Alev Ebüzziya: Kuşkun yoksa ayvayı yersin, kendinden fazla emin olmaktan daha kötü bir fakirlik düşünemiyorum
Seramik sanatçımız Alev Ebüzziya geçtiğimiz haftalarda bir akşam üstü Paris’te beni o zevkli atölye-evine davet etmişti. Dereden tepeden derken bir söyleşi çıktı. Alev’i herhalde 50 yıla yakındır tanıyorum. Kopenhag’da diplomat arkadaşlarımız Nilüfer ve Cem Duna’nın evinde 70’li yılların sonunda tanışmıştık. Ben tanıştığımda Danimarka, Alev Ebüzziya’yı zaten tanıyordu. Işık saçan, güzel mi güzel, kişilikli mi kişilikli, mükemmeliyetçi mi mükemmeliyetçi bir kadın... İçtiğimiz bardaklar Alev Ebüzziya tasarımı, yerdeki kilimler de öyle...
Alev, Tasvir-i Efkar gazetesi sahibi, gazeteci, siyasetçi, yazar Ziyad Ebüzziya’nın kızı.
- Nasıl bir çocukluk ve gençlik geçirdin hiç gazeteci olmaya heveslenmedin mi?
Bilmiyorum, yazıya, edebiyata her zaman ilgi duydum ama o zamanlar küçücüktüm. Babamın gazetesi varken ben çok küçüktüm. Sadece şunu hatırlıyorum, Velid Amca’yı (Ebüzziya) ziyarete yayınevine gittiğimde bana yontula yontula küçülmüş kalemler hediye ederdi. Bir seferinde; “Unutma kalem dünyada en önemli araçtır” demişti. Ben de katiyen unutmadım bunu.
- Senin için hep Füreyya Koral’in öğrencisi derler.
Bak defalarca anlattım, sana da anlatayım; Füreyya Hanım’ın atölyesinde ben elime çamur bile almamışımdır. Olay şöyle; Ben İngiltere’de Latince dersi almadığım için bir türlü mezun olamıyordum. İngiltere’de üniversiteye giremedim. Türkiye’ye döndüm, tekrar lise bitirme sınavlarına girmem gerekiyordu. Ailenin akıllıları ‘Füreyya Hanım dostumuzdur git orada biraz yorul’ dediler. Zaten yıl 1958, Fürreya Hanım Brüksel Fuarı’na hazırlanıyor, işleri yetiştirmeye çalışıyor, kimseyle uğraşacak vakti bile yoktu. Kahve fincanları yapıyordu, Hasan Usta gelir torna çekerdi, o da renklendirir, fırında pişirirdi. Biz de ancak pişmiş parçaların k.çını zımparalardık, küpteki suyu değiştirirdik, Divan’dan pasta alıp çayı demlerdik. Ancak bana şöyle büyük bir faydası oldu; İngiltere’de kalmış olsaydım belki de İngiliz filolojisi, edebiyatı okuyacaktım. Burada seramiği sevdim ve Güzel Sanatlar Akademisi’ne girdim. Heykel bölümünde İlhan Koman’ın öğrencisi olmak istiyordum ama o gelmeyince Hadi Baran’ın öğrencisi oldum. Okulu bitirmedim, iki yıl okuyup Almanya’ya gittim işçi olarak.
- Aa ne işçisi? Neden Almanya?
Bir seramik fabrikasına işçi olarak. Herkes gibi günde 50-60 tane vazo boyamaya başladım. Orası hayatımın en önemli deneyimlerini kazandırdı bana. Sabah 7’de kartını basıyorsun, bir dakika geç kalırsan 15 dakikanı kesiyorlar, fabrikayı kendimiz temizliyoruz, 1.5 sene orada 6 ay başka fabrikada, hayatımın en büyük öğretilerini kazandım. İşçi hayatını ve işçi olmayı öğrendim.
- Seni tanıdığımda Danimarka’daydın. Almanya’dan Danimarka’ya neden gittin, motivasyonun neydi? Neden Danimarka?
