menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Uluslararası düzensizlik

33 0
22.03.2026

Yaklaşık bir ay önce Federal Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Münih Güvenlik Konferansı’nın açılışında önemli bir konuşma yaptı. Konuşmasında şöyle dedi: “İnsan haklarına ve kurallara dayanan uluslararası düzen artık yoktur. … Güce ve büyük devletlerin siyasetlerine dayanan yeni bir düzene girmiş bulunmaktayız.”

Bu görüşleri şu sıralarda sık sık duymaktayız. Gerçekten 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan uluslararası düzen sona ermiş, yeni bir dönem mi başlamıştır?

2. Dünya Savaşı’nın yol açtığı büyük yıkım, büyük insan acıları, böyle bir felaketi önleyecek yeni bir uluslararası düzenin kurulması sonucunu doğurdu. Bu yeni düzen demokrasi, insan hakları, hukuk devleti gibi liberal demokratik değerleri içeriyordu. Amaç, iki büyük dünya savaşına ve milyonlarca insanın can kaybına neden olan büyük devletler arasındaki güç dengesinin ve bu devletler arasında değişen ittifaklar sisteminin yerine geçecek başka bir uluslararası sistemi kurmaktı. Bu amaçla, B.M., Dünya Bankası gibi yeni kurumlar kuruldu. İnsan hakları bir sözleşmeler ağı ile güvence altına alındı. Ne var ki, soğuk savaşın başlamasıyla dünya iki karşıt kutupa bölündü. Uluslararası iş birliği gerçekleşmedi.

1990’ların başında Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle, tek bir değer sistemine dayanan ve tek bir süper devletin kontrol ettiği yeni bir düzen doğdu. Fukuyama bu dönemi, “tarihin sonu” olarak niteledi. Ancak tarih yolculuğu çok geçmeden değişik bir evreye girdi.

Çin’in ekonomik ve askeri bir süper güç olarak ortaya çıkması tek süper güçlü sisteme son verdi.

Arkasından demokratik değerlerin çiğnendiği bir dizi olaya tanık olduk.

Rusya’nın önce 2014’te Kırım’ı ilhak etmesi, sonra 2022’de Ukrayna’ya saldırması mevcut uluslararası düzende büyük bir yara açtı. İsrail’in ABD’nin desteğiyle yaptığı soykırım boyutlarına ulaşan Gazze katliamı, Batılı devletlerin bu soykırım karşısındaki sessizliği, uluslararası hukukun etkililiğinin sorgulanmasına yol açtı.

Trump’ın iktidara gelmesi uluslararası düzene karşı büyük bir tehdit doğurdu. Uluslararası düzenin kurulmasında öncü olan ABD, uluslararası düzene karşı en büyük tehdide dönüşmüştü. Trump, “benim uluslararası hukuka ihtiyacım yok. Beni sadece kendi ahlakım ve kafam sınırlayabilir.” dediği zaman gerçekte uluslararası hukuku yok saymıyor ancak uluslararası hukuka uyup uymamaya kendisinin karar vereceğini söylüyordu.

Olaylar, Trump’ın uluslararası hukukla arasının pek de iyi olmadığını gösterdi. Uluslararası hukukun temel ilkesi olan ve B.M. Şartı’nda yer alan bir devlete karşı kuvvet kullanma yasağını, Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek devlet başkanı Maduro’nun tutuklanması, arkasından İran’a, İsrail ile birlikte yapılan saldırı, ABD’nin güce dayanan yeni dış politikasını bütün çıplaklığıyla ortaya koydu. Bu aynı zamanda ABD, Rusya ve İsrail’in uluslararası düzene ilişkin, uluslararası hukuku bir yana iten, güçle sınırlı ortak bir anlayışa sahip olduklarını gösterdi.

Trump, uluslararası hukuku çiğneyen davranışlar yanında uluslararası hukuka saldıran davranışlar da sergilemekten çekinmedi. 2025 Şubat ayında Trump bir başkanlık kararnamesiyle Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) ve Başsavcı Kerim Han’a yaptırımlar uygulamaya başladı. Bunun nedeni UCM’nin Netanyahu ve Savunma Bakanı Gallant için tutuklama müzekkeresi çıkarmasıydı.

