Alican Uludağ, Fatih Altaylı ve tapuları ispat yükümlülüğü!
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ameliyattan çıkan Fatih Altaylı’yı arayarak “geçmiş olsun” dileğinde bulunması, Türkiye’ye özgü garip uygulamaları yeniden akla getirdi.
Cumhurbaşkanı’nın nazik tavrında bir sıkıntı yok elbette… Kişisel olarak da tanıdığı, ülkenin tanınmış gazetecilerinden birine “geçmiş olsun” dileğinde bulunmasından doğal ne olabilir?
Garip olan Altaylı’nın kısa süre önce “Cumhurbaşkanı’nı tehdit” gibi ağır bir suçtan dolayı hapis cezasına mahkûm edilmiş olması.
Karar duruşmasında şöyle diyordu Altaylı:
“Sayın Cumhurbaşkanı'nın ne benim yayınımdan sonra ne haziran ayının sonunda ne daha sonraki temmuz, ağustos aylarında programlarında en ufak bir değişiklik yok. Yani aynı şekilde hatta benim yayın yaptığım günün ertesi günü İstanbul'da Lütfi Kırdar Kongre Merkezi'nde bir uluslararası toplantıya katılıp orada bir konuşma da yapmış. Zaten Cumhurbaşkanı'nın benim tarihi bir şeyden bahsettiğim konuşmadan rahatsız olması, korkması, bunda bir tehdit algılaması gerecek bir şey de yok. Çünkü ben bir örgüt mensubu değilim. Zaten sözlerimde kendisine de falan bir şey yok. Bir yandan da benim böyle bir şeyim de yok yani, böyle bir yetkim, etkim böyle bir çevrem yok. Karşınızda duran bir vatandaşım ben. Hiçbir şiddete başvurmuşluğum yok. O yüzden Cumhurbaşkanı'nın bundan rahatsız olması mümkün değil. Ayrıca Cumhurbaşkanı'nı tanıdığınız, bildiğiniz zaman İsrail ile kavga etmiş, MOSSAD'dan şundan bundan çekinmemiş. Darbe girişimi olmuş Marmaris'ten kalkmış Yunanistan'a gidip kendini güvenliğe alçağına kalkmış İstanbul'a... yani Cumhurbaşkanı korkan birisi de değil ki, kaldı ki bir tarihi örnekten niye korksun?"
***
Altaylı, YouTube programının birkaç dakikalık bölümünde verdiği tarihi bir örnekten dolayı aylarca cezaevinde kaldı. Yerel mahkeme, bu nedenle 4 yıl 2 ay hapsine karar verdi. Dosya şimdi istinafta.
Ancak belki unutulmuştur, Altaylı’nın ceza aldığı, aylarca tutuklu kalmasına neden olan suçlama, tamamen yorum yoluyla ihdas edildi.
Altaylı’nın sözleri için, “Cumhurbaşkanına suikast ve fiili saldırı” başlıklı Türk Ceza Kanunu’nun 310. maddesinin ikinci fıkrasına atıf yapıldı. Bu madde, “Cumhurbaşkanına karşı diğer fiili saldırılarda bulunan kimse hakkında, ilgili suça ilişkin ceza yarı oranında artırılarak hükmolunur. Ancak, bu suretle verilecek ceza beş yıldan az olamaz” düzenlemesini içeriyor.
Altaylı’nın fiili bir saldırısı olmadığı ortada.
Ancak bu maddeden hareketle “tehdit” başlıklı genel düzenlemeye atıf yapılarak, Cumhurbaşkanı’nı tehdit ettiği öne sürüldü. Örneği görülmedik bir uygulama.
Ama bu telefonla anlıyoruz ki Altaylı’nın da savunmasında dediği gibi ne fiili saldırısı olasılığı ne tehdit ne de Cumhurbaşkanı’nın bir çekincesi söz konusu.
Ancak “suyun ısındı” mesajı verilen Altaylı, bu maddeler uyarınca peşinen cezalandırılmış oldu.
***
Altaylı ile sınırlı değil elbette olan bitenler.
Çok sayıda gazeteci, aylardır cezaevinde. O gazetecilerden biri de Alican Uludağ.
Uludağ, geçmiş yıllarda sosyal medyadan paylaştığı mesajları nedeniyle 20 Şubat’tan bu yana tutuklu.
Bu bayramı da çocuklarından ayrı geçirmek zorunda kaldı.
