menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ahmet Şık’ın ‘Ayna’sından yansıyanlar: Kürt ve Türk gençlerin ‘hukuktan özgürlüğe’ ortaklaşan zeminleri

42 0
24.05.2026

Ahmet Şık TİP Milletvekili. Ama kökeni gazetecilik. Meclis’e girdikten sonra da mesleğini devam ettiren bir çizgi izledi. Sorduğu, sorguladığı peşine düştüğü konularda arşiv-araştırmayı detaylandırdı, bilgilerden sonuçlar üretmeye çalıştı. Son kitabı ‘Ayna-Heli’ Osmanlı’dan bugüne Kürt Meselesi’ne bir bakışı içeriyor. Kitabı okuduğunuzda aradan geçen uzun zamanda ‘makbul vatandaşlıktan’ ihtiyaç duyulduğunda ‘beka’ denilerek itiraz-kriminalize edilen hak arayışlarının küçük nüanslarla hep sürdüğünü görüyorsunuz. 600 sayfalık kitabı okumayı bitirdiğimde Ahmet Şık ile sorularımı yönelttim. Pek çok başlık çıkabilecek kitapta-söyleşide iki yön beni ekstra düşündürdü. Birincisi Kürt gençlerin ‘Türk gençleriyle ortaklaşan bir zeminde adalet, hukuk devleti, demokrasi ve özgürlük isteklerini yerel bir Kürt sorunundan ziyade evrensel insan hakları standardında talep etmesi’ tespiti idi. Diğeri ise Kürt ve sol hareketi üzerine söyledikleriydi:

"Geleneksel Türkiye solunun ezici çoğunluğu, Marksist Leninist teorinin klasik yorumları üzerinden ve iç dinamiklere bakarak Kürt meselesini uzun yıllar boyunca saf bir "feodalizm" ve "ekonomik geri kalmışlık" problemi olarak gördü. Eğer Türkiye'de sosyalist bir devrim olur ve sınıf sömürüsü ortadan kalkarsa, Kürt sorunu da kendiliğinden çözülür fikri hakimdi. Bu yaklaşım nedeniyle meselenin dil, kimlik, eşitlik, kültürel haklar ve tanınma gibi etnik ve ulusal boyutunu görmezden geldi ya da ikincilleştirdi. Evrensel sol teorileri Türkiye'nin özgün etnik ve sosyolojik yapısına esnek bir şekilde uyarlanamaması Türkiye'nin en köklü yapısal sorununa kapsayıcı ve sivil bir çözüm vizyonu geliştirmesini uzun süre engelledi. Solun bir kesimi Kürt hareketini etnik milliyetçi olarak kodlayıp mesafe koyarken bir kesimi demokratikleşmenin anahtarı olarak gördü. Devletin yoğun güvenlik politikaları, faili meçhuller, köy boşaltmaları ve baskılar nedeniyle sosyalist hareketin önemli bir kısmı Kürt hareketiyle daha güçlü dayanışma geliştirdi. Bu dönemde ortak mağduriyet, demokrasi talebi, anti-militarizm, insan hakları savunusu sol ile Kürt hareketini birbirine yaklaştırdı. Türkiye solu, Kürt meselesini kendi içsel bir meselesi olarak entegre etmek yerine dışarıdan ittifak kurulacak veya mesafeyle yaklaşılacak ayrı bir dinamik olarak görünce de ortak bir demokratik cephenin kurulması tarihsel olarak gecikti."

Mutlak butlan kararı öncesi yaptığımız bu söyleşi Türkiye’nin yeni bir döneme geçtiği süreçte dünü ve bugünü anlatıyor. Yarın ne olacağı ise her geçen gün daha belirsiz ve daha zorluklarla dolu gözüküyor. 

- Birinci Türkiye İşçi Partisi (TİP) Kürt sorunu konusunda rapor hazırlamış, “Kürt halkı vardır” sözü dördüncü kongrede geçtiği için kapatma davasına konu yapılmıştı. Şimdi siz ikinci TİP’in milletvekili olarak sorunun Osmanlı’dan bugüne yaşananlarını, tartışmalarını ve beklentilerini yazdınız. O günden bugüne o rapordan bu kitaba nasıl bir mesafe alındı?

