İrade siyasi olursa ancak ‘idare’ edilir
İran coğrafyasındaki Amerikan saldırısı, hedef alınan siyasi/dinî liderlerin öldürülmesiyle hafiflemiş gibi görünse de, bundan sonraki aşamaların kansız-şiddetsiz olamayacağı ortada. Kadınlar ve çocukların da aralarında bulunduğu sivil kurbanlar ise şimdilik konu edilseler bile unutulacaklar. Büyük siyasi davalar ve iktidar mücadeleleri ve petrol-para-uyuşturucu meseleleri varken, kimin umurunda bu insanlar!
Kadim Pers coğrafyasındaki yaşayanların görüşü-inancı-politikası ne olursa olsun, yaklaşık 2.500 yıldır aynı yerde bulunduklarını unutmamak gerekir. Dolayısıyla, öyle kısa vadede sonuçlanacak bir savaş beklememeli kimse. Türkiye olarak bu sarmalın dışında kalmamız da teknik-tarihî olarak pek mümkün görünmüyor maalesef.
Ancak bu karanlık tabloya rağmen, milletimizi idare eden siyasi irade meseleye hâlâ siyaseten bakmaya devam ediyor. Ülkemizdeki önemli-temel kurumların neredeyse tamamında çok ciddi nitelik problemleri bulunmasına rağmen, bunlar “oraya Ahmet’i getirdim, bu tarafı Ayşe’ye bağladım; diğer kısmı hâllederiz ya!”larla çözülmüş sayılıyor. Uluslararası haber kanalına çıkan Türkiye Cumhuriyeti sözcüsü, bir karış sakalı, itinasız beden hareketleri, yetersiz yabancı dili (“dis iz e buk, may neym iz Ahmet” diye konuşacak tabii, orada sorun yok; ama İngilizcesi hatalı olamaz) ile bizi nasıl temsil edecek? Devlet kurumlarının sosyal medya ortamlarında yaptığı kimi paylaşımlarda, Türk askeri olarak yapay zekayla oluşturulmuş “şeylerin” kullanılması kabul edilebilir mi? Bu kritik meselelerin “hu der Allah”la çözülemeyeceği (bu arada parçada “göster cemâlini görelim Allah” diye bir dize var; bu ‘sûret’ yorumunu din bilginlerine bırakıyorum) ortada. Liyakatın artık neredeyse tamamen kaybolduğu ülkemizde, Allah göstermesin fiili bir dış müdahale veya dışarıya karşı bir müdahale olduğunda, bu işbilmez veya işinin insanı olmayan kişiler mi inisiyatif alacak?
İstiklal Harbi’nden ve cumhuriyetin ilanından sonra, iki denizaşırı askerî harekatımız var. İlki 1950’de Kore, ikincisi 1974’te Kıbrıs çıkarmaları. O dönemlerde de teknolojimiz yetersiz ve dışa bağımlıydı; ancak özellikle orta-üst rütbeli subay ve astsubay kalitesi yüksek seviyede idi. Onların inisiyatifleri, kritik anlardaki kararlılıkları ve fedakarlıkları sayesinde her iki coğrafyada da çok daha yüksek olabilecek zayiatın önüne geçildi. Yakın tarihimizde ise, özellikle “Balyoz’la harp akademilerine vurulması sonucu” ciddi bir hasar meydana geldi. Esas olarak kurmay sınıfını hedef alan bu Fethullahçı ve doğal olarak “kökü dışarıda” hainlikler-rezillikler, malum hâlâ farklı isimler ve cisimler altında varolmaya devam ediyor.
Neyse. Yanıbaşımızda savaş başlamış, biz sanki Avustralya’daymış gibi davranıyoruz; yine birbirimizi yiyerek besleniyoruz. Bu durum şüphesiz yeni değil. Aşağı yukarı 450 senedir böyle. “Ecdad edebiyatı”, karşıdaki düşmanın örneğin Yeşilköy’e kadar yürümesini (Ayestafanos-1878) engelleyemiyor. Pîrî Reis’in kafasını keserek, haritalarını imha ederek daha büyük ve güçlü bir millet olmadık (bu arada İstanbul-Arnavutköy’de 2025’te eğitime başlayan yeni “Piri Reis İlkokulu” hayırlı olsun. Umarım okulun girişinde bu büyük denizciyi nasıl-neden idam ettiğimiz bilgisine de yer verilmiştir. Tabii öncelikle bu büyük denizcimizin ismini düzeltmeniz gerekir. “Piri” diye birşey yok). İran’a karşı girişilen ve ABD-İsrail eliyle özellikle sivillere karşı devlet terörünü meşrulaştıran son saldırı, umarım bizi kendimize getirir.
Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle, daha yüksek bir tür olan kadınların özellikle siyaset alanında da iktidara gelmesini temenni ediyorum. Belki böylelikle orta vadede bir birlik-beraberlik ruhu kazanabiliriz.
