Eşlik anıları (1): Gizli kahraman
Klasik müzikte piyano haricindeki çalgıların çoğunun ve insan sesinin piyanoyla düet yaptığı durumlarda piyano genel olarak eşlikçi rolündedir; diğer çalgı veya ses ise solisttir. Bu düetlerdeki piyaniste “korrepetitör”, yani eşlikçi denir. Eşlikçiler, müzik dünyasının gizli kahramanlarıdır. Alkışın çoğunu solistler alırken onlar gölgede kalır, onlara nezaketen teşekkür edilir. İyi bir eşlikçi, vasat bir solisti olduğundan daha iyi gösterebilir. Kötü bir eşlikçi, iyi bir solistin icrasını ve imajını mahvedebilir. İyi bir eşlikçi yeri geldiğinde koçluk da yapar, solistin hatalarını düzeltir, ona yön gösterir.
Her iyi piyanist iyi eşlikçi değildir. Solist piyanistin ve korrepetitörün geliştirmesi gereken farklı beceriler vardır. İyi bir müzisyen her ikisi de olabilir, ancak bunun için yeterli mesaiyi harcarsa.
Opera ve bale kurumlarında, konservatuvarlarda ve müzik fakültelerinde yapılan çalışmaların büyük bir bölümünde eşlikçiye ihtiyaç vardır. Öğrenciler bazı parçaları tek başlarına çalışıp çalarlar, bazı parçaları ise piyano eşliğiyle. O eşlikli parçalar için derslere ve sınavlara eşlikçi girer. Bazı okullarda bu görevi üstlenen kadrolu, profesyonel piyanistler vardır. Bazı okullardaysa öğrenci bu kişiyi bulmakla kendisi yükümlüdür. Bu kişi ona yardımcı olan piyano çalan bir arkadaşı olabilir veya para karşılığı tutulmuş profesyonel bir korrepetitör olabilir.
Okullardaki eşlikçi eğitim alan kişi değildir; müziğin bütünlüğü için oradadır. Solist olan öğrenci, piyanistle müzikal anlamda nasıl iletişim kurduğu üzerinden not alır (piyanist not almaz): Doğru yerlerde girip çıkabiliyor mu, piyanistle aynı tempoda çalabiliyor mu, temponun esnetilmesi veya değişmesi gereken yerlerde piyanistle bakışıp senkronize olabiliyor mu, piyanoyla arasındaki nüans dengesini kurabiliyor mu?
Bilkent’te geçen ortaokul ve lise yıllarımda pek çok arkadaşıma eşlik etmişliğim var. Birlikte prova yapardık, sonra derslerine ve sınavlarına girip çalardım. Ben de okulda öğrenci olduğum için sınav döneminde kendi sınavlarımla onlarınkiler çakıştı mı, bir sınavdan diğerine koştura koştura gider, -evelallah- hepsine yetişirdim:)
O yıllarda bunu müzik aşkı için, birlikte müzik yapmanın zevkine varmak ve bu vesileyle daha çok eser tanıyıp öğrenmek için yapardım (gerçekten de çok şey öğrendim). Amerika yıllarımdaysa ekmek parası için yaptım. Indiana Üniversitesi’nde iki bölüm birden okurken pek fazla boş zamanım yoktu; ancak zaman yaratabildiğim kadar eşlik yapardım. Bir dönem ev sahibim, aynı okulda şan bölümünde okuyan Charles adında İngiliz bir abiydi. Geç yaşta müziğe başlamış, yaşı bizlerden ileri bir öğrenciydi. Kiramın bir kısmını ona eşlik ederek öderdim.
Mezun olduktan sonra ise birkaç yıl çok yoğun bir eşlik dönemim oldu. Çünkü benim paraya ihtiyacım vardı, okulun ise eşlikçilere... Indiana Üniversitesi Müzik Fakültesi, bazı özel durumlar dışında öğrenciye eşlikçi temin etmiyordu. Çok da büyük bir okuldu. Her yıl yüzlerce enstrümancı ve şancı sürekli kendisine eşlikçi arıyor, bunun parasını kendi cebinden ödüyordu.