Danimarka’ya 1963’ün sonunda gittim. O yıllarda tasarım ve seramiğin en önemli olduğu ülkeler İskandinav Ülkeleriydi, Danimarka’ya gitmeyi bilinçli seçtim. Melike Abasıyanık ile birlikte gittik. Canım Melike... (2021’de vefat etti)
- Eşi o sırada Dışişleri Bakanlığı’nda mıydı?
Hayır evli değildi. İş arıyoruz, küçücük atölyeler bir türlü iş bulamıyoruz. Tanıdıklarımdan biri bugünkü Royal Kopenhagen (Kraliyet Danimarka Porselen) Fabrikası’nın müdürünü tanıyordu, biz iki kız gittik. Elimizde öyle bir büyük malzeme yok, portfolyo olarak bir şeyler var sadece. Müdür beni yüksek pişirimli seramik-stoneware kısmına koydu, Melike’yi de daha çok desen yaptığından porselen kısmına koydu. Biz deli gibi çalışmaya başladık. Çalışıyoruz, çalışıyoruz… O fabrikada ilk defa elime yüksek pişirimli toprak geçmişti, ben onun ne olduğunu o zamana kadar bilmiyordum. Koton ile kadife arasındaki fark gibi bir şey. Fabrikada birçok sanatçı da çalışıyordu, biz istediğimiz formu yapmakta serbesttik. Sonra bize fabrika galerisinde bir sergi teklif etmezler mi? Melike ile ikimizin işleri vardı o sergide. Beğenildi. Daha sonra jüriden geçip genç sanatçıların bir sergisine katıldım. O sergiden sonra 2-3 galeri birden ’bizimle çalışır mısın?’ dedi. Birini kabul ettim.
- O zamanki işlerin nasıldı? Bir Anadolu kültürü lafı dolaşır durur.
İnsanın bir hafızası var. Dağarcığında seni sen yapan kültür birikimin var. O birikimi nasıl kullanacağın sana bağlı. Son yıllara kadar beni kızdıran şey hep beni Avrupalı kültürlerle karşılaştırmaları. Benim Mezopotamya’dan geldiğimi, benim Hitit, Mısır bildiğimi düşünmediler. Yok Georgia O’Keeffe dendi, yok Morandi dendi, bu artık bir ırkçılığa dönüşmeye başladı. Kökenimi bilen Avrupalı yazar olmadı, taa ki akademisyen, seramik sanatçısı Nermin Kura’ya kadar. ABD’de yaşayan Nermin de Türk olduğu ve kültür kökenimizi bildiği için Ankara’daki sergimle ilgili doğru şeyler yazdı. Daha geçenlerde Danimarka’da bir müzayedede kataloğa benim Danimarka seramik sanatına bir yenilik getirdiğim yazılmıştı. Bir sürü şeyi Danimarka’da öğrendim ama her şeyi değil. Türk olarak Türkiye’de kalsaydım ya da Danimarka’da kalsaydım, bu işler çıkmazdı. Danimarka’da neyi öğrendiğimi tek bir cümle ile söyleyeceğim sana; Çalıştığım fabrikada bir sanat danışmanı vardı. Birgün dedi kİ “Eline aldığın şeyin ağırlığı, sandığın kadar olmalı.” Elime bir şey aldığımda eğer çirkin, kötü buluyorsam, neden öyle olduğunu bulmayı, kaliteyi irdelemeyi orada öğrendim.
- Sana bu noktada bir şey söylemek istiyorum. Ben yıllar yıllar önce New York’ta Fifth Avenue’de Royal Kopenhagen ya da Rosenthal mağazasının önünden geçerken vitrininde ‘Markamıza katkıda bulunan 5 kadın sanatçı’ yazılı 5 kadın resmi gördüm. Biri sendin. Senin vitrindeki fotoğrafının altındaki övgü sözcüklerini okuyunca gururlandım, gözlerim doldu.
Mesleğime bir yenilik katabildiysem ne mutlu bana.
- Ben Danimarka’da seninle tanıştığımda sen evliydin. Sonra ayrıldın.
Hayatımın en önemli insanlarından biriydi. David Siesbye beni korudu bana inandı, beni atölyemi açmam konusunda yüreklendirdi. Sergi açılışlarımda benden çok heyecanlandı. Çok kültürlü, çok saygın bir adamdı. Önce kocam sonra da en yakın arkadaşım oldu. Ama bu özel hayatım, bahsetmek istemiyorum.