Birinci TİP döneminde hazırlanan Kürt sorunu raporu, Türkiye’de inkâr siyasetinin çok güçlü olduğu bir dönemde ortaya çıktı. Belirttiğiniz gibi “Kürt halkı vardır” demenin bile kapatma davasına gerekçe yapıldığı koşullardan söz ediyoruz. O dönemki TİP, sorunu büyük oranda feodalitenin tasfiyesi ve az gelişmişlik üzerinden okuyordu. Sınıfsal bakış açısı ise kimlik meselesini ekonomik geri kalmışlığın bir sonucu olarak görme eğilimindeydi. Günümüzdeki yaklaşımda olduğu kadar keskin olmasa da meselenin sadece bir ekonomik geri kalmışlık veya toprak ağalığı sorunu olmadığını siyasal bir hak mücadelesi olduğunu kabul ederek sınıf siyaseti ile kimlik mücadelesinin birbirini dışlamak yerine aksine güçlendiren bir sentezle politik bir tutum alış ortaya çıktı. TİP, Kürtlerin bir halk olarak mevcudiyetini, dillerini ve kimliklerini sosyolojik bir gerçeklik olarak savunuyordu. Bu, o gün için devrimci bir tanıma hamlesiydi. O raporun tarihsel önemi, yalnızca Kürtlerin varlığını teslim etmesinde değil; sorunu bir güvenlik meselesi değil, tarihsel, siyasal ve toplumsal bir mesele olarak tarif etmesindeydi. O günkü rapor ile bugünkü TİP ve meseleye aynı paralellikte yaklaşan sol açısından sunulan perspektif arasındaki mesafe, aslında Türkiye’deki demokratikleşme sancılarının ve sol siyasetin bu meseleyi ele alış biçimindeki “olgunlaşmanın” bir özetidir. Meselenin güvenlikçi paradigmaya sıkıştırılması sabit kalsa da hakim devlet zihniyeti açısından bugün geldiğimiz noktada Türkiye artık o dönemdeki kadar mutlak bir inkâr çizgisinde değil. Ancak bu kısmi dönüşümün büyük acılarla örülmüş bir deneyim birikimiyle olduğunu anımsatmak gerek. Birinci TİP’in raporu bir tespitti; bugünkü çalışmalarımız ise bir çözüm içeriyor. Bugün artık mesele sadece “vardır” demekten çok öteye geçti. Kitapta da vurguladığım üzere, tartışma artık bu varlığın anayasal güvence altına alınması, devlet zihniyetinin evrensel hukuk ve demokrasi normları üzerinden dönüşümüyle eşit yurttaşlık temelinde yeni bir toplumsal sözleşmenin inşası ve yerel demokrasiyle taçlandırılması noktasındadır. Kürtlerin varlığı, dili, kültürü toplumsal düzeyde çok daha görünür ve tartışılır hale geldi. Ancak buna rağmen temel demokratik meselelerin büyük kısmı çözülebilmiş değil. Yerel demokrasi, eşit yurttaşlık, anadil hakkı, siyasal temsil ve barış meselesi hâlâ Türkiye’nin en önemli sorunları arasında duruyor. Yani geçmişten günümüze kadar alınan mesafe iki yönlü. Bir yandan toplumun tartışma düzeyi ilerledi; artık geçmişte tabu olan birçok mesele konuşulabiliyor. Ama öte yandan çözüm konusunda aynı ölçüde bir ilerleme sağlanmadı. Çünkü devlet aklı hâlâ güvenlikçi reflekslerle hareket ediyor. 

- Aslında tartışmanın ana ekseni “bu devlet kimin devleti?” sorusu üzerine şekilleniyor. Sizce Türkiye’de bu sorunun en görünür hale geldiği kırılma anları hangileriydi?