Trump’ın politikalarının Atlantik İttifakı üzerinde derin etkileri oldu. Trump’ın Grönland’ı gerekirse güç kullanarak alabileceği yolundaki beyanları, Avrupa’nın ihraç mallarına yüksek gümrük tarifeleri uygulaması, Avrupa’da devletlerin savunma bütçelerini arttıramadıkları taktirde ABD’nin Avrupa’yı korumayacağı yolundaki tehditler, Atlantik’in iki yakası arasında büyük bir güvensizlik doğurdu. Batı Avrupalı devletler, ABD ile ilişkilerin NATO ittifakı gibi mevcut ittifaklar çerçevesinde yürütülmesi olanağının bulunup bulunmadığını sorgulamaya başladılar. Başka bir seçenek, aynı görüşleri paylaşan devletler arasında ad hoc koalisyonlar kurmaktı. AB içinde yeni bir yüz bin kişilik askeri güç kurmak konusunda öneriler ortaya atıldı.

ABD ile Avrupalı müttefikleri arasındaki görüş ayrılıkları yeni değildi. Bu ayrılıkların temelinde, demokratik meşruiyete ilişkin ilkesel bir görüş farklılığı bulunmaktaydı. ABD’ye göre anayasal demokrasiyle yönetilen bir ulus devletin üstünde bir demokratik meşruiyet kaynağı yoktur. B.M. gibi uluslararası kuruluşların meşruiyeti ise demokratik devletlerin bu meşruiyeti, uluslararası bir çerçevede onlara vermesinden kaynaklanır. Böyle olunca, devletler verdikleri meşruiyeti her zaman geri çekebilirler.

Avrupa düşüncesi ise demokratik meşruiyetin, ulus devletlerden daha büyük olan bir uluslararası toplumun iradesinden doğduğuna inanmak eğiliminde. Uluslararası toplum kurumsallaşmış bir düzen olmasa bile, uluslararası kuruluşların meşruiyeti bu uluslararası toplumun iradesinden doğar. Örneğin, UCM’nin kuruluşunda ya da bir ülkeye B.M. barış gücünün gönderilmesinde bu uluslararası iradeyi görürüz. Avrupalılar bu görüşten hareketle, uluslararası kuruluşları ulus-devletin üstünde bir ortak yararın bekçisi olarak kabul eder.

ABD ile Avrupa arasındaki bu temel yaklaşım, farkı somut olaylarla ikide bir su yüzüne çıkardı. Ancak her iki taraf bu görüş farklılıklarını kabul ederler ve çıkarları ittifakın sürdürülmesini gerektirdiğinden sorunu fazla büyütmezlerdi.

Ancak bu kez başka bir şey oldu. ABD, Avrupa ilişkileri ciddi bir krize girdi. Avrupalı yöneticiler arasında mevcut düzenin sona erdiği, güce dayanan ulus devletin egemenliğini esas alan yeni bir düzenin ortaya çıktığı, bu yeni düzene ayak uydurmak gerektiği görüşü egemen olmaya başladı. Almanya Şansölyesi Merz şöyle diyordu: “uluslararası alanda ciddiye alınmak istiyorsak, güç siyasetinin dilini öğrenmemiz gerekir.” Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’e göre, “Avrupa daha fazla eski dünya düzeninin bekçisi olamaz. Daha gerçekçi ve çıkarlarımıza öncelik veren bir dış politikaya gereksinim var.”

2. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan, değerlere ve kurallara dayanan, uluslararası iş birliğini öngören uluslararası düzen, bütün uygulamadaki eksiklerine, yanlışlarına karşın yeni bir dünya savaşını önlemiş, genelde barış ve refah getirmişti. Demokrasiyle yönetilen insan haklarına saygılı, hukuk devleti ilkelerinin geçerli olduğu ülkelerde devletler, yurttaşlarına insan onuruna yaraşır bir yaşam sağlamışlardı. Günümüzde bu değerleri bir yana iten devletlerin, aynı zamanda demokrasiden uzaklaşan devletler olması dikkat çekicidir.

Vietnam Savaşı, Irak’ın işgali, Bosna, Kosova, Orta Doğu savaşlarının bu dönemde çıktığı, bunların ve Afrika’daki Rwanda gibi iç savaşların milyonlarca insanın ölümüne yol açtığı gerçektir. Ancak bütün bunlara karşın uluslararası iş birliği çerçevesinde, insan yaşamını koruyacak önlemler kabul edildi. Örneğin, insani hukuku düzenleyen Cenevre Sözleşmeleri’nin kapsamı genişletildi. Uluslararası Ceza Mahkemesi kuruldu.

Şimdi Trump’ın uluslararası hukuku pervasızca çiğneyen tutumu, uluslararası iş birliğini engelleme çabaları, Ukrayna, Gazze savaşları ve en son İran’a, İsrail ve ABD saldırısına bakarak, kurallar ve değerlere dayanan düzenin sona erdiği, yeni bir dönemin başladığı, gerçekçi olmak ve bu düzene uygun hareket etmenin gerektiği ileri sürülmekte.