Okulumuzun panolarına ilanlarımı asardım: İdeal eşlikçi bulunur! Hayallerinizin eşlikçisi! Her tür eser çalınır, anında deşifre edilir (deşifre etmek: bir notayı ilk görüşte okuyup çalmak). Bana notayı kaç gün önceden mi vermeniz lazım? Provaya getirmeniz yeterli! Prova yok mu? Problem değil! Sınavda, derste de deşifre ederim! Beni gecenin 4’ünde arayıp “Yarın sabah sınavım var ve eşlikçim hastalandı!” diyebilirsiniz. Gelir, çalarım. Son anda parçanın tonunu değiştirebilirsiniz; transpoze ederim. Ayrıca beste yaparım, düzenleme yaparım, güzel yemek yaparım, kaligrafi bilirim...
Bunları neden yazıyordum? Çünkü eşlikçilerin çoğu nazlıdır:) Eşlik edecekleri parçanın notasının provadan birkaç gün önce (eserin zorluğuna göre belki haftalar önce) kendilerine ulaştırılmasını isterler. Her eseri çalmazlar. “Çok zor” diye veya başka bir nedenle “onu, bunu çalmam” diyebilirler. O veya bu nedenle müşteri seçer, herkese eşlik etmezler. Mekân seçerler, koşul seçerler. Her yere gitmezler, her koşulda çalmazlar. L’Opera ve Bozuk Piyano başlıklı yazımda, bir piyanistin bazı tuşlar bozuk diye restorandaki piyano için “Ben bunu çalamam” diyerek hiç kendini yormadan çıkıp gittiğini yazmıştım.
Bir bakıma haklılar. İnsanın kendisine saygısı varsa yapacağı işin elverişli koşulları olmasını talep eder; sağlıksız, sorunlu koşullarda çalışmayı reddeder; tabii seçme şansı varsa!
Ben yıllarca kimseye “hayır” diyemedim. Psikolojik bir sorundu bu. Ailem bana çocukken nasıl yemek seçmemeyi öğrettiyse, nasıl ki bazı yemeklerin tadını sevmesem bile faydalı diye yiyebilme yetisi geliştirdiysem -keşke kızım da azıcık geliştirse-, gençlik yıllarımda çalışma koşulları konusunda da kalender meşrep oldum. Bu, bazı durumlarda bazı insanlar tarafından suistimal edilmeme neden olduysa da diğer yandan müzisyen olarak kendimi çok iyi yetiştirmeme vesile oldu.
Sahnedeyken her şey ters gidebilir. Ne olursa olsun, sahnedeki müzisyen için düstur “the show must go on” olmalıdır (Titanik batarken çalmaya devam eden müzisyenleri hatırlayın). Paganini’nin bir konserde kemanının dört telinden üçü kopar ama o, “Sayın dinleyiciler, teknik bir arızadan dolayı konserimi burada kesiyorum,” demez; elinde kalan tek telle konserin kalanını çalar. Bu büyük bir virtüözite gösterisidir ve Paganini’nin ününe ün katar. 19 yaşındaki Brahms’ın, piyanoda bir kemancıya eşlik edeceği bir konserden hemen önce piyanonun akordunun yarım ton düşük olduğu anlaşılır. Brahms oturur ve parçayı baştan sona yarım ton yukarıdan (transpoze ederek) çalar. Bu, gözünüzle Türkçe gördüğünüz bir metni okurken simultane olarak İngilizceye çevirip seslendirmeye benzer. Beyninizi farklı kompartımanlara bölüp bunlar arasında çok ustalıklı bir iş birliği sağlayarak mümkündür ancak.