Kürt meselesi bağlamında “Bu devlet kimin devleti?” sorusunu, devletin sadece Türk kimliğine mi ait olduğu yoksa farklılıkları gözeterek herkesi ve her şeyi kapsayan hukuki bir mekanizma mı ürettiği üzerinden değerlendirmek gerek. Anayasada belirtilen “Türk devleti” ifadesinin etnik mi yoksa siyasal mı olduğu sorusunun tartışmanın merkezinde kalmaya devam etmesinin nedeni de bu. Devletin kurucu kimliği yurttaşlık temelli değil etnik. Kürt kimliği anayasal olarak tanınmış değil. Eşitlik içermiyor. Devlet zihniyeti yurttaşlarına “makbul olan” ve “makbul olmayan” diye bakıyor. Soruna yaklaşımda demokratikleşme değil güvenlik paradigması öncelikli. Kâğıt üzerindevatandaşsın ama tam görünür değilsin. Hukuken varsın ama kültürel olarak tanınmıyorsun. Siyasal olarak dahilsin ama sembolik olarak dışarıdasın. Ve hepsinin toplamından çıkan sonuç Türkiye’nin ortak bir siyasal aidiyet üretememiş olması. Bu yüzden Kürt meselesi yalnızca bir etnik mesele ve Kürtlerin devlete aidiyeti değil. Devletin kendisini nasıl tanımladığı yurttaşına nasıl baktığıyla, devletin kendine biçtiği varoluş tanımı ile vatandaşlık pratiği arasındaki uçurumla ilgili. Egemenlik, vatandaşlık, temsil ve aidiyet tartışmasının merkezinde yer alan bu kriz farklı dönemlerde farklı biçimlerde görünür oldu. Bazı kırılma anları özellikle belirleyiciydi. Cumhuriyet’in kuruluşunda yeni devlet kendisini büyük ölçüde “Türk ulusu” fikri üzerinden tanımladı. 1924 Anayasası ise Cumhuriyetin kuruluş safhasındaki en temel kırılmaydı. 1921 Anayasası’nın nispeten yerinden yönetime imkân tanıyan ve daha kapsayıcı ruhundan, 1924 Anayasası’nın “Türkiye’de din ve ırk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese Türk denir” maddesine geçiş, devletin sahipliği tartışmasını başlatmıştır. Resmî söylemde vatandaşlık hukuken kapsayıcı görünse de pratikte dil, kültür ve tarih anlatısı Türk kimliği etrafında kuruldu. Türk ifadesi hem bir üst kimlik hem de etnik bir vurgu olarak kodlanırken Kürt kimliğinin kamusal alandaki varlığını hukuken tartışmalı hale getirdi. Yani erken Cumhuriyet dönemini içeren 1920’ler ile 1930’lara damga vuran tekçi vatandaşlık modeliydi. Tek parti döneminde Özellikle Şeyh Said İsyanı sonrası uygulanan sert merkezileşme politikaları, Takrir-i Sükûn dönemi, iskân politikaları ve Kürt kimliğinin kamusal inkârıyla bu kırılma derinleşti. Çok partili hayata geçiş ve bir takım siyasal krizler sonrasında gelen 27 Mayıs darbesiyle birlikte 1960’lar ve 1970’ler Kürt kimliğinin yeniden siyasal görünürlük kazandığı dönem. Bu dönemde 1961 Anayasası’nın görece özgürlükçü ortamı, Kürt aydın kuşağının ortaya çıkışı, TİP üzerinden siyasette söz sahibi olma ve sol hareket içindeki Kürt siyasallaşması yükseldi. Bir darbe sonrasında hayata geçen anayasanın da etkisiyle, devletin “herkes Türk’tür” yaklaşımı ile Kürtlerin ayrı bir kolektif kimlik talebi arasındaki gerilimin de belirginleştiği bu dönemi kapatan ise yine bir askeri darbe oldu. Başta sol hareketler olmak üzere tüm toplumu zulümle esir alan 12 Eylül 1980 Darbesi Diyarbakır Hapishanesi’nde yaşananlar Kürt hafızasında çok merkezi bir kırılmaya neden oldu. Doğru ya da yanlış biçimde bugün bile birçok analizde PKK’nin toplumsal taban kazanmasında etkisi vurgulanan bu deneyimin pratik karşılığı Kürtçe yasağı, akıl sınırlarını zorlayan işkenceler, zorla Türkleştirme politikaları ve devletin kendisini çekiç yarattığı sorunu ise çivi olarak gören güvenlik merkezli yaklaşımının derinleşmesi oldu. Kürt kimliğini tamamen inkâr ederek tedip ve tenkil ve şiddetle terbiye etmeyi amaçlayan bu devlet pratiği ortak aidiyet fikrini daha da aşındırırken geniş bir kitlede devletin kendilerini koruyan bir aygıt değil, kendilerine karşı konumlanmış bir yapı olduğu algısını pekiştirdi. PKK’nin saldırıları ve devletle arasındaki çatışmaların yoğunlaştığı 1990’lar, bu sorunun en sert yaşandığı dönemlerden biriydi. OHAL rejimi, koruculuk sistemi, Kürt meselesini odağına alan ve sisteme alternatif olma iddiasındaki tüm yurttaşları düşmanlaştıran 1991’de yürürlüğe giren Terörle Mücadele Kanunu bu dönemde hayata geçirildi. Bu kanunun sağladığı cezasızlıkla faili meçhul ya da belli infazlardan gözaltında kaybetmelere, işkencenin sistematikleşmesinden yerleşim yerlerinin boşaltılıp yakılıp zorunlu göç dayatmalarına ve günümüzde de sıkça karşımıza çıkan hukukla ilgisi olmayan tutuklamalara dek uzanan bir yelpazede Türkiye’nin insan hakları ile temel haklar ve özgürlükler sicilini karartan birçok kanlı ve karanlık olay yaşandı. Bir tarafta güvenlik politikaları kılıfı uydurulan hak ihlalleri diğer tarafta PKK şiddeti ve sivillere yönelik saldırılar toplumsal kutuplaşmayı da derinleştirdi.

Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edildiği 1999 ve sonrasında çatışmalar geçici olarak azaltırken sürece uygun olarak hayata geçirilen Avrupa Birliği’ne uyum içeren reformlarla Kürtçe yayın, kültürel haklar gibi alanlarda açılımların yapıldığı dönem ise pozitif manada kırılmanın yaşandığı bir dönem oldu. İlk kez devlet, Kürt meselesinin yalnızca “terör” değil aynı zamanda bir hak ve demokrasi meselesi olduğunu kısmen kabul etmeye başladı. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidarında 2009’da bu paradigma değişikliği daha net ortaya çıktı. 2015’e dek devam eden “çözüm süreci” yıllarında devletin ilk kez muhataplık üzerinden masaya oturması, o dönem koşullarında ret ve inkâr politikalarının resmen sonlanması olarak görüldü. Laik-ulusçu paradigmadan ciddi bir kopuş olarak da görebileceğimiz "İslam kardeşliği" vurgusuyla dini merkezine alan yeni bir kimlik bağı kurulmaya çalışıldı. Müzakere dili, kültürel haklarda açılımlar önemli değişimlerdi. Ancak devletin kamusal alana da taşırarak ilk kez silahlı çatışmayı yalnız askerî yöntemle çözmeyeceğini tartıştığı bu sürecin Recep Tayyip Erdoğan’ın Dolmabahçe Mutabakatını reddetmesinin ardından yaşadığı seçim yenilgisinin faturasını Kürt siyasi hareketine kesmesiyle kanlı bir şekilde çöktü. Bildik ezber olan güvenlik paradigmasına daha şiddetli bir dönüşle devletin mülkiyet ve aidiyet ilişkisini sadakat eksenine oturttuğu en büyük kırılmalardan birini ortaya çıkardı. Bugünkü adı konmamış “sürece” kadar uzanan, sonrasında geçen 10 yılda ise Milliyetçi Hareket Partisi’nin de eklemlendiği iktidarın çözüm sürecinden güvenlik paradigmasına geçişi, Erdoğan’ın iktidarını sürekli kılmak için milliyetçi mobilizasyonu yeniden keşfiydi. Bu dönüş, ideolojik değil, iktidarın devamlılığını güvenlik ve milliyetçi söylem üzerinden tesis etme tercihinin bir sonucuydu. Erdoğan, sınır ötesi de dahil olmak üzere askerî operasyonlar aracılığıyla güvenlik politikalarını sertleştirirken başta Selahattin Demirtaş olmak üzere Halkların Demokratik Partisi’ne yönelik yargısal baskılarla da siyasal alanı daralttı. Kayyım uygulamalarıyla HDP’li belediyeleri gasp etti. Bir devletin kime ait olduğunun en temel göstergesi olan seçme ve seçilme hakkının yok sayılması Kürtler nezdinde “Oy versem de devlet benim irademi kabul etmiyor” düşüncesini doğurdu. Kürtlerin demokratik temsilinin sınırının ne olduğu tartışmalarını görünür hale geldiği bu dönem devletin ortak sahipliği duygusunu en çok zedeleyen idari bir kırılma noktası oldu. Şimdi de finalini herkesin merakla beklediği ama devletin hiçbir adım atmamasının yarattığı düş kırıklığıyla sonucuna dair karamsarlığın hakim olduğu yeni bir kırılma dönemindeyiz.

