"Her gölge bir ışığın çocuğudur"
22 Şubat 1942'de şok edici bir haber önce Brezilya'da dalga dalga yayıldı, sonra tüm dünyada: Yazar Stefan Zweig ve eşi, birlikte intihar etmişlerdi! Okurları ve onu çok seven Brezilyalı kitleler arasında şaşkınlığa yol açan bu yaşamdan ayrılış kararı, dünya entelijansiyasınca savaşa ve yıkıma karşı olağanüstü (kimilerince gereksiz) bir tepki olarak okunmuştu ki bu doğruydu. Yapıtlarıyla savaşın karşısında duran, yaşananlardan ötürü acı çeken, zaman zaman kaçışı yeğleyen ama kaçtığı yere kalbini ve zihnini de taşıyan, dolayısıyla hayatın katı hakikatinden hiç uzaklaşamayan yazar daha fazla dayanamamıştı. Sözcüklerin dünyası koruyamamıştı onu, edebiyatın büyülü dünyası yetmemişti. Yetmezdi, çünkü Zweig kurgusal metinler dışında bir biyografi yazarıydı aynı zamanda. Yazdığı hayatları da yüklenmiş, öyle yaşamıştı. "İnsan acı duyabiliyorsa canlıdır. Başkasının acısını duyabiliyorsa insandır" diyen Tolstoy'u, "İnsan yaradılıştan zorbadır ve acı çektirmeyi sever" diyen Dostoyevski'yi, "İnsan mutlu olmak ister, o yüzden berbat haldedir" diyen Freud'u, "Dünya bir bataklıktır; yükseklerde kalmaya gayret edelim" ve "Keder sonsuzdur, sevincin sınırları vardır" diyen Balzac'ı, "Geleceği düşünmekten korkuyorum" diyen Dickens'ı yazan biri, onların yaşamından uzak kalabilir miydi? Onların hayatını hayatına, ruhunu ruhuna katmaz mıydı?
1881'de, sanatın kalbi sayılan Viyana'da varlıklı bir ailenin çocuğu olarak doğan, burjuvazinin ağırbaşlılığı içinde büyüyen ama içinde çok aykırı bir kişiliği de taşıyan, bohem hayatı sonuna kadar yaşamayı seven Zweig, kendi yaşamını kaleme aldığı Dünün Dünyası'nda şöyle der: "Hayatımıza dair unuttuğumuz her şey, aslında içimizdeki bir dürtüyle çoktan unutulmaya mahkûm olmuştur. Yalnızca kendimizin koruyup saklamak istediği şeylerin, başkaları için korunup saklanmaya hakkı vardır. İşte bu nedenle benim yerime siz konuşun, siz seçin ey anılar, karanlığın derinliklerine gömülmeden hiç olmazsa bir ayna tutun yaşamıma!"
Bu cümleleri içeren kitabını huzur bulmak için yerleştiği Brezilya'da yazmıştı. İlk büyük savaşın ardından ikinci büyük savaşın Avrupa'da yarattığı yıkımı, çöküşü yaşamış, derin bir acıyla sarsılmıştı. Hitler iktidara geldiğinde meydanlarda yakılan kitaplar içinde onunkiler de vardı. Alevler içindeki kelimelerinin, cümlelerinin artık o dilin asıl sahiplerine ulaşamayacağı düşüncesi ile ayrılmıştı ülkesinden. Yaşadığı coğrafyanın birikimine inancı kalmamıştı: "Avrupa'nın o pırıl pırıl aydınlık ufkuna çöken karanlık bir daha asla tamamen yok olmadı. Acı ve kuşku ülkelerden ülkelere, insanlardan insanlara bulaştı ve yaralı ruhları bir zehir gibi içten içe tüketti."
Ancak nereye giderse gitsin savaşın, açlığın, ölümün tanıklığı ruhunda onulmaz bir yara olarak kanadı durdu. Yeni bir savaş onun için dayanılır şey değildi: "Eve dönerken birden kendi gölgemi fark ettiğim gibi şimdiki savaşın ardında önceki savaşın gölgesini gördüm. Geçen zaman içinde bir daha hiç peşimi bırakmayan bu gölge gece gündüz demeden düşüncelerimin üzerine düştü; kim bilir belki de o karanlık çizgileri bu kitabın kimi sayfalarına da düşmüştür. Fakat sonuç olarak her gölge, ışığın bir çocuğudur ve sadece aydınlığı ve karanlığı, savaşı ve barışı, yükselişi ve çöküşü gören kişi hayatı gerçekten yaşamış sayılır."
Hayatı gerçekten yaşadı ve yazdı. Kendine ayna tuttuğunda "Kader beni dürüst ve keskin gözlerimle, yumuşak yüreğimle cezalandırdı" diyecekti.
22 Şubat 1942'de yaşadığı kentin belediye başkanına hitaben bir mektup yazdı. Ertesi gün yatak odasının kapısı öğleye kadar açılmadı. Evde çalışanlar kuşkulanmışlardı. Polise haber verdiler. Kapı zorlanarak açıldığında görülen manzara olağanüstü etkileyici, trajik bir romanın son sayfası gibiydi. Kahverengi takım elbisesi, kravatı ile, 60 yaşında şık bir beyefendi olarak yatıyordu yatağında. Eşi Lotte Altmann ise geceliğiyle yanına uzanmış, kolunu Zweig'ın göğsüne koymuş haldeydi. Birlikte uyku hapı içmişler ve hayata veda etmişlerdi. Hemen yanlarındaki komodinin üzerinde, belediye başkanına yazılan mektup duruyordu. Sonunda şöyle diyordu mektubun: "Tam zamanında ve elim ayağını tutarken, zihinsel faaliyetleri, her zaman için yeryüzünün en hissedilir sevinci, kişisel özgürliiğü ve en değerli serveti olarak gören bir yaşama son vermeyi, daha doğru buluyorum. Bütün dostlara selam gönderiyorum! Uzun bir geceden sonra, yeni bir günün doğduğunu da görecekler! Fazlasıyla sabırsız olan ben, onlardan önce gidiyorum." (Hartmut Müller, Stefan Zweig, Kavram Yayınları)
84 yıl önce bugün, veda mektubunu yazarken dünyanın birçok noktasında kentler bombalanıyordu; cephelerde yüzbinlerce genç ölüyor, geride kalanlar açlık ve salgın hastalıklarla boğuşuyordu. Savaş, insanlığın belleğinde kuşaklar boyu sürecek bir travmaya dönüşmekteydi. Avrupa'nın kalbinde konser salonları susmuş, perdeler kapanmış, kitapçıların kapısına kilit vurulmuştu. Hayat faşizme teslim oluyordu. Zweig bu teslim oluşun çok uzun süreceğini düşünmekteydi. Bütün dünyada faşizme direnenlerin mücadelesinden uzaktaydı, belki farkında değildi belki umutsuzdu. O da kalbine ve zihnine kilit vurmayı seçmişti, bu nedenle. Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu'nda, kimi aydınların seçimini eleştireceklerini öngörmüş gibi şunları yazmıştı: "Ölmüş olan biri artık hiçbir şey istemez, sevilmeyi de, kendisine acınmasını da, teselli edilmeyi de istemez."
