menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Resul Emrah Şahan: CHP’de tüm direniş kanalları tıkanır, içerisi değişim taşıyamazsa yeni oluşum tarihsel zorunluluk olarak karşımıza çıkabilir

46 0
01.06.2026

Resul Emrah Şahan Şişli’nin tutuklu belediye başkanı... Siyasetin geneli hakkında da dikkate değer birikimi olan bir isim; ancak en öne çıkan özelliklerinden birisi Kürt sorununun çözümü konusunda çabasını-sözünü eksik etmemesi. Kendisi ‘Kent Uzlaşısı - Türkiye İttifakı’ diye adlandırılan bir demokratik işbirliği nedeniyle tutuklandı. Hapisteyken partisi CHP’nin düzenlediği Toplumsal Barış ve Demokrasi Konferansı'nın fikir sahiplerindendi. Bayram öncesi kendisiyle barış arayışlarını içeren bir söyleşi için avukatları aracılığıyla haberleşmiş hatta bir kısım yanıtın da hazır olduğu bilgisini almıştım. Ancak bayrama girerken CHP’deki tedbirli butlan kararı, ardından partide yaşananlar elbette hem söyleşiyi erteletti hem de ek sorular yolladım. Mutlak butlan kararının barış arayışlarını etkileyip etkilemeyeceği soruma şu yanıtı verdi: Kürt siyasetinin uzun yıllardır bu baskıyla muhatap olduğunu biliyoruz. Ardından CHP'nin değişim çizgisi hedef alındı. İşte mesela Kent Uzlaşısı/Türkiye İttifakı suç kapsamına sokuldu. Şimdiyse butlan kararı. Bunlar birbirinden kopuk hukuki gelişmeler değil, siyasal alanı katman katman daraltmanın, her seferinde bir adım daha ileri giden bir projenin halkalarıdır. Bunların hepsi aynı tedbirci aklın parçalarıdır.

Şimdi siz bana bu karar süreci etkiler mi diye soruyorsunuz. Elbette, mutlak butlan kararı doğrudan barış arayışlarını da etkiler. Ben, son bir yılda süreçte somut adım atılmamasını da bu çerçevede okuyorum.

Resul Emrah Şahan’a; CHP’de, iktidarın açtığı-motive ettiği yolla partinin ‘el değiştirmesi’ sonucunda konuşulmaya başlanan yeni parti ile ilgili ne düşündüğünü de sordum. Şöyle dedi:

Ben Cumhuriyet Halk Partiliyim ve CHP'ye sonuna kadar inanıyorum. Ama kör bir bağlılıkla değil, gözlerim açık inanıyorum. Bu parti geçmişte Kürt meselesinde tarihsel yanlışlar yaptı. Dokunulmazlıkların kaldırılmasında verilen destek bunun en ağır örneklerinden biri. Bunları inkâr etmek, ikinci yüzyılı birinci yüzyılın hatalarıyla kurmaya çalışmak olur. Cumhuriyet'in bu yüzyılını inşa edeceksek, geçmişin günahlarını da sevaplarını da aynı teraziye koymak zorundayız. Hesaplaşmadan ilerleme olmaz.

O hesaplaşmayı yapabilecek, hem Kürt'le hem Türk'le, hem Aleviyle hem Sünnisiyle, hem batıyla hem doğuyla konuşabilecek, hukuku siyasetin önüne koyacak, oy hesabıyla değil ilkeyle hareket edecek bir CHP mümkün. Ve o CHP'nin mücadelesi bugün içeride de dışarıda da veriliyor. Bizi susturmaya çalışıyorlar çünkü aslında tam da o CHP'nin sesini kesmek istiyorlar.

Ama tüm bunları söylerken şunu da görmek zorundayım. Eğer bir gün bütün direniş kanalları tıkanır, içerisi gerçekten bu değişimi taşıyamaz hale gelirse, o zaman yeni bir oluşum tarihsel zorunluluk olarak karşımıza çıkabilir. Tarih gösteriyor ki toplumsal rıza gerçekten arkasında olduğunda yani millet o değişimi sahiplendiğinde yeni siyasal yapılar da ortak geleceği kurabilir. 