PKK'nın lideri Abdullah Öcalan, aylardır beklenen çağrıyı yaparak, PKK'nın kendini feshetmesi ve tüm grupların silahları bırakması gerektiğini açıkladı; (soldan sağa) Cengiz Çiçek, Tülay Hatimoğulları, Ahmet Türk, Sırrı Süreyya Önder, Pervin Buldan, Tuncer Bakırhan, Faik Özgür Erol (27 Şubat 2025)

- Kitapta “makbul yurttaş” kavramına özel bir vurgu var. Cumhuriyet’in kuruluşundan bugüne bu “makbuliyet” tanımı nasıl değişti, aslında nasıl aynı kaldı?

Türkiye’de “makbul yurttaş” kavramı, bir yandan devletin bekası ajitasyonuna meşruiyet yaratırken öte yandan toplumu tek tipleştirmek amacıyla çizdiği ideal bir vatandaş tasarımını ifade eder. Yurttaşın devlet tarafından tanımlanan bir varlık olması bu toprakların kuralı. Dolayısıyla Kürt meselesine de içkin olarak devletin ideal vatandaş tasavvurunu anlattığı “makbul vatandaş” tanımı hangi dilin konuşulacağı, hangi kimliğin kamusal alanda görünür olacağı, devlete nasıl bağlılık gösterileceği gibi ölçütleri içerir. Cumhuriyet boyunca makbul vatandaş tanımı ve kapsamı dönemsel olarak değişiklik gösterse de bazı temel süreklilikler taşıdı. Devlet, her dönemde kendi bekasını sağlama alacak bir “ideal insan” prototipi üretirken bu tanıma uymayanları ise “sözde vatandaş” veya “iç düşman” parantezine aldı. Cumhuriyet’in kuruluşundan bugüne bu tanım ve tek tipleştirme ideali politik iklime, siyasi iktidarın kimliğine göre kabuk değiştirse de özündeki bazı vazgeçilmez kriterler hep aynı kaldı. 

Cumhuriyet'in ilk yıllarında makbuliyetin ana ekseni tebaadan yurttaşa geçiş üzerine kuruluydu. Ancak yurttaşlık ölçütleri Türkçe konuşan, Sünni-Hanefi, etnik farklılığını kamusal alanda öne çıkarmayan ve merkezi devlete sadakati tartışmasız kabul edilen kişi olarak kurgulandı. Devletin yurttaş profili Türk üst kimliğini her şeyin üzerinde tutan bir milliyetçiliğe sahip, yeni rejimin kılık-kıyafet devrimine uyumlu batılı görünümlü modernleşmeci, seküler ve pozitivist olmalıydı. Kürtlük etnik ve kültürel bir farklılık olarak değil, çoğu zaman “geri kalmışlık”, “aşiretçilik” ya da “bölücülük riski” üzerinden tehdit olarak okundu. Bu yüzden asimilasyon politikaları yalnızca kültürel değil, aynı zamanda güvenlikçi bir çerçeveyle yürüdü.

Çok partili hayat ve 1961 Anayasası sonrası dönemde görece sınırlı bir çoğulculaşma ortaya çıktı. Ancak devletin temel refleksi çok değişmedi. Kürt kimliğinin kamusal olarak tanınabilir bir siyasal talep haline geldiği bu dönemde etnik kimliğin özel alanda tolere edilmesi ile kamusal-siyasal görünürlüğü arasında bir ayrım oluştu.  Özetle “makbul yurttaş” tanımındaki esneme ‘Kürtlüğü siyasal bir hak talebine dönüştürmediğin sürece Kürt olabilirsin” şartından ibaretti.

12 Eylül darbesiyle tanım daha rafine hale geldi. Bu dönemde din, toplumu bir arada tutan bir çimento olarak makbuliyet tanımına dahil edildi. Laiklik tanımının esnekleşip dinin devletin bir aygıtı haline geldiği bu dönemde devletin kontrolündeki sınırlar dahilinde dindar olmak bir dışlanma nedeni değil sadakat göstergesiydi. Makbul yurttaş milliyetçilik bağlamında Türk, inançsal olarak Müslüman ama Sünni ve Hanefi, aynı zamanda sol ideolojilerden arınmış devletine bağlı bir antikomünist olmalıydı. 

Özellikle PKK ile çatışmaların yoğunlaştığı 1990’larla birlikte makbuliyet doğrudan güvenlik diliyle tanımlandı. Kürt kimliği çoğu zaman potansiyel tehdit kategorisine indirgenirken dil, kültür ve siyasal temsil talepleri sadece güvenlik sorunu olarak ele alındı. Kürtler de iyi ve kötü olarak kategorize edildi. Devlete ve sisteme sadakat gösteren, siyasal itirazını sınırlayan Kürt “makbul”, hak talebini kolektif ve siyasal biçimde dillendiren ise “terörist, bölücü, şüpheli” oldu.

