vakti bile yoktu. Kahve fincanları yapıyordu, Hasan Usta gelir torna çekerdi, o da renklendirir, fırında pişirirdi. Biz de ancak pişmiş parçaların k.çını zımparalardık, küpteki suyu değiştirirdik, Divan’dan pasta alıp çayı demlerdik. Ancak bana şöyle büyük bir faydası oldu; İngiltere’de kalmış olsaydım belki de İngiliz filolojisi, edebiyatı okuyacaktım. Burada seramiği sevdim ve Güzel Sanatlar Akademisi’ne girdim. Heykel bölümünde İlhan Koman’ın öğrencisi olmak istiyordum ama o gelmeyince Hadi Baran’ın öğrencisi oldum. Okulu bitirmedim, iki yıl okuyup Almanya’ya gittim işçi olarak.

- Aa ne işçisi? Neden Almanya?

Bir seramik fabrikasına işçi olarak. Herkes gibi günde 50-60 tane vazo boyamaya başladım. Orası hayatımın en önemli deneyimlerini kazandırdı bana. Sabah 7’de kartını basıyorsun, bir dakika geç kalırsan 15 dakikanı kesiyorlar, fabrikayı kendimiz temizliyoruz, 1.5 sene orada 6 ay başka fabrikada, hayatımın en büyük öğretilerini kazandım. İşçi hayatını ve işçi olmayı öğrendim.

- Seni tanıdığımda Danimarka’daydın.  Almanya’dan Danimarka’ya neden gittin, motivasyonun neydi? Neden Danimarka?

Danimarka’ya 1963’ün sonunda gittim. O yıllarda tasarım ve seramiğin en önemli olduğu ülkeler İskandinav Ülkeleriydi, Danimarka’ya gitmeyi bilinçli seçtim. Melike Abasıyanık ile birlikte gittik. Canım Melike... (2021’de vefat etti)

- Eşi o sırada Dışişleri Bakanlığı’nda mıydı?

Hayır evli değildi. İş arıyoruz, küçücük atölyeler bir türlü iş bulamıyoruz. Tanıdıklarımdan biri bugünkü Royal Kopenhagen (Kraliyet Danimarka Porselen) Fabrikası’nın müdürünü tanıyordu, biz iki kız gittik. Elimizde öyle bir büyük malzeme yok, portfolyo olarak bir şeyler var sadece. Müdür beni yüksek pişirimli seramik-stoneware kısmına koydu, Melike’yi de daha çok desen yaptığından porselen kısmına koydu. Biz deli gibi çalışmaya başladık. Çalışıyoruz, çalışıyoruz… O fabrikada ilk defa elime yüksek pişirimli toprak geçmişti, ben onun ne olduğunu o zamana kadar bilmiyordum. Koton ile kadife arasındaki fark gibi bir şey. Fabrikada birçok sanatçı da çalışıyordu, biz istediğimiz formu yapmakta serbesttik. Sonra bize fabrika galerisinde bir sergi teklif etmezler mi? Melike ile ikimizin işleri vardı o sergide. Beğenildi. Daha sonra jüriden geçip genç sanatçıların bir sergisine katıldım. O sergiden sonra 2-3 galeri birden ’bizimle çalışır mısın?’ dedi. Birini kabul ettim.

- O zamanki işlerin nasıldı? Bir Anadolu kültürü lafı dolaşır durur.

İnsanın bir hafızası var. Dağarcığında seni sen yapan kültür birikimin var. O birikimi nasıl kullanacağın sana bağlı. Son yıllara kadar beni kızdıran şey hep beni Avrupalı kültürlerle karşılaştırmaları. Benim Mezopotamya’dan geldiğimi, benim Hitit, Mısır bildiğimi düşünmediler. Yok Georgia O’Keeffe dendi, yok Morandi dendi, bu artık bir ırkçılığa dönüşmeye başladı. Kökenimi bilen Avrupalı yazar olmadı, taa ki akademisyen, seramik sanatçısı Nermin Kura’ya kadar. ABD’de yaşayan Nermin de Türk olduğu ve kültür kökenimizi bildiği için Ankara’daki sergimle ilgili doğru şeyler yazdı. Daha geçenlerde Danimarka’da bir müzayedede kataloğa benim Danimarka seramik sanatına bir yenilik getirdiğim yazılmıştı. Bir sürü şeyi Danimarka’da öğrendim ama her şeyi değil. Türk olarak Türkiye’de kalsaydım ya da Danimarka’da kalsaydım, bu işler çıkmazdı. Danimarka’da neyi öğrendiğimi tek bir cümle ile söyleyeceğim sana; Çalıştığım fabrikada bir sanat danışmanı vardı. Birgün dedi kİ “Eline........

© T24