Resul Emrah Şahan’ın sözleri, Silivri’den bir hücreden memlekete, partisine, geleceğe  bir bakışı yansıtıyor. Siz bu söyleşiyi okuduğunuzda pek muhtemel kendisi İBB Davası için Silivri’de mahkemede olacak. Kendisi gibi tutuklu belediye başkanları ve bürokratlarla birlikte. Türkiye muhalefetin uzun süredir içinde olduğu yargı merkezli konuların dışında başka bir gündemi tartışamıyor. Şahan konulara tarihsel ve siyasal perspektifi de katarak yanıtlar vermiş. Sizi söyleşiyle baş başa bırakıyorum.   

- İBB Davası’nda yaptığınız savunmada şöyle dediniz: "Ben bir senedir neden tutukluyum? Anlatayım. Ben, 19 Mart günü Kent Uzlaşısı davasından tutuklandım. Bunun altını çizmek isterim. Ben, bir siyasetçi olarak partimle beraber Batı illerindeki Kürtlerin mecliste temsil edilmesini sağladığım için suçluyum. Bu siyasetin arkasındayım, gözümü kırpmadan. İşte bu operasyon, birlik olma hâlinedir. Ancak bu durum büyük bir çelişkidir. Terörsüz Türkiye sürecine ilişkin bir süreç varken, Kent Uzlaşısı kapsamında bir belediye başkanını tutuklamak abestir. Bu operasyon devlet aklına çelme taktı, devlete rağmen." Bitmeyen operasyonlar ve tutukluluk süreci barış arayışlarının önünde engel mi?

Kent Uzlaşısı soruşturmaları, barış arayışlarının da, Ekim 2024’ten beri içinde bulunduğumuz sürecin de önünde evet bir engeldir. Hem de her geçen gün artan baskıyla, operasyonlarla, hukuksuzluklarla sürecin samimiyetini gösteren bir aynadır. Bu çelişkiyi sadece kendimizden de okuyamayız tabi, ancak ülkenin içinde bulunduğu hukuksuzlukları, demokratik alanı iyice daraltan akıl dışı uygulamaları, tutuklamaların getirdiği tahribatı da görmek lazım. Şimdi düşünebiliyor musunuz ben Kent Uzlaşısı - Türkiye İttifakı diye adlandırılan bir demokratik işbirliği ile tutuklandım. Bunun altını özellikle çiziyorum. Çünkü Türkiye İttifakı gizli saklı bir yapı değil. Bu ittifak, seçim hukukunun, demokratik siyasetin ve çoğulcu temsil anlayışının içinde, halkın gözü önünde gerçekleşmiş meşru bir siyasi işbirliğiydi. Benim suçum, Batı illerinde yaşayan Kürt yurttaşların belediye meclislerinde, kent yönetiminde, karar alma süreçlerinde temsil edilmesini savunmaksa, ben bu siyasetin arkasındayım. Gözümü kırpmadan arkasındayım. Çünkü biliyorum ki eğer bir yurttaş yaşadığı kentte kendini görünür ve söz sahibi hissediyorsa, orada toplumsal barışın zemini güçlenir. Kürt yurttaşın Batı’da da Doğu’da da kendi kimliğiyle demokratik siyasetin içinde yer alması bu ülkenin birliğini zayıflatmaz, tam tersine ortak yaşam duygusunu büyütür. Bir insanın kendi mahallesine, kendi kentine, kendi geleceğine dair karar süreçlerine katılması demokrasinin en doğal sonucudur.

Bu nedenle barış sürecini kalıcı kılacak olan, demokratik alanın gerçekten genişletilmesidir. Eğer aynı süreçte seçilmiş belediye başkanlarını, 15.5 milyon yurttaşın desteğiyle Cumhurbaşkanı adayı olmuş İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanını, akademisyenleri, bürokratları, meclis üyelerini tutuklamaya devam ediyorsanız; dahası seçilmişleri doğrudan hedef alan bu uygulamaların yanı sıra aile, kadın, çocuk gibi toplumun en hassas bağlarını da siyasi mücadelenin alanına çekiyorsanız kimi, nasıl, hangi cümleyle ikna edebilirsiniz ki bu sürece? Güvenin inşası, güveni zedelemekten vazgeçmekle başlar. Bu kadar yalın bir denklem.

- ‘Çelme takılan devlet aklı’ derken bir yanda devlet içinde çözmek isteyen diğer yanda buna engel olmaya çalışan gruplar mı var? Engel olmak isteyenlerin niyeti ne olabilir? Norm devlet norm dışı devlet tartışmaları çerçevesinde yanıtlar mısınız?