2000’li yıllara kadar süren bu dönemin ardından başlayan iktidarın AKP’nin elinde olduğu son yirmi yılda makbuliyet tanımı bir kez daha yer değiştirdi. Yeni dönemin merkezinde “Eski Türkiye” denilen dönemin dışlanmış kesimleri vardı. Kamusal alanda görünür olan, dindar ve “yerli-milli” değerleri savunan profil makbulün merkezine yerleşti. Önceki dönemlerin Batılılaşmış elit profili, bu dönemde “yabancılaşmış” olarak konumlandırılarak “makbul olmayan” hale geldi. Muhafazakâr dindar, MHP’nin iktidara eklemlenmesiyle daha da milliyetçi yurttaşların makbuliyeti sadece kültürel bir kimlik değil, mevcut siyasi iradeyle kurulan sadakate dayalı organik bağla da ölçülür hale geldi. Kürt meselesi bağlamında kimi reformist yaklaşımlarla kamusal görünürlük alanında önceki dönemlere göre daha geniş bir alan açıldı. “Makbul yurttaş” tanımının tamamen inkâr üzerine kurulmadığı bu dönemde devlet ilk kez Kürt meselesinin varlığını açık biçimde telaffuz etti. Kürt kimliği kültürel olarak tanınabilir hale gelirken, siyasal özerklik, yerel güç paylaşımı veya kurucu kimlik tartışmaları makbuliyet sınırının dışında kaldı.

Tüm bu süreklilik ve dönüşümler içinde iktidarın siyasi kimliği ne olursa olsun “devletin kutsallığına” halel getirmemek makbul vatandaşlığın hiç değişmeyen kuralı olarak kalmaya devam etti. Devletin bekasını her türlü bireysel özgürlüğün önünde tutma zorunluluğu dayatan devlet merkezci bu bakışa göre hak arayan değil, ödevlerini yapan yurttaş her zaman daha makbuldü. Bir diğer değişmezlik etnisite merkezliydi. Türklük anayasal bir tanım olarak kalsa da bu kimliğin dışındaki tüm haklar ve talepleri her dönemde makbuliyet sınırının dışında tutuldu. Toplumun çimentosu olarak kodlanan Müslümanlık ise sadece Sünni Hanefiliği öncelemeye devam etti. Cumhuriyet'in laik sanıldığı dönemde de bugünkü hâlde de Alevilik gibi inanç pratikleri makbuliyet dairesinin içine giremedi.

Bugüne gelindiğinde devlet hâlâ çoğu zaman vatandaşlığı farklılıkların eşit siyasal tanınmasından çok, merkezî birlik ve güvenlik ekseninde tanımlamaya devam ediyor. Devlet sadakat, birlik ve merkezî otoriteyi vatandaşlığın temel ölçütü olarak görüyor. Konu bağlamında Kürt kimliği toplumsal olarak görünür ve inkâr edilmesi zor bir gerçeklik hâline geldiği için Cumhuriyet’in ilk dönemindeki gibi açık bir “Kürt yoktur” söylemi artık merkezî değil.  

- Devletin Kürt meselesine yaklaşımında sizce değişmeyen refleks nedir? İktidarlar değişse de hangi zihniyet sabit kalıyor?

