Dünyanın en güzel hapishanesi: Aşk
DiğerEkonomiTüm HaberlerBasında BugünHava DurumuDövizGaleriKonularMizah DergileriBir Bakışta BugünKitap24
Dünyanın en güzel hapishanesi: Aşk
Aşk, yalnızca o yolda bulunabilen bir mutluluktur. Başında ışıklı bir hale ile yürür insan. Bundan kimsenin kuşkusu yok; ama aynı zamanda mutsuzluk da bir gölge gibi yanındadır o yolda. Çünkü birbirine zıt duygular bir aradadır
İnsanlar nehirler gibidir. Dağları, vadileri, yemyeşil kırları, kayalıkları, engelleri aşa aşa, bazen çağlayan olup dökülen, bazen göllenip durulan sulara benzerler ve zamanın denizine doğru yalnız akarlar. Sonra derin sularda sessizce kaybolurlar. Ancak bazı nehirler vardır ki denizde kaybolmadan bir başka nehirle buluşuverirler. Fırat ve Dicle gibi, Tuna ve Sava gibi. Doğanın mucizevi rastlantısıdır onları bir araya getiren. Nehirlerin buluştuğu yer öyle verimlidir ki bin bir çiçek açar toprağında, yüzü güler coğrafyanın. Yağmurlar en çok oraya yağar, neşeli bulutlar, haylaz güneş ışınları oraya bakar. Hayat orada güzelleşir.
İnsanlar da sonsuzluk denize doğru akarken hayat bazen iki kişiyi iki nehir gibi buluşturuverir. O zaman her şey daha coşkulu ve engindir. İşte o zaman ikisinin çevresinde hayat güzelleşir. Şarkılar daha anlamlı, şiirler daha dokunaklı, geceler daha yıldızlı, günler daha ışıklıdır. Bir çağlayandan neşeyle ve köpük köpük dökülür gibidir hayat. Biz buna aşk diyoruz.
Birçok duygu için belirgin cümleler kurup tanımlayabiliriz ama aşk için ne desek eksiktir, ne söylesek yarım kalır, ne yazsak tamamlanmamış bir yazı olur. Çünkü o, hayatı hayat yapan bütün duyguları sarıp sarmalayan bir olgu ve insanın kendine giden yolun başlangıcıdır. Ve her aşk rastlantısal olduğu kadar biriciktir. Sabahattin Ali, hayatın içinde kendini keşfetmenin aşkla mümkün olabildiğini ne güzel vurgulamıştı: "Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim. Sen bana dünyada başka bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin." O tesadüf birini karşına çıkarıp insana ruhunu hissettirdiğinde onun sadece yanında olması bile yeterlidir. Kafka, Milena'ya boşuna dememişti: "Yanımda yürüyordun Milena, düşünsene, yanımda yürümüştün! Åşık biri için ne büyük nimet değil mi?" Bu öylesine bir heyecandır ki Cemal Süreya da sevgilisiyle yan yana yürümeyi aşktan saymıştır: "Yan yanaydık ve şehir böyle bir mucize görmemişti."
Dün Sevgililer Günü'ydü. Aşkın karanlıkta billur bir avize gibi parıldadığı gündü. Mitolojideki İris, kanatlarından en ışıltılı sözcükleri döktü dün akşam insanların üzerine. Herkes payına düşeni aldı. Yan yana yürümenin heyecanını yaşayanlardan, sevgilinin açtığı yolda yürüyerek kendini keşfedenlerden ya da sevgilisinden ayrı olanlardan, yolu engebeli veya çıkmaz sokak olanlardan kaçı bu yazıyı okur şimdi bilemiyorum; ama bildiğim bir şey var, aşk, menzile varmayan bir yolda olma halidir. Şeyh Galip'in Mesnevi'sindeki Aşk'ın Hüsn'ü bulmak için ateş denizini mumdan kayıkla geçmeye çalışması da öyledir, Nâzım Hikmet'in "Aramızda yüz yıllık zaman / Yol yüz yıllık / Yüz yıldır alacakaranlıkta / Koşuyorum ardından" dizeleriyle kalbini bir yola serivermesi de...
Aşk, yalnızca o yolda bulunabilen bir mutluluktur. Başında ışıklı bir hale ile yürür insan. Bundan kimsenin kuşkusu yok; ama aynı zamanda mutsuzluk da bir gölge gibi yanındadır o yolda. Çünkü birbirine zıt duygular bir aradadır, tıpkı güneş ışığının vurduğu yerde gölge olması gibi. Bazen bir söz, bir bakış, beklenmedik bir davranış, bir mimik olmadık duyguları harekete geçirebilir. Sizi bilmem ama; bana, içimizde aşkı yöneten bizden bağımsız, başına buyruk, bir başka duygu merkezi var gibi gelmiştir hep. Biz ne düşünürsek düşünelim onun umrunda olmaz. Kendi bildiğince hatta çoğu zaman serserice davranır. Kendine özgü bir mantığı vardır, kural filan takmaz. Onun umrunda olan tek şey, değersizleştirilmesi ve yalanlardır. O kuşkular virüs gibidir, yer bitirir aşkı. Bu da acı verir ve çoğu zaman o olağanüstü şiiri yazan Aragon'u haklı çıkarır: "Mutlu aşk yoktur." Frida Kahlo, büyük aşkı Diego'dan ayrı kaldıkça ona "Her defasında körkütük âşık olarak sana döndüm. Ya da aslında senden hiç gitmemiştim" diye yazarken hem mutluydu hem de acı çekiyordu, yoksa şu cümleleri yazar mıydı: "Bana yalan söylediğini anladığım zaman vazgeçtim. Gözlerime baktığında kalbinle bakmadığını ve bana hâlâ söylemediğin şeyler olduğunu hissettiğimde vazgeçtim. Düşüncelerime ve değerlerime değer vermediğin için vazgeçtim."