- Neden 20 yıl sonra Kopenhag’dan Paris’e taşındın?
Bazı yerler tüketiliyor. Kuzey güney farkı da bana ağır geldi. Danimarka’da her şey var, müzik, edebiyat, sanat, tasarım, her konuda seviye çok yüksek. Danimarka’dan geçmiş olmasaydım bugün yaptığım işleri yapamazdım. Orası bir insan laboratuvarı, hayatı nasıl düşündüklerine, eğitim ve adalet sistemlerine hayran kalırsın. Dünyaya örnek olacak bir ülkedir Danimarka, bir eksiklik var; Frederico Garcia Lorca’nın dediği gibi ‘duende’ (derin duygusal yoğunluk, tutku)... Duende, yerin dibinden gelip de asırlardan beri senin iliklerine, kromozomlarına işleyip seni sen yapan şey, sana o dansı yaptıran şey. O yok... Daraldım. Paris’e gitmeyip de nereye gidecektim? Almanya’ya gitmem, İngiltere’ye gitmem, Amerika’ya hiç gitmem, İspanya güzel ama kim gelir beni görmeye, Paris’te dostlarım var, dilini biliyorum. Ama bir de şu var, geldiğim yıllarda Paris’in seramikte hiç de önemli bir yer olmadığını biliyordum. Bile bile geldim. Ama sergilerimi de Paris’te rahatça sürdürebildim. Sadece Türkiye’de, Danimarka’da değil başka ülkelerde de tanınıyordum. Sevinerek ve biraz da utanarak söylüyorum, bugün her yerde Danimarka seramiğine bir boyut kattığım söyleniyor, yazılıyor.
- Ben tam “Paris’e gelir gelmez bir galeri buldun mu” diye soracakken hemen lafımı kesiyor.
Hayatımda galeri aramadım. Bir kere bile bir galeriden sergi istemedim. Çünkü istenmez, ayıptır... Benim kültürümde ayıptır. Beni Danimarka’dan tanıyan bir galeri Paris’te atölyeme geldi ve sergi teklif etti. Paris’teki ilk sergim oldu. Ondan sonra, dünyanın en önemli galerileriyle çalıştım. Paris’te bir galerim yok. Umurumda değil. İstanbul, Ankara, Londra, Brüksel, New York’ta galerilerim var. Burada açmıyorum sergi, son sergim Fondation Cartier’de idi. Beni Fondation daha önce Milano Trianeli’ne götürmüştü. Hindistan’daki Studio Mumbai kurucusu ünlü mimar Bijoy Jain benim işlerimi orada görüp beni Paris Fondation Cartier’e davet etti. Çinli Hu Liu resimlerini, ben de seramiklerimi sergilemiştik. Serginin başlığı da ‘Le Souffle de l’Architecte-Breath of an Architect’ (Bir mimarın nefesi) idi. Adamın sergide gösterdiği mimarlık değil bi yaşam tarzıydı. İçinde bir felsefe barındırıyordu. O sergiye katılmak benim için bir onurdu. Bijoy Jain kaç kere Paris’e geldi görüşmek için. Uzun uzun konuştuk. Sergiyi sessizlik üzerine kurgulamak istiyordu. Benim seramiklerimin de beyaz olması gerektiğini düşündüm, bu kesindi ve beyaz işler yaptım.
- Renklerinin dili mi var?
Olmaz mı? Artık mavi yapmıyorum çünkü çok yaptım. Mavilere ben çok hüzünlü bir dönemimde başlamıştım. İhtiyaç olarak mavi yapmıştım. Mavi iyi gelir insana. Kırmızı uyarıcı bir renktir. Siyah gibi şiddetli bir renktir. Herkes çok mavi istedi bıraktım ben de.
- Aa yani öyle kaprislerin de var.
Bu kapris mi? Aklı başında olmak. Renk bir ihtiyaç. Safran sarısı, yumurta sarısı, hardal sarısı, sarı da çok yaptım. Tabii serginin bağlamına bağlı, nerede sergi açıyorsun, neden açıyorsun, bunlara bağlı. Artık karma sergiye de katılmıyorum ama galerim beni sanat fuarlarına götürünce o başka. Birçok sanatçının işi ile yan yana oluyorsun. Kendi solo sergilerimde çok çok dikkatliyim, daha iyisini yapmanın peşindeyim, o da korkunç bir kuşku.
