menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Savaşın gölgesinde siyaset nasıl değişecek?

14 0
12.03.2026

Bazı dönemlerde siyaset gündelik gelişmelerin ötesinde biriken kırılmaların yarattığı yeni bir tarihsel iklimle şekillenir. Lübnanlı düşünür Amin Maalouf, Uygarlıkların Batışı kitabında 1979 yılı ve sonrasındaki birkaç yılı böyle bir eşik olarak tanımlıyor. Ona göre o yıl yaşananlar tek tek olaylardan ibaret değildi; İran’daki İslam Devrimi, Thatcher ve Reagan ile Batı’da yükselen muhafazakâr dönüşüm ve küresel ideolojik dengelerdeki kayma aynı “zamanın ruhuna” işaret ediyordu. Tarihten öğrendiğimiz, farklı coğrafyalarda ortaya çıkan gelişmeler aynı yönde akmaya başladığında yeni bir çağın kapısı aralanır.

Bugün geriye dönüp son birkaç yıla baktığımızda benzer bir yoğunlaşmanın oluştuğunu görmek zor değil. 7 Ekim 2023 Hamas saldırısı sonrası Ortadoğu’da başlayan yeni güvenlik dalgası, İran-İsrail geriliminin tırmanması, Hizbullah’ın zayıflaması, Suriye’de Esad rejiminin devrilmesi, ABD’de Trump’ın ikinci döneminde değişen güvenlik politikası ve Avrupa’da süren Rusya-Ukrayna savaşı artık dış politika başlıkları olmanın ötesinde. Bu gelişmeler dünyanın birçok yerinde siyasetin dilini, sınırlarını ve imkanlarını yeniden belirleyen bir güvenlik iklimi yaratıyor.

Açık ki Türkiye de bu yeni dönemin sancılarını yaşıyor. Küresel düzlemde yaşananların hem beklenen hem de henüz öngörülemeyen etkileri ülkenin iç siyasetini de şekillendiriyor. Bu dönüşüme hazırlıklı olmak ve ortaya çıkan etkileri yönetebilmek ise ülkedeki siyasi aktörler ve ülkenin geleceği için belirleyici olacak.

Kimlik siyasetinden sosyoekonomik fay hatlarına

Türkiye’nin bu krizler döneminde içinde bulunduğu tabloyu anlamak için yalnızca dış politikaya bakmak yeterli değil; toplumsal zeminde yaşanan değişimi de görmek gerekiyor. Türkiye’de seçim sonuçları 2002’den bu yana uzun süre adeta bir kimlik sayımına dönüşmüştü. Bekir Ağırdır’ın “Üç Türkiye” olarak tarif ettiği tablo bunu açık biçimde gösteriyordu. Kıyı metropollerinde yoğunlaşan CHP, Orta Anadolu ve iç bölgelerde haritayı domine eden AK Parti ve Güneydoğu’da Kürt siyasal temsili. Ancak son yıllardaki veriler ve seçim sonuçları, bu kimliksel fay hatlarının artık çatlamaya başladığını gösteriyor.

IstanPol’de meslektaşlarım Ozancan Özdemir ve Edgar Şar ile yürüttüğümüz ve ilçe düzeyindeki seçim sonuçlarını sosyoekonomik gelişmişlik kademeleriyle karşılaştıran araştırma, siyasal tercihlerin giderek daha belirgin biçimde ekonomik ve mekânsal katmanlar boyunca şekillendiğini ortaya koyuyor.

2019 ve özellikle 2024 yerel seçimleri bu açıdan önemli bir kırılmaya işaret etti. CHP kıyı metropollerindeki gücünü pekiştirmekle kalmadı; orta sosyoekonomik kademelerde de belirgin bir genişleme kaydetti. Buna karşılık alt sosyoekonomik kademelerde Cumhur İttifakı’nın tabanı büyük ölçüde korunurken, özellikle düşük gelirli muhafazakâr seçmen içinde yeni arayışların ortaya çıktığı görülüyor. Yeniden Refah Partisi’nin bu segmentte yükselmesi, memnuniyetsizliğin yeni siyasal kanallar aradığını gösteriyor.

Bu tablo Türkiye’de siyasal rekabetin sosyoekonomik eşitsizlikler boyunca yeniden şekillendiğini gösteriyor. Başka bir ifadeyle seçmen tercihinde derinden ve yavaş yavaş işleyen ciddi bir hareketlilik var. Ancak büyük kriz dönemlerinin bir başka özelliği daha var. Değişim ihtimali büyürken rejimler de kendilerini yeniden üretmenin yeni yollarını bulur.

Siyasetin kuralları yeniden yazılırken

Türkiye’de son dönemde iktidarın izlediği siyasi stratejiler de bu çerçevede okunabilir. Otoriter veya otoriterliğe eğilimli iktidarlar krizleri sık sık siyaseti yeniden düzenlemenin araçlarına dönüştürür. 2024 seçim haritası ve muhalefette birden fazla aktörün yönetim kapasitesi göstermesi, iktidar açısından ya mevcut siyasal yaklaşımı değiştirmeyi ya da siyasetin zeminini yeniden kurmayı gerektiriyordu. Mevcut rejim koşullarında ilki gerçekçi görünmüyor. Bu durumda devreye giren şey, siyasetin zeminini değiştirmek oldu.

Bunun ilk ayağı Kürt meselesine ilişkin kontrollü açılım sürecinin yeniden gündeme gelmesi. Bölgesel gelişmeler açısından bir önlem olarak görülebilecek bu adım, iç siyasette de önemli bir yeniden hizalanma mekanizması oldu. Süreç seçimlere giderken kendiliğinden dört cephe oluşturdu. İktidar kanadı, DEM Parti, daha müstakil bir konumda duran CHP ve süreç karşıtı milliyetçi muhalefet. Sürecin nasıl ilerleyeceğinden ve sonucundan bağımsız olarak, bu tartışmanın kendisi bile siyasal rekabet içinde yeni gerilim hatları yaratıyor.

İkinci ve belki de daha kritik ayağı ise siyasal rekabetin kurumsal sınırlarının yeniden çizilmesi. Belediyeler, muhalif aktörler ve sivil alan üzerindeki yargı baskısının artması siyasal rekabetin alanını daraltan ve değişim ihtimalini kontrol altında tutan bir mekanizma işlevi görüyor. Ekrem İmamoğlu ve diğer seçilmiş siyasetçilerin oyun dışına itilmeye çalışıldığı, muhalefetin yönetme kapasitesinin doğrudan hedef alındığı bir durum söz konusu.

Üçüncü boyut ise güvenlik siyasetinin bu kez “dış tehdit” ekseninde dönmesi. Ortadoğu’da genişleyen savaş ve İran etrafında oluşan yeni gerilim hattı, Türkiye’de iç siyasetin dilini de kaçınılmaz olarak değiştiriyor. Siyaset bilimi literatüründe kriz ve savaş dönemlerinin siyasal rekabeti nasıl yeniden çerçevelediğini gösteren hatırı sayılır kaynak var. Uluslararası literatürde “bayrak etrafında toplanma etkisi” olarak bilinen dinamik, kriz anlarında liderlerin daha geniş bir meşruiyet alanı elde edebildiğini ortaya koyar. Bu da özellikle güç kaybeden ya da gücünü pekiştirmek isteyen otoriter eğilimli liderler için önemli bir fırsat alanı.

Böyle dönemlerde siyasal tartışmanın ekseni de değişiyor. Ekonomik performans, gelir dağılımı ya da yerel yönetim performansı gibi konular gündemin merkezinden kısmen çekilirken, “ulusal güvenlik”, “devletin bekası” ve “bölgesel tehditler” siyasal rekabetin ana çerçevesi haline gelir. Bu tür bir ortamda muhalefetin hareket alanı da daralır; çünkü güvenlik söylemine doğrudan karşı çıkmak çoğu zaman siyaseten maliyetli hale gelir.

Aynı güvenlik iklimi uluslararası düzeyde de farklı sonuçlar doğurur. Bölgesel savaşın genişlediği dönemlerde Türkiye gibi stratejik konuma sahip ülkelerin dış politikadaki önemi şüphesiz ki artıyor. NATO’daki rolü, Karadeniz’den Orta Doğu’ya uzanan güvenlik hattındaki konumu, ABD’nin Ortadoğu’daki yeni politikasındaki rolü ve Avrupa’nın enerji ile göç yönetimi açısından Türkiye’ye duyduğu ihtiyaç Ankara’ya uluslararası alanda daha geniş bir manevra alanı sağlayacaktır.

Bu tür dönemlerde ülkelerin stratejik değeri arttıkça iç politikadaki baskıların uluslararası alanda daha sınırlı tepki görmesi de sık rastlanan bir durum. Güvenlik öncelikleri, demokratik standartlara ilişkin eleştirilerin arka plana itilmesine yol açabilir. Bir süredir de durum böyle aslında.

Kriz çağında siyasetin yeni dengesi

Bu üç dinamik birlikte düşünüldüğünde ortaya çıkan tablo daha net hale geliyor: büyük kriz dönemleri ciddi riskler barındırır ama aynı zamanda iktidarlara siyasetin kurallarını yeniden yazma fırsatı da sunar.

Türkiye’de bugün tam da böyle bir eşik yaşanıyor. Toplumsal zeminde ekonomik baskılar, metropolleşme ve yerel yönetim performansı seçmen davranışını daha akışkan hale getiriyor. Ancak siyasal sistem aynı zamanda bu hareketliliği kontrol altında tutmak için yeni araçlar da üretiyor. Tüm bu tabloda Türkiye de şüphesiz ki değişmeye devam edecek. Ancak değişimin yönünün ne olacağını da toplumsal tercihler ve onları şekillendirip, mobilize eden siyasi hatlar belirleyecek. Net olan şu ki, kırılma dönemlerinde kazananlar “değişim zaten bizden yana” diye düşünenler olmuyor. Kazananlar, değişen zeminin mantığını doğru okuyup siyaseti o zemine taşıyabilen aktörler olur.

Tam da bu nedenle Türkiye’de siyasal mücadelenin önemli bir boyutu gündemin nerede kurulacağı sorusu. Yavaş yavaş derinleşen ekonomik ve sosyal fay hatları mı siyasetin merkezine yerleşecek, yoksa kriz ve güvenlik söylemi bu hareketliliğin üzerini örten bir çerçeve mi kuracak?


© T24