Kitapta anlatılmaya çalışılan da tam olarak bu tarihsel sürekliliği göstermekti. Bu süreklilik bize iki şey söylüyor; Kürt meselesinin bir demokrasi ve yurttaşlık krizi olduğu, ancak bu krizin çözümünde iktidarlardan bağımsız biçimde değişmeyen devlet refleksinin sorunu her zaman “terör” parantezinde değerlendiren bir güvenlikçi yaklaşıma sahip olduğu. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, tek parti döneminden çok partili hayata, isyanlardan inkâr politikalarına, çözüm arayışlarından günümüzdeki tartışmalara kadar dönemlere göre yumuşayıp sertleşse de bu refleks hep sabit kalmış. Devlet, yargısı ve medyası da resmi anlatının uzantısı olduğu için meselenin yalnızca Kürtlerin değil hepimize ait olduğu, yurttaşların Türkiye’de nasıl bir rejim altında ve farklılıklarımızı eşit kılarak nasıl bir birlikte yaşamak istediğimiz sorularının ise üzeri hep kapatılmış. Özellikle yoğun çatışma dönemlerinde devlet aklı kültürel, siyasi ve toplumsal talepleri kurulu sistemin bekasına yönelik bir güvenlik tehdidiyle değerlendirdi. Hatta bu bakış açısı reform dönemlerinde bile “kontrollü açılım” mantığıyla ağır bastı. Güçlü merkeziyetçilik refleksinin baskınlığı ve değiştirilemezliği nedeniyle yerel yönetimlerin güçlenmesi, anadilinin kullanımında kamusal alanın genişlemesi, kimlik temelli siyasi temsil, devlet-yurttaş ilişkileri, eşitlik gibi konuları odağına alan ciddi bir demokrasi ve yargı kriziyle hâlâ mücadele ediyoruz. Bürokrasi, yargı, güvenlik kurumları ve ana akım sağ siyasetin hegemonyasında yurttaşlar da bu bakıştan farklı bir pozisyon almadı. Ki zaten alanlar da “makbul vatandaş” değil “terörist” ya da “bölücü” oldu.

Öcalan'ın 26 yıl sonra PKK'ya ikinci kez çağrı yaptığı tarihî videodan bir kare (9 Temmuz 2025)

- Kitabınızda devlet aklı ile toplum arasındaki mesafeyi de tartışıyorsunuz. Toplumun farklı kesimleri arasında gerçek bir yüzleşme mümkün mü?

Kürt meselesinde yüzleşme denilince sadece devletin geçmiş politikaları, hukuksuzlukları, suçları, örtbasları akla geliyor. Bu çok doğal ve haklı bir talep. Çünkü Cumhuriyet tarihi boyunca devlet kaynaklı şiddet ve hukuksuzluklar hiçbir zaman eksik olmamış. Devlet suçunu gizlerken failleri de cezasızlıkla ödüllendirilmiş. Sadece Mehmet Ağar’ın kişisel hikayesi, hapiste olmak bir yana hâlâ toplumsal ve siyasal hayatta kalabilmeye devam etmesi bile ne dediğimi anlaşılır kılabilir. Yüzleşme ihtiyacı hep bu kısmıyla tartışılıyor ama konunun acılarla örülü katmanlı bir hafıza, inkâr, korku ve karşılıklı kırgınlık birikimini içeren bir toplumsal boyutu da var. Devlet aklı dediğimiz zihniyet, kurduğu düzenin koşullarını ve sınırlarını belirleyerek kalıcılığı ve sürekliliği önceleyen bir refleks üretir. Ancak kimlik, adalet, eşit vatandaşlık ve yaşanmış acılar üzerinden şekillenen toplum kişisel ihtiyaç ve arzulardan, bunlara erişmek için çabalanan bir gündelik hayat deneyimiyle hareket eder. Toplum iyi ya da kötü kimi olaylar ve olgular karşısında kendiliğinden kolektif davranış ve tutumlar alırken sistemin sürekliliği, kurulu düzenin suçlarını örtbas edilmesinde belirleyici güç ise siyaset ve resmi söylemin rıza üretim aracı olan medyadır. Kürt meselesi de devletin güvenlik perspektifi içinde tanımlandığı için toplumun farklı kesimleri birbirinin sesini duymadı. Çelişkileri olanlar da risk almamak için ya duymak istemedi ya da yaşananları devletin zorunlu tedbirleri olarak görme kolaycılığına kaçtı. Gündelik ve kişisel çıkar peşindeki siyasetçilerin ve medyanın yalanlarına inanmayı, itiraz edenin haklılığının yanında durmaya tercih etti. Angajmanlar nedeniyle herkes kendi şiddetine kör, sağır, dilsiz kalıp gösterilmek isteneni sorgulamadan inanmayı tercih etme kolaycılığıyla tutum aldı. Dolayısıyla; ne devlet ne örgüt kendi sırrını söktü ne de toplum kendi yansımasına bakmayı göze aldı. Bu yüzden ne kendimizi ne karşımızdakini ne de hakikati görmedik. Görmek istemedik. Bu nedenle mesele yalnızca hukuki ya da güvenlik eksenli değil, aynı zamanda duygusal ve toplumsal bir mesele ve bu yüzden toplumun farklı kesimleri arasında gerçek bir yüzleşme de ihtiyaç. 