Bu teslimiyetçi görüş birkaç nedenle doğru değil. Bir kere ortada yeni bir dönem yok. Mevcut uluslararası düzene yönelmiş bir tehdit var. Maduro’nun kaçırılışı, Gazze savaşı, İran’a saldırı bu tehdidin somut örnekleri. Trump’ın kurmaya çalıştığı bir dünyanın ana çizgileri su yüzüne çıkmakta. Bu güce dayanan, en büyük güç büyük devletlerin elinde olduğundan büyük devletlerin istediklerini güç kullanarak kabul ettirdiği, uluslararası iş birliğinin geçersizleştiği, her devletin kabuğuna çekilerek bir kale oluşturduğu, ortak kurallar ve değerlerin terk edildiği bir dünya.

Şimdi sormak gerekir. Gücün üstünlüğüne mi, yoksa değerlerin ve kuralların üstünlüğüne mi dayanan bir dünya istiyoruz? Söz konusu olan yeni ve eski düzen arasında bir seçim değildir. Söz konusu olan büyük devletlerin güç ve çıkarları için kurallar ve değerlerin terk edildiği bir dünyada yaşamak isteyip istememektir.

Yukarıdaki soruna yanıt vermek, demokrasiyle değil, otokrasiyle yönetilen devletler bakımından çok kolaydır. Otoriter yönetimler, demokrasi, hukuk devleti, temel hak ve özgürlükler gibi değerlere zaten saygı göstermediklerinden bunlardan vazgeçmek de sorun doğurmaz. Ancak demokrasiyle yönetilen devletlerin, gerçekçilik adına değer ve kurallara dayalı uluslararası düzeni bir kenara koymaları, Trump’ın dünyasına ait olmaları sonucunu doğurur. Kuralların ve değerlerin bulunmadığı bir uluslararası düzenin adı ise kaostur.

O nedenle gücün değil kural ve değerlerin üstünlüğüne dayanan bir dünyada yaşamak istiyorsak, bu kuralları ihlal eden devletlere karşı uluslararası alanda toplu bir direniş, bir mücadele başlatılması gerekir.

İspanya Başbakanı Pedro Sanchez bunu AB içinde yapmaya çalışıyor. Kurallara dayanan uluslararası düzene yönelik büyük bir tehdit olarak gördüğü İran’a yapılan saldırıyı kınadı. ABD’e İspanya toprakları içinde bulunan askeri üsleri kullanma izni vermedi. AB içinde uluslararası hukuka saygılı olmayı öngören kuvvetli bir mesaj verilmesi, bu yönde bir hareket başlatılması için çaba gösteriyor. Bu bağlamda CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in Pedro Sanchez’e, politikalarını destekleyen bir mektup göndermesi, CHP’nin duruşunu ortaya koymak bakımından isabetli oldu.

Bütün bu kargaşa içinde Türkiye’nin yeri nerede? Sedat Ergin’in AB Komisyonu gezisinden sonra yazdığı yazıda da belirttiği gibi, AB açısından Türkiye “aday” ülke değil, “ortak” üye. Adaylık için gereken demokrasi, hukuk devleti, insan hakları gibi değerler olmadan da ortaklık ilişkisi kurulabiliyor. Türkiye ile ilişkiler stratejik ilişkiler olarak tanımlanıyor. Bu tutum yeni uluslararası düzene ya da düzensizliğe de uygun.

Türkiye, Pedro Sanchez’in AB içinde oynadığı rolü kendi bölgesinde oynayamaz mı? Kendi bölgesinde demokratik düzenin kural ve değerlerinin bekçisi olarak, böyle bir düzenin bölgeye yerleşmesi için çaba gösteremez mi? Türkiye’nin böyle bir rol oynayabilmesi, bunun da ötesinde uluslararası arenada etkili bir oyuncu olabilmesi her şeyden önce hukuk devleti ilkelerinin geçerli olduğu, insan haklarına saygılı demokratik bir rejimin kurulmasına bağlı.

Atatürk’ün “yurtta barış, cihanda barış” sözü, birbirine bağlı iki kavram içerir. “Cihanda barışı” gerçekleştirmek, bu yönde çaba göstermek için her şeyden önce yurtta barışı sağlamak gerekir. Türkiye ise yurtta barış noktasına hiç bu denli uzak olmamıştı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


© T24