- Hep kuşkuların oluyor mu?
Charles Bukowski’nin bir lafı var, duvarıma astım. ‘Find something you love and let it kill you’ (Önce âşık olacağın bir şey bul, sonra onun seni öldürmesine izin ver). Kuşkun yoksa ayvayı yersin. İnsanın kendinden fazla emin olmaktan daha kötü bir fakirlik düşünemiyorum. Tabii ki kuşku içindeyim. Oldu mu, olmadı mı, oldu mu, olmadı mı?
- Önünde sergin olmasa bile disiplinli bir şekilde çalışıyor musun?
Çok disiplinli çalışan biriyim ama sabah kalkıp, ensenden kendini tutup banyoya atıp, temizlenip, atölyeye koymak çok zor. Önünde bir deadline varsa daha kolay. Çalışmak zorundasın. İki haftadır feci dalga geçiyorum. Feci… Ne kadar da iyi geliyor. Tembellik ne güzel şeymiş. Ama beni çalışamamak strese sokuyor, çalışmak değil.
- Kendini rahatlatmak için ne yapıyorsun?
Arkadaşlarım... Benim için dostluk çok önemlidir.
- Çok dostun var mı?
Çok dost olur mu? Çok tanıdığım bile yok. Tanıyanım çok. Bir de müzik tabii. Müziğin bende etkisi var. Dünyanın en soyut sanatı. Müzik eğitimi çok önemli.
- Sen müzik eğitimi aldın mı?
Tabii aldım, konservatuara gittim, piyano çaldım, koroda yer aldım. En büyük pişmanlığım müziği bırakmış olmak. Şurada oturup küçük bir Galuppi sonatı çalmak isterdim. Çok önemli bir öğreti. Yıllarca piyano çaldım ama ülkeden ülkeye çok seyahat ettiğim için piyanom olmadı.
- Kimi seviyorsun bestecilerden?
Bach ve Bach... Schubert, Brezilya müziği ve caz da sonra geliyor. İyi müzik yüceltiyor. Müzik insana bir şeyler katar. Çok sevdiğim dostum Birol Kutadgu Bodrum’daki evinde Carmina Burana çalardı. Ta ta ti ta, ta ta ti ta... Komşu çocuklar bunu söylemeye başlamışlar sokakta.
- Paris’e geldin, hayatına renk veren kişiler Mehmet Ulusoy, Kuzgun Acar, Avignon Festivalleri, sen de bir şekilde ister istemez tiyatronun, heykelin, sanatla hayatın içiçeliğine girdin. Seni o dönemde etkileyen neydi?
Beni etkileyenlerin birincisi Sabahattin Eyüboğlu. Benim hayatıma pencere açan, benim bakmamı sağlayan Sabahattin Eyüboğlu’dur.
- Senden onlarca yaş büyük...
Aile dostumuzdu. 15 yaşında ilk mavi yolculuğuma çıktım. Bedri Rahmi Eyüboğlu, oğlu Mehmet Eyüboğlu, Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu, Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir... Gençler de öğrensin diye davet ettiler, Mehmet’le de yaşıtız. Defalarca çıktık mavi yolculuğa. Hiç unutmam, ilk yolculuk bitti, karaya çıktık, Sabahattin Bey, Mehmet Eyüboğlu’nu ve beni civardaki harabeleri gezmeye götürdü, biraz daha görelim öğrenelim diye. Karısı Magdi Rufer de benim piyano hocamdı.
- Sabahattin Eyüboğlu ne yaptı da senin ufkunu açtı?
Sabahattin Bey ve çevresindeki dostlarıyla çok genç yaşımda Anadolu’yu gezdim. Bugün aynı yerlere gidince yüreğim yırtılıyor.
- Ben Casa Botter’deki Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun ‘Mektuplar’ sergisinde sana yazdığı mektubu görüp sana da söylemiştim.
