menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kırılganlığın suç olduğu bir devrim: Tiyatrocu Egemen Cıgal, Dünyanın En Güçsüz Babası'nı anlatıyor

28 0
14.03.2026

Tiyatro serüvenine üniversite yıllarında başlayan, eğitiminin ardından uzun süre sahne arkasında çeşitli görevler üstlenen Egemen Cıgal; hem metnini kaleme aldığı hem de sahnede Levent karakterine hayat verdiği Dünyanın En Güçsüz Babası oyunuyla seyirci karşısına çıkıyor.

Cıgal, 2034 yılının distopik atmosferinde geçen oyununda ele aldığı toplumsal cinsiyet ve erkeklik baskısını, politik tiyatroda karşılaşılan sansür ve otosansür meselesi ile günümüz koşullarında bağımsız tiyatro yapmanın zorluklarını T24’e anlattı.

Söyleşinin tamamını dinlemek için tıklayın

- İlk olarak seni tanıyarak başlayalım, Egemen Cıgal kimdir?

Ben hem bir klinik psikoloğum hem de tiyatrocuyum. Tiyatro maceram üniversitede başladı aslında, düzenli olarak hiç değilse. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde (İTÜ) başlamıştım. Normalde ilk başta İTÜ'de makine mühendisliği okuyordum ama sonra bıraktım, psikolojiye geçtim. O süreçte de tiyatro hep arkada böyle akan bir şey olarak devam etti. Uzun süre üniversite tiyatrosu yaptım. Hatta bir süre kurumsallaşmayı bile denedik. Ama sonra pandemidir, başka şeylerdir, olmadı ve ben de ufak bir eğitim alma kararı alıp Craft Oyunculuk Atölyesi'ne katıldım. Yaklaşık iki-üç yıl önce de oradan mezun oldum. Ama yanda da hep böyle arkada sahne üstü olsun, sahne arkası olsun, reji olsun, yardımcı yönetmen olsun, farklı farklı alanlarda böyle çalıştım. Son bir yıldır da Tiyatro Kontra ekibiyle böyle Craft'tan mezun bir grup arkadaş çalışıyoruz. Benimki ikinci oyun oldu. Ama hani küçük ekip malum. Herkes her oyuna bir şekilde desteğini atıyor. Yani ben her gün diğer oyuna böyle bir uğruyorum mutlaka. Onlar sağ olsun sürekli uğrarlar, ararlar, sorarlar. Hep ortak gider çoğu şeyde. Kabaca böyle anlatabilirim.

- Tiyatro sonuçta psikoloji, sosyoloji ve benzer pozitif bilimlerin de iç içe olduğu bir sanat aslında. Ne kadar faydalanabiliyorsun psikoloji eğitiminden tiyatroda?

Ekstra bir bakış açısı kesinlikle sağlıyor. Yani bir şeyi okurken, dramaturji yaparken ya da döneme dair bir şey araştırmamız gerektiğinde; atıyorum oyunda bir karakter var, böyle çözümlemeye çalışıyoruz, tıkandığımızda bir kitap açıp bakabiliyorum mutlaka. Hep bir çıkış noktam oluyor. Farklı farklı kuramlar olsun, bir şey olsun... O farklı bir bakış sağlıyor hep.

İcra sırasında da biraz değişiyor. Bazen ketlediği de oluyor. Biraz çünkü mesafe almama sebep oluyor karaktere. O tarz durumlarda genelde bir şekilde onu geri planda bırakmak durumunda kalıyorum. Orada öğrendiklerimin, ettiklerimin, o fazla bilginin beni boğmaya başladığı olabiliyor. Ama dediğim gibi bazen de çok işe de yarayabiliyor.

Şey anlamında çok işe yarıyor; şimdi ikisi de hikâye işi aslında. Tiyatroda da bir karakteri ya da bir hikâyeyi takip ediyoruz. Seans odasında da benzer bir şey oluyor. Orada da birinin hikâyesi oluyor aslında. Onun hikâyesini takip ederken buluyoruz, ona eşlik ederken buluyoruz. O açıdan böyle sürekli birbirine pas atıyor bir yerde.

Egemen Cıgal

- Burada hemen iki soruyu birlikte sorayım; ilk olarak Dünyanın En Güçsüz Babası oyunu ne anlatıyor onu senden dinleyelim ardından oyunun fikri nasıl ortaya çıktı biraz da ondan bahseder misin?