Bu tip toplumsallaşması gereken süreçleri karmaşık-kavramsal ele alarak daha zor anlaşılır hale getirmek gibi bir çabam yok. Ama bugün içinde bulunduğumuz süreçte olan biteni daha iyi anlamlandırmada zemini iyi kurmamız gerekiyor. Tam bu noktada Fraenkel'in meşhur norm devleti-tedbir devleti kavramsallaştırmasının çalıştığını düşünüyorum.

Biliyorsunuz norm devleti; hukukun, kuralın, öngörülebilirliğin işlediği devlettir. Yurttaş bilir ki hakkı hukukla korunur, seçim sonuçları tanınır, mahkeme kararları delile ve adalete dayanır.

Tedbir devleti ise olağanüstü reflekslerin devreye sokulduğu alandır. Orada hukuk, adaletin değil yönetmenin aracına dönüşür. Hangi eylemin tehdit sayılacağına, hangi kişi veya grubun güvenlik şüphesiyle kuşatılacağına tedbir devleti kendi takdiriyle karar verir. O alan hukuki norma değil, konjonktüre göre şekillenir. Kanun vardır, ama kanun keyfi uygulanır.  Mahkeme vardır, ama mahkeme güvence vermez. Süreç işler görünür, sonuç ise çoktan belirlenmiştir.

Şimdi bu çerçevede Türkiye’de süreç norm devletin tedbir devleti tarafından bütünüyle kuşatıldığı, daraltıldığı bir yerde ilerletilmeye çalışılıyor. Çelme benzetmesini böyle bir yerden yapıyorum. İçinde bulunduğumuz hukuksuzluklar, baskılar, operasyonlar yerel demokrasiye, seçilmişlere, halkın iradesine karşı bir tahakküm kurmaya çalışan demokrasi dışı bir tedbirin sonucudur. Adeta tedbir, norm haline gelmiştir.

İç cephede Türk-Kürt-Alevi-Sünni, toplumun tüm kesimlerinin ile ikinci yüzyıl Cumhuriyeti’nde ortak bir gelecek idealinde buluşmasına, ülkenin daha demokratik, bölgede daha güçlü ve içeride güvenli bir yurt olmasına karşı yapılan hamlelerdir. Çünkü güvensizlik ve kutuplaşmaya dayalı çalışan tedbir devleti için demokrasi ve toplumsal barış başlı başına ayak bağıdır. Hatta tam da bu nedenle yasal düzenlemelerin geciktirildiğini düşünüyorum.

Temel olarak siyasilere, bana gelenlere sorduğum bir soru var. Bu süreci tedbir devleti üzerinden yürüterek, demokrasinin askıya alınmasıyla, taraflar açısından kazan-kazan modeline dönüştürüp toplumu ikna edemezsiniz. Bize bu operasyonları yapan tedbirse, hukukun üstünlüğünü, demokrasiyi getirecek olan norm devlet nerede? Hangisi nerede bitiyor nerede başlıyor? İçinde bulunduğumuz paradoks tam da budur.

İşte bu yüzden Türkiye İttifakı'yla birlikte ve değişim süreciyle aktörleşen CHP, akıl almaz operasyonlarla sürekli sıkıştırılıyor. Tedbirli mutlak butlan kararıyla seçilmiş yönetim partiden uzaklaştırılıyor. Aynı anda belediyeler sürekli soruşturma, baskı ve itibarsızlaştırma gündeminin içinde tutuluyor. Siyasetin merkezinde butlan tartışmaları canlı tutuluyor. Bütün bunlar ayrı ayrı olaylar değil, sandıkta ortaya çıkan ve hoşa gitmeyen sonuçları, yargı ve idare eliyle etkisizleştirmeye çalışan aynı tedbir mantığının parçaları. Ve bu mantık yurttaşa o kadar net bir mesaj veriyor ki. Oy verebilirsin, ama son söz sende değil. Bu duygu, demokrasinin en tehlikeli aşınma noktası bence.

Bugün Türkiye işte bu sınavın tam ortasında bir yerde duruyor. Norm mu güçlenecek, tedbir mi? Bu sorunun cevabını siyaset verecek ama o cevabı denetleyecek olansa toplumun vicdanı olacak.

Benim durduğum yer net. Türkiye'nin barışı, hukukla güçlendirilmiş, yurttaşına güven veren demokratik devletin güvencesi altında kurulabilir. Çünkü hukuk olmadan güven sağlanamaz. Güven olmadan da barışı ne yaparsanız yapın toplumsallaştıramazsınız. Barış toplumsallaşmazsa da süreç yalnızca devletin gündeminde kalır, halkın hayatına değen kalıcı bir dönüşüme dönüşemez.