Uludağ hakkında bir sosyal medya mesajı gerekçe gösterilerek, “yargı organlarını aşağıladığı” iddiasıyla Adalet Bakanlığı, birkaç saat içerisinde soruşturma izni verdi.
Meslektaşımız, dosyasına sonradan eklenen, geçmiş dönemde yazdığı sosyal medya mesajları nedeniyle “Cumhurbaşkanı’na hakaret” ile suçlandı ve bu suçtan tutuklandı.
Bu suçtan dava açılabilmesi için Adalet Bakanlığı’nın izni gerekiyor. Soruşturma iznini birkaç saatte veren bakanlık, haftalar geçmesine rağmen kovuşturma konusunda adım atmıyor. Oysa bir gazetecinin özgürlüğünden mahrum bırakılması konusunda belki de en duyarlı olması gereken yer Adalet Bakanlığı.
Şimdi adliyede sorsanız Alican Uludağ’ın neden tutuklu olduğunu bilen, anımsayan kimseyi göremezsiniz.
“Şu eylemi ile şu suçu işledi” diye söyleyebilecek kimseye rastlayamazsınız.
Ancak Alican cezaevinde.
Üstelik öğreniyoruz ki tutukluluk incelemesi sırasında hâkim, savunma hakkı bile vermeden kararını açıklamış. Alican’ın savunmasını yapmak için ısrarcı olması üzerine karar verdikten sonra “buyurun yapın” demiş… Önce karar, sonra savunma…
Asıl mesele gazetecilerin cezalandırılması.
Elbette birilerini rahatsız ettikleri için, huzurlarını kaçırdıkları için.
***
Bütün bu uygulamaların odağındaki isim Adalet Bakanı Akın Gürlek’ti.
İstanbul Başsavcılığı’nın uygulamaları nedeniyle eleştirilen Gürlek, Adalet Bakanı oldu ve hem bakan yardımcılarını hem de bakanlık bürokratlarını kendisiyle yakın çalışan isimlerden seçti.
Gürlek, bu adımları atarken, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’den “mal varlığı” açıklaması geldi.
Özel, Gürlek’in savcı maaşıyla bağdaşmayacak oranda zenginleştiğini, çok sayıda ev satın aldığını belirterek, bu gayrimenkullere ait olduğu öne sürülen bilgileri verdi.
Bunun üzerine sosyal medya korosu, hemen, “Bunlar yalan” demeye başladı.
Elbette doğru olmama ihtimali var ve Özel’in siyasi yaşamı açısından da riskli bir iddia.
Gürlek, önce Özel’i yalanladı, ardından ertesi gün sadece dört evi bulunduğunu gösteren tapu kayıtlarının ekran görüntüsünü paylaştı.
Bu paylaşımlara da “bu görüntüleri hazırlamak iki dakikalık iş” itirazı geldi.
Bunun üzerine, “iddia sahibi iddiasını ispatlamakla mükelleftir” tartışması başladı.
Ancak burada bariz bir çarpıtma söz konusu.
İspat yükümlülüğü elbette önemli ama Özel, zaten doğruluğunu savunduğu belgeleri açıklayarak bu yükümlülüğü yerine getirdiği iddiasında.
Bu durumda kamu görevlisinin mal beyanının gerçekle örtüşüp örtüşmediğinin araştırılması gerekir ki bu araştırmanın yapılıp yapılmayacağı meçhul.
Konu yargıya intikal etmiş olsa bile meçhul.
Tam da bu tartışmalar sürerken, Gürlek, verdiği bir söyleşide, Özel’i eleştirerek, “Meydanlarda ismimizi yuhalatmak, söylemek olmaz. Bizim de ailemiz var. Babam bir defa aramıştı, camiye gitmiş, oradakiler 'Senin oğlan şöyle böyle' falan demişler. Bunlar hoş değil" dedi.
Beklediği siyasi nezaket, uzun süredir bu coğrafyada yok. Özel de Gürlek’i bu sözleri nedeniyle eleştirdi.
Ancak nezaketten de öte meseleler var.
Cezaevlerinde haksız yere yatırılanlar, hasta olmalarına rağmen ısrarla tutulanlar, “lekenmeme hakkı, masumiyet karinesi” gibi ilkelere rağmen peşinen suçlu ilan edilenler…
Ülkenin elbette nezakete ama bundan da önce adalete ihtiyacı var.
