Küratörlükten pr ajanslığına: Sanat dünyasının kimlik krizi
Geçen ay gittiğim bir sergi açılışında, Londra’da bağımsız küratör olarak çalışan genç bir kadınla tanıştım. Kendisine Londra’daki küratörlük deneyimlerini; yeni sayılabilecek sanatsal eğilimleri, sanatçıların güncel olarak hangi konular üzerine yoğunlaştıklarını ve düzenlediği sergileri sormak istedim. Ancak 15-20 dakika süren sohbetimiz boyunca konu bir türlü sanata gelemedi. Genç küratör, zamanının büyük bölümünü fon bulmaya çalışarak, hibe başvuruları yazarak, koleksiyoner ya da alıcılarla temas kurmaya çalışarak, özetle projelerin bütçe krizlerini yöneterek geçirdiğinden bahsetti.
Küratör belirli bir kavram, tema veya hikâye etrafında sanat eserlerini bir araya getiren, bu çerçeveye en uygun sanatçıları belirleyen, bazen onlara yeni eserler sipariş eden, eserlerin birbiriyle ve mekanla diyalogunu, aydınlatmasını ve mimari yerleşimini tasarlayan, sergi kataloğu, duvar metinleri ve basın bültenleriyle entelektüel zeminini oluşturan kişiye denir. Tabii bunun bir de bütçe kısmı var.
Ne var ki bu sohbete tanık olanlar küratörlerin PR ajansı veya sanatçı menajeri gibi çalıştığını düşünebilir.
Resmin bütününü görebilmek için daha geriye giderek küratörlüğün kökenine ve günümüze dek geçirdiği yapısal dönüşüme bakmamız gerekiyor.
Küratör kelimesi Latince "bakmak, ilgilenmek" anlamına gelen curare kökünden türüyor. Antik Roma'da bu terim, hamamlar ve su yolları gibi kamu yapılarından sorumlu sivil memurları tanımlıyormuş.
Küratörlük kavramının sanatla ilişkisi 17. yüzyılda Paris Salon Sergileri ve müzelerin kurulmasıyla şekillenmeye başladı. Müzelerde geleneksel olarak koleksiyonları koruyan, düzenleyen ve bilimsel uzmanlık sağlayan custos (muhafız) rolüyle ilişkilendirilen küratörler uzun süre kurumsal koleksiyonların envanterinden sorumlu memur statüsünde çalışmışlar.
Paris salon sergileri
Louvre (1793) veya British Museum (1753) gibi ilk büyük kamu müzeleri açıldığında küratörlerin işi, bir kısmı sömürgeci keşiflerle ve aristokratik bağışlarla toplanmış kraliyet hazinesindeki eserleri korumak ve tasnif etmekmiş.
Küratörün neyin sanat olduğuna karar veren bir otoriteye dönüşmesi modernizmin doğuşu ve geleneksel akademilerin çöküşüyle gerçekleşti. 1929'da kurulan New York MoMA gibi yeni nesil müzelere seçilecek eserleri MoMA'nın ilk direktörü Alfred H. Barr Jr. gibi figürler belirlerken modern sanatın tarihi onlar tarafından bizzat yazıldı.
Küratöryel rolün sanatsallaşması
1968 hareketi, hak mücadeleleri, feminizm dalgası, Vietnam Savaşı ve nükleer silahlara karşı protestolar sanatı da etkiledi. Kavramsal sanatın yükselişiyle sanat dünyasında müzeler sorgulanmaya başlarken küratörler müzelerin bürokratik yapısından kurtulmak için bağımsızlaşmaya başladılar. Kavramsal sanat yeni bir olguya, tematik sergiler dönemine işaret ediyordu.
Harald Szeemann
Bern'deki Kunsthalle'nin direktörü olan Harald Szeemann’ın, 1969'daki Tutumlar Biçime Dönüştüğünde (When Attitudes Become Form) başlıklı tematik sergisi günümüz küratöryel pratiğin miladı olarak anılır. Sergide sanatçıların performansları müze yönetimini kızdırınca küratör müzeden istifa ederek bağımsız çalışmaya başlar. Szeeman’la birlikte bağımsız küratörlük sanat tarihi literatürüne girer.
Bu tür tematik çerçeveli sergilerle ün kazan Szeemann Almanya’nın Kassel şehrinde 5 yılda bir düzenlenen uluslararası çağdaş sanat sergisi Dokumenta’nın 5. edisyonunu yönetmesi için davet edilir. 1972 yılında “Gerçekliği Sorgulamak: Günümüzün İmge Dünyaları” başlığıyla gerçekleşen 5. edisyon Documenta'nın bir tema verilen ilk sergisi olma özelliğini taşır.
Dokumenta 5
Özgürleştirici vaadin içinin boşalması
Bu bölümde bir an durup, aslında özgürleştirici bir vaat olarak inşa edilen bağımsız küratörlüğün içinin nasıl boşaltıldığına bakmalıyız.
Sanat eserlerini sergilerde birer medyum ve ifade biçimi olarak kurgulayan küratörün, bağımsız bir yaratıcı (auteur) kimliği kazandığı bu dönem aynı zamanda otoritenin sanatçıdan küratöre geçişinin ve yeni bir tür otokrasinin başlangıcının da habercisidir. Küratörlerin neyin nasıl........