Psikolojik zaafım müzik tutkumla birleşince yıllar içinde çok donanımlı bir müzisyen oldum. Bu da beni Indiana Üniversitesi Müzik Fakültesi çevresinde aranan eşlikçi yaptı. Kısa zamanda bir sürü müşterim oldu. Takvimim eşlik işleriyle dolup taştı. Her çalgıya, her ses rengine; her seviye ve sınıftan öğrenciye, hocaya; en amatöründen en ustasına kadar herkese; günün her saatinde, her koşulda eşlik ettim. Hem de (o yıllarda) çok düşük fiyattan! Paganini ve Brahms’ın yaşadığı gibi bir sürü olay yaşadım, defalarca günü kurtardım, bir sürü hayır duası aldım:)
Bu anılardan hatırlayabildiklerimi buradan sizlere seri halinde aktaracağım. Hatırlayamadıklarımı bir gün bir yerlerde eşlik ettiğim birilerinden dinlersiniz veya onların anılarından okursunuz;)
Örneğin Hikmet Şimşek’le hayatımda bir kere karşılaştım, sahnede onun eserini çaldım ve bu onuru eşlikçilik deneyimime ve gelişmiş deşifre yetime borçluyum. Bilkent’te okuduğum 90’lı yıllarda, Ankara’daki tarihî CSO salonunda yapılacak bir konser öncesinde ne olduysa aniden eşlikçi lazım olmuştu. Hikmet Şimşek’in piyano eşlikli koro için bir eseri seslendirilecek ve kendisi yönetecekti. Her zaman önceden anlaşılan, prova yapılan bir eşlikçi vardır; ama bazen o kişi son anda hastalanır veya başına bir iş gelir. O zaman yerine özel maharetli birini bulmak gerekir. Diğer seçenek konseri iptal etmektir -son çare-. Böyle durumlarda söz konusu solist(ler)le (veya koroyla) daha önce prova yapmamış, hele ki seslendirilecek eseri daha önce hayatında görmemiş, duymamış bir piyanisti devreye sokmak oldukça risklidir. Zira ne kadar iyi bir nota okuyucu olsanız da müziğin notada yazmayan pek çok detayı vardır. Bunlar önceden üzerinde konuşularak, prova yapılarak oturtulur. Dahası, bu gibi detaylar icra sırasında müzisyenlerin birbirleriyle bakışmaları, birbirlerinin nefeslerini takip etmeleri ve varsa şefi takip etmeleri yoluyla halledilir. En önemlisi, bu işe girişen müzisyenin sağlam bir müzik kültürüne, birikimine ve stil bilgisine sahip olmasıdır. Çünkü notada yazmayan bazı detayları; söz konusu eserin stilini ve ait olduğu kültürü bilen bir müzisyen, notaya bakarak kestirebilir ve hayata geçirebilir.
Henüz çok gençtim. Bugünkü deneyimim yoktu ama sanırım Ankara’da bulunabilecek en becerikli eşlikçilerden biriydim. Bir akşam vakti haber geldi, apar topar CSO’ya yollandım. O güne kadar hayatımda CSO’da sahneye çıkmamıştım; orası benim için Olimpos Dağı’ydı, Maestro Hikmet Şimşek ise bir ilah! Söz konusu eserini hiç duymamıştım. Hangi eser olduğunu hatırlamıyorum. Konser başlamak üzereydi. Maestroyla ve koroyla kuliste son anda buluştuk. Oracıkta hızlıca eserin üzerinden geçmeye zaman bulabildik mi, hatırlamıyorum. Bunun için zaman yoktu diye hatırlıyorum ama yalan olmasın; bu yazıyı okuyan, o gün o koroda bulunan biri çıkarsa bana ulaşsın, eksiklerimi tamamlasın lütfen:)
Büyük bir heyecanla sahneye çıktık ve eseri icra ettik. Notayı ilk defa görüyordum, bazı hatalarım oldu ama müziğin akışını aksatacak şeyler değildi. Bir şekilde o konser başarıyla sonuçlandı. Sonrasında maestro bana teşekkür etti, hatalarım için özür diledim ve vedalaştık. Çocukluğumun tek kanallı TRT televizyonunda hazırlayıp sunduğu Pazar Konserleri’ni ilgiyle takip ettiğim bu büyük müzik adamını bir daha görmek nasip olmadı. CSO’da tekrar sahne almam içinse aradan 30 yıl geçecekti...
18 Nisan’da Salon Toker gecesi var. Katılmak isteyen bana yazsın;)