Victor Hugo, Sefiller'de "Beni en çok üzen, bana yalan söylemen değil; bir daha sana inanmayacak olmam" derken aynı duyguya işaret ediyordu. Bana kalırsa, aşkı mutluluktan mutsuzluğa taşıyan duyguyu en çarpıcı biçimde Gülten Akın kısa ama olağanüstü şiiriyle söylemişti: "Sen/ Beni, sana inanmışlığımdan vurdun."
Aslında biz ne desek gerçeği bir yanıyla anlatabiliriz. Söylemiştim ya ne yazsak eksik, ne söylesek yarım. Büyük sevdalar yaşamış olanlar der ki aşkın yanıtı yoktur ama sonsuz soruları vardır. Ve bütün sorular aşkın hapishanesinin birer tuğlasıdır. Her âşık, sözcük sözcük ördüğü o büyük hapishanededir. Nasıl kurtulacağız? Buna en doğru yanıtı Fernando Pessoa vermişti. Hayali bir yazarı vardır onun: Alvaro de Campos. Ona şöyle söyletir: "Ebedi tanrılara git, aşkların olduysa, bir tek bile aşkın olduysa, suçun bağışlandı, çünkü insansın ve insanlığın suçunu bağışlatıyor."
Ben en çok yazarlara inanırım. O halde insan olmanın gereği olarak, hayatın en masum suçunu işlemeye devam edebiliriz. Dünyanın en güzel hapishanesinde özleyerek, arzulayarak, şarkılarla, şiirlerle, hayallerle gün doldururken nasılsa bağışlanacağız.
İbrahim Dizman kimdir?
1961'de, Çanakkale'de doğdu. Ankara Üniversitesi'nde, Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Türk Dili, Güzel Sanatlar Fakültesi'nde Yaratıcı Yazarlık dersleri verdi.
1983'ten beri çeşitli kültür-sanat ve edebiyat dergilerinde eleştiri-röportaj, değerlendirme ve kültür tarihi üzerine inceleme-araştırma yazıları yazdı.
İbrahim Dizman'ın ikisi roman olmak üzere yayımlanmış 20 kitabı var; bir kitabı Yunancaya da çevrildi.
Dizman'ın yönetmenliğini yaptığı 4 belgesel film de bulunuyor.
Sahnelenmiş iki tiyatro oyunu bulunmakta. Ayrıca, çeşitli sahne gösterileri de hazırladı ve uyguladı.
Kültür Bakanlığı Roman Başarı Ödülü, Behzat Ay Ödülü ve Genel-İş Abdullah Baştürk İşçi Ödülü sahibi de olan Dizman, çeşitli yıllarda Çağdaş Türk Dili ve Roman Kahramanları dergilerinin yayın yönetmenliğini ve editörlüğünü yürüttü. Türkiye PEN üyesidir.
Kitaplarından bazıları:
Suyun ve Rüzgârın Şehri Çanakkale, İletişim Yayınları, 2020
Aşrı Memleket Trakya (T. Bilecen'le birlikte), İletişim Yayınları, 2018
Adı Başka Acı Başka (Karadeniz'in Son Ermenileri), İletişim Yayınları, 2016
Kardeşim Gibi (A. Papadopulos ile birlikte), Heyamola Yayınları, 2016
30 Yıl 30 Hayat (Ç. Sezer'le birlikte), İmge Kitabevi Yayınları, 2010
Başka Zaman Çocukları (roman), 2007, Heyamola Yayınları, 2007
Denize Düşen Dağ (monografi), 2006, Heyamola Yayınları, 2006
Kardeş Nereye: Mübadele, senaryo yazarlığı ve danışmanlık (yön: Ö. Asan), 2010
Oyunlarla Yaşayan Şehir, yönetmen, 2012
Hrant Amca: Memlekete Dönüş, yönetmen, 2016
Poliksena: Kız Öldün, yönetmen, 2018
Yola Gelmeyenler, yönetmen, 2020
Yazarın Diğer Yazıları
Her şey değişebilir ama...
Yaşamı zamanla sınırlı birer canlı olsak da yüklendiğimiz, geleceğe aktardığımız temel duygular kalıcıdır. Biz gideriz, onlar devam eder
İnsana iyi gelen şeyler
Bildiğimiz, alıştığımız hayat avcumuzdan kayıp gitti diye üzülmeli miyiz? Elbette ki hayır! Yaşıyor olmanın göstergesi değişimdir. Eşyalar gibi fikirler de değişir, alıştığımız şeyler de
Bir karanfil tam yüreğimin üstünde
Onat Kutlar, öykülerinde sinematografik ögelere yer verir ama bu puslu bir film sahnesi gibi büyüleyici ve etkileyicidir. Türkçeyi gizemli bir dil olarak kullanma ustasıdır o, bu yönüyle
© Tüm hakları saklıdır.
Kullanım ve Gizlilik Şartları
Dünya Basınında Bugün