Bedri Rahmi dayımın, annemin babamın çok yakın dostuydu. Dayım Fuat Emircan Almanya’da Basın Ateşesi’ydi. Ben de dayımda kalırdım. Dayımla Bedri Rahmi çok yakın arkadaştı. Bedri Rahmi benden bir şey istiyordu, mektup onunla ilgiliydi.
- Benim de sorum bütün bunların senin kişiliğini, senin sanatını nasıl etkilediği.
Çantana bu kadar şey girince elbette sende de birikim oluyor. Günümüzde artık her şey her yerde ulaşılabilir durumda. Yüksek ısıya dayanıklı toprak her yerde var artık. Her renk sır, toprak her yerde mevcut. Ne yapıyorsun o bolluğun içinde? Her şeyi yapabilirsin. Hadi yap. Ama olmuyor. Bolluk ne kadar çoksa kendini bulmak da o kadar zor. Bütün mesele bu bollukları yüzlerce süzgeçten geçirip kendi özünü bulabilmek.
- Edip Cansever’in sana yazılmış ‘İki Satır, İki Satırdır-Alev Ebüzziya’ya Mektuplar’ isimli 123 mektup ve Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan kitabı var.
Edip Cansever’e hayrandım. Ama nasıl hayran olunmaz öyle bir şaire? Ben de gencecik bir kız. Yeni yazdığı şiirleri okuyor. Hayranım! Ama benim de ne olmak istediğimi pek düşünmemiş. Neden gelmiyorsun diyor. Ayol benim işim gücüm var, nereye gideceğim. Mektupları yıllarca saklamışım. Atmaya kalktığım zaman çok güvendiğim iki dostuma sordum, bu mektuplar atılmaz, basılsın dediler. Habil Sağlam gibi parlak bir çocuk karşıma çıktı. Kitabın basılması için ailesinin de rızası alındı, çocuklarıyla konuştuk, onlar da kabul ettiler. Yapı Kredi Yayınları da bastı.
- Müze sergileri seni heyecanlandırır mı?
Beni her sergi heyecanlandırır. 2001 yılında Türk İslam Eserleri Müzesi’nde bir retrospektif sergi açmıştım. Nazan Ölçer’in müdürlüğü sırasında. Nevzat Sayın da küratörüydü serginin. Eski eserlerin arasına benim işlerimi koymuşlardı. Çok güzel bir sergiydi. Ama yaşayan bir sanatçı için retrospektif sergiyi de pek sevmem. Bir de 2021’de Arter’de ‘Tekerrür’ isimli bir sergim vardı. Eda Berkmen küratördü. Bir güncel sanat kurumunda sergi açmak da heyecan vericiydi. O zaman yeni iş göstermenin ötesinde bir şey yapmam gerekti. ‘Habire çanak yapıyor’ diyorlar. Soren Kierkegaard’ın Tekerrür kitabını çok gençken okumuştum, tekrar okudum. Niye öyle çalıştığımın altını çizme arzusuyla işler hazırladım. Renk kaldırdım, sır kaldırdım, mini minimale indirdim ki tekrar etmenin anlamını ifade edebileyim. Deneye deneye bir sonuca varabiliyorsun. Bir balerin ‘pirouette’ yapmak için kaç saat çalışıyor?
- Seni mesleğinde ya da hayatında ne heyecanlandırır?
Güneşin doğuşu, denizin mavisi her şey heyecanlandırır. Hayatımızdan tatlı tatsız birçok şey geçmiş. Bunların arasında tek şey benim işimi sürdürmek. Yaptığım işte de başarılıysam daha ne isteyebilirim hayatımdan? Less is enough. Şunu da yapayım bunu da yapayım hiçbir dileğim yok.
- Senin çanakların tek bir nokta üzerinde denge sağlayıp duruyor. O dengeyi sağlamak zor mu?
Zor diye bir şey yok. İyi bir iş üretmek acı verir. Zordan daha önemli. Sorgulamak, kuşkuyu kaybetmemek. Sana son olarak şunu söyleyebilirim. Seramik bugün meslek olmaktan çok terapiye döndü. Herkes seramik yapıyor. Yahu yoga yapsın dedim. Yapıyor dediler. Yahu aşçılık yapsın dedim. Onu da yapıyor dediler...