Toplumun farklı kesimleri aynı tarihsel kesiti, aynı yılları yaşadı ama acıları ve hikayeleri ortaklaştıramadı. Bir kesimin hafızasında sadece terör ve kayıplar varken, diğer kesimin hafızasında köy boşaltmalar, faili meçhuller ve dil yasakları geniş yer tutuyor. Her grup kendi acısının tek ve en büyük olduğuna inanma eğiliminde. Toplumsal yüzleşme ahlaki cesaretten değil ortak geleceğin koşulu olduğunda gerçekleşir. Ancak yüzleşme siyasi bir pazarlık değil ahlaki bir eşik olmalı. Pratikte son derece sancılı ve uzun vadeli bir süreç gerektirse de bir yüzleşme teorik olarak mümkün. Gerçek bir yüzleşme, toplumun bir sabah uyanıp aniden ortak iradesiyle ortaya çıkan uzlaşıyla gerçekleşmez. Her şeyden önce, toplum siyasetin ürettiği nefret diline mesafe koyup ortak bir gelecek idealine inanmalı. Acının hiyerarşisini kurmadan farklı deneyimlerin konuşulabildiği, hafızayı siyasetin günlük kutuplaştırmasından kurtararak tarafların birbiriyle temas kurabilme alanlarının genişletilebildiği, suçlayıcı yaklaşımdan arınmış bir dille hakikat duygusunu güçlendirdiği yeni bir ortak zemin üretilebilmeli. Aşağıdan yukarıya doğru kurulan bir toplumsal iradeden hizalanan ve sorunun kalıcı barış içeren bir siyasal çözümle son bulmasını önceleyen demokrasi ve hukuk normlarıyla hareket eden bir devlet olunması da zorunluluk. 

- Sizce Türkiye’de “çözüm” kelimesi neden hâlâ çoğu zaman bir güvenlik tehdidi gibi algılanıyor?

Türkiye’de Kürt meselesi bağlamında “çözüm” kelimesinin bir umut dalgası yaratmak yerine, genellikle bir güvenlik tehdidi, hatta bir "bölünme" kaygısı tetiklemesi, ülkenin yakın tarihi, kolektif hafızası ve siyasi bagajıyla doğrudan ilişkili. Osmanlı’nın son döneminde başlayan Kürt meselesinin tarihsel geçmişi hakikatler üzerinden değil resmi anlatının ortaya koyduğu PKK ile birlikte başlayan çatışmalı süreçten ibaret bir “bölünme” paranoyasıyla sunulmasından ibaret sanılıyor. 1980’lerin ortasından itibaren on binlerce insanın öldüğü uzun çatışma ortamı meseleyi yalnızca kültürel haklar ve hiç konuşulmayan eşitlik tartışması olmaktan çıkardı. Yoğun şiddet ve kayıplar içeren çatışmalı dönemin canlı hafızası, soruna yaklaşımdaki geleneksel devlet refleksi ve siyasetin dili ile birlikte düşünüldüğünde “çözüm” dendiğinde insanlar aynı şeyi anlamıyor. Bir kesim bunu demokratikleşme, eşit yurttaşlık ve şiddetin bitmesi olarak görürken diğer kesim ise “devletin taviz vermesi”, “ülkenin bölünmesi” ya da silahlı aktörlerin meşrulaştırılması gibi okuyor. Sorunun siyasal düzlemde dile getirilişinde de “terör” denilmesi etkili olunca “çözüm” de toplumsal barış değil, “terörle pazarlık” gibi çerçevelenebiliyor. Dolayısıyla çözüm sözcüğü politik ve toplumsal düzeyde nötr kalamıyor. Cumhuriyetin tekçilik üzerine kurulu paradigması, isyanlar, darbeler, uluslararası konjonktür nedeniyle merkezî devlet kültürü güvenlik eksenli gelişti. Resmi anlatı da beka kaygısı üzerine kurulunca toplum da devletten farklı bir düşünce geliştirmedi ve etnik temelli talepler otomatik biçimde “ayrılıkçılık riski” içinde değerlendirildi. Türkiye’de milliyetçilik yalnızca belli bir siyasi çizgiye ait değil. Devlet bürokrasisinden muhalefete kadar geniş bir alana yayılmış durumda. Düzen içi kitle partilerinin hepsi az ya da çok milliyetçi. Dolayısıyla seçmenleri de........

© T24