- Devlet Bahçeli’nin Öcalan için önerdiği “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” önerisine ne diyorsunuz? Aynen şöyle söyledi: “Abdullah Öcalan için statü açığı varsa; bu açık Türkiye Cumhuriyeti lehine, Terörsüz Türkiye hedefinin başarısına hizmet edecek biçimde ele alınmalıdır. Bu noktada ihtiyaç duyulacak mekanizmanın adı ne olursa olsun, özü açık olmalıdır: Bu mekanizma; toplumsal onarımı, siyasal normalleşmeyi, demokratik katılımı, kardeşlik hukukunu, kamu düzenini, milli güvenliği ve huzurlu geleceği birlikte gözetmelidir. Bu tartışmalara son vermek için bunun adının “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” olmasını öneriyorum. Fakat elbette başka alternatifler de üretilebilir.’

Öcalan’ın siyasi aktör olarak ya da barış koordinatörlüğü gibi bir misyonda olması sürecin önünü mü açar yoksa kabulü anlamında güçleştirir mi?

Türkiye’nin önündeki mesele tarihsel bir meseledir. Kürt meselesi, bir kişinin, bir partinin, bir örgütün ya da bir hükümetin dar hesabına indirgenemeyecek kadar köklüdür. Dolayısıyla Bahçeli’nin önerisini de barışın ihtiyaçları bakımından değerlendirmek gerekir.

Bir barış sürecinde asıl soru şu bence. Hangi mekanizma şiddetsiz siyaseti güçlendirir? Hangi mekanizma demokratik katılımı artırır? Hangi mekanizma toplumun güven duygusunu büyütür? Hangi mekanizma hukuki belirsizliği azaltır? Eğer önerilen yapı bu sorulara sahici cevaplar verecekse, elbette tartışılmalıdır.

Çatışma çözümü deneyimleri bize her sürecin sancılı olduğunu gösteriyor ama zor aktörlerle, zor hafızalarla, zor meselelerle yüzleşmeden de kalıcı barış kurulamıyor.

Sürecin toplumsallaşması için toplumun kendisinin aktörleşmesi çok önemli. Tüm siyasi partilerin, Meclis’in, sivil toplumun, insan hakları örgütlerinin, kadınların, gençlerin, yerel yönetimlerin ve mağdur ailelerinin sürece dâhil olması gerekir. Barış bir odada kurulup topluma tebliğ edilecek bir metin değildir. Toplumun içinde, gündelik hayatın içinde, ortak gelecek duygusunun içinde inşa edilir. Önemli olan, içine ne konulacağıdır. Boş çerçeveler artık fayda etmiyor. Toplum somut adım istiyor.

Bunun ötesinde, bu tip statü ve mekanizma tartışmaları, sadece aktüel polemiğin konusu haline getirilirse süreç zarar görür. Toplumu ikna edecek gerçek adımları, demokratik siyasetin önünü açan bir yerden atmazsanız bu gerilimlerle boğuşursunuz. Bir bakmışsınız her açıklama sonrası “etkileşim siyaseti“ne, televizyon ratinglerine ve günlük polemiklere kurban edilmiş. Bahçeli’nin süreçteki buz kırıcı tavrı önemlidir. Ama tüm siyasi parti liderlerinin ortak demokratik adımlar noktasında birleşmesi, yüzyıl Cumhuriyeti'ne sahip çıkma ihtiyacı da bir hakikattir. Bunu, üzerimizdeki bütün baskılara, nefes almamızı dahi istemeyen bizi boğmak isteyen tüm siyasal operasyonlara inat yapmalıyız. Çünkü konu bu ülkenin geleceğidir. Değişim sonrası CHP buna hazır olduğu için bugün bu baskılarla uğraşıyor bir anlamıyla.

- Bahçeli ile Erdoğan’ın çözüm konusunda farklılaştığını düşünüyor musunuz?

Bu konuda niyet okumak yerine ortaya çıkan siyasal davranışa bakmayı daha doğru bulurum. Bahçeli’nin son dönemde yaptığı çıkışlara önemsiz diyemem çünkü bazen siyasette bir cümlenin kendisi bile yeni bir alan açabilir. Ama tabii asıl önemli olan, kurulan o cümlelerin ardından pratikte adımların gelip gelmeyeceği........

© T24