Yaratım sürecinden başlayayım aslında. Bu birkaç yıl önce bir provada, bir yönetmen -ben de yardımcı yönetmendim- bir şey deneniyordu sahnede. "Hadi aklınıza gelen şeyleri yazın. Bırakın prova notu almayı, size serbest çağrışımla ne geliyorsa onları yazın" demişti. Orada da öyle bir beş cümlelik bir şey çıkmıştı bir adamın yağmurla olan ilişkisine dair. Sonra fikir çok hoşuma gitti. Tekrar tekrar geliştirmeye başladım, böyle arkadaşlarımla beyin fırtınası yapa yapa. Tabii biraz hayatla alakalı şeylerden bir türlü başlayamamıştık. En sonunda bir tane metin çıktı. Onu da yönetmenimize götürdüm. Prova almaya başladık.

Oyun kaba hâliyle şöyle bir şey anlatıyor. Yağmur bağımlısı bir adamımız var. Ve onun bir karısı var; güneş bağımlısı bir kadın. Ve bunların kucağına bir çocuk düşecek. Hamile olduğunu öğreniyor eşinin. İlk başta, hikâye sadece bunu anlatıyordu.

Daha sonra prova döneminde biz, seyirciye anlatıyor ama neden anlatıyor sorusunun cevabını bulamıyorduk. Zaten metin de birkaç kere revize oldu arada o yüzden. Ondan sonra bu ekip bir fikirle geldi. Bunu hangi alanda anlatabiliriz diye. İlk önce bir mahkeme fikri çıktı, sonra başka şeyler çıktı. Sonra yavaş yavaş bu oyunun aslında toplumsal erkek rollerinin kişiler üstünde yarattığı baskıyı anlattığı ve bunun babalık üstünden konuştuğumuz bir yerde ise, "Bundan 10 yıl sonra, sekiz yıl sonra, altı yıl sonra bu rollere adapte olmak zorunda kalmış biri olsa ve bunu kendi için değil de ailesi için yaptığı şeklinde kendini haklılaştırsa nasıl bir dünya olurdu?" dedik. Ve o da bizi 2034 yılına götürdü.

2034 yılında bir devrim olmuş. Devrim sonucunda da toplumsal cinsiyet rolleri çok sertleşmiş. Klasik erkek rollerine uymayan herkesin çok kolay dışlandığı, yeri geldiğinde öldürüldüğü; keza tam tersine toplumsal kadın rollerine uymayanların da çok sert dışlandığı ve öldürüldüğü bir alana gitmiş. Oyunda da bu ana karakterimiz Levent aslında çıkıyor ve bunun bir propagandasını yapmak istiyor. "Ben çok kırılgan bir adamdım geçmişte. Buna uymakta zorlanıyordum ama devrimle birlikte kendimi geliştirdim, değiştirdim ve daha uygun bir vatandaşa dönüştüm" diye anlatmak istiyor. Geçmişte nasıl bir insan olduğunu anlatıyor. Anlatırken de tabii ister istemez geçmişiyle yüzleşmek zorunda kalıyor ve biraz bir yerde hata yaptığını da belki fark ediyor. Kaba hâliyle o süreci izliyoruz, canlı yayınımsı bir şey var orada. Karakterin propaganda alanında geçmişi ile yüzleşmesini izliyoruz aslında.

- Levent'in 'hava durumuna göre yaşaması', otoriter devrimin zayıflık olarak görüp yok etmeye çalıştığı o sahici ve kırılgan insan doğamızı mı temsil ediyor?

Dediğim gibi devrim, daha sonra resmettiğimiz güzel bir şeye dönüştürüyor. İlk çıkış noktamız şu olmuştu: Böyle bir insan bırakın 2034'te, 2026'da, 2025'te de çok rahat var olamaz. Askerde problem yaşar. Arkadaşlık ilişkilerinde problem yaşar. Çünkü yağmur yağdığında dayanamayıp dışarı fırlamak isteyen, onun altında durmak isteyen, sadece onun altında ağlayabildiğini iddia edebilen birisinin günlük hayatta ben dalga geçilmeden durabileceğine inanmıyorum. Zorbalanmayacağına da inanmıyorum açıkçası. Ve bu böyle yontulmaya çalışılıyor. