menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Eleştiriden korkan ve kendinden menkul duruşmalar (tartışma) yapan toplum ve insanları-III

27 0
11.06.2026

Eğer bir ülkede yaşanan sapmalara hukuk ve adalet göz yumuyorsa, sık sık yinelenen Juvenalis’in (MS 55-)  ünlü sorusu boşlukta ve yanıtsız kalmış demektir: “Quis custodiet ipsos custodes?” (Koruyucuların (muhafız) koruyuculuğunu kim yapacak?)

Öte yandan böylesine bir ortamda susmak ise, hiç kuşkusuz çirkinlikle çok tiksindirici bir suç ortaklığı yapmak demektir.    

Bu arada belirtmek ve yinelemek gerekir ki, yirmi birinci yüzyılda üniversite öğretiminden geçmiş olsa bile Türk insanı, sürgit bir yetersizlik (zaaf) yaşamaktadır: Bırakınız bilimsel konulara, günlük, sıradan olaylara bile, Türk insanı Sokrates gibi bilgisinden asla kuşkulanmıyor, sorunlara Descartes gibi “düşündüğüm zaman insan olarak varım” bilinciyle yaklaşmıyor, Dukheim’ın ünlü “bilinçli bilgisizlik” (ignorance consciente) yöntemini hiç kullanmıyor, «Bu konuda ne biliyorum?» sorusunu dahi kendisine hiç sormaksızın o anda bir çırpıda aklına geliveren görüşünü, yargısını kesin doğruymuş gibi hemen açıklayıp savunmaya başlamakta, dolayısıyla düşünme yöntemlerinde bile günümüzden yirmi dört yüzyıl önce yaşayan Sokrates’in bile gerisine düşmektedir.

Çok düşündürücü ve de çok acı bir durumdur, bu!?

Ne diyor Can Yücel… “Sen hayatında, şiirin öfke olduğunu düşündün mü hiç?”

Şu nokta asla unutulmamalıdır: Savunma; yalnızca sanığın sıradan bir sesi değil, kurulacak yargının freni, ayrıca ahlaksal ve kesin olup olmadığına ilişkin kuşkunun dışa yansıması; tutanak, bir tür resmi bellek, hukuksal fren; gerekçe ise, yine kurulan yargının düşünsel omurgasıdır (Kayhan, Fahrettin, Ceza Duruşmasında Sözlü Savunma Sanatı, Ankara, 2026, s. 27-35).  

Buna karşılık unutulmamalıdır ki, birleştirme (terkip) yetersizliği, boş vermişlik, boşlukta kalmış görüşler, hukukun ve adaletin en amansız düşmanıdırlar.

Her şeyden kuşkulanarak hüküm kuralım. Ancak aklın en kötü cehenneminin kuşku olduğunu da asla unutmayalım.

Ayrıca elbette hukukta doğru tanı (teşhis) da yetmez, yetemez; yargı da doğru olmalı, gerekçe de. Çünkü yargılamaya ilişkin kararının omurgasıdır, gerekçe.

Öte yandan hukuk, çıplak bakışı asla bağışlamaz, dışlar. Çünkü çıplak bakış, körlükten farksızdır. Bu yüzden hukuktan değil, kendi görüşünden yana olan yargıç, artık yargıç değildir. Yalnızca bilgisizliği bilgiçlik örtüsüyle örten biridir, o. Dolayısıyla böyle bir yargıç, aslında kendinden yanadır, akıldan ve hukuktan değil. Çünkü sentezlere, bilgi testlerine hiç dayanmamıştır.

Özetle böyle biri, deneyimli, hevesli, hatta bilgili olarak yargıçlık makamında olsa bile,  sorgulayıcı, kapsamlı ve dingin (sakin) düşünen, sağduyulu, özetle bilge biri değilse, aslında asla yargıçlık yapamaz.

Yapmamalıdır da.

Bütün bunları ve yaşananları düşündüğüm zaman, sırtımda bir akrep varmış gibi ürpermekte ve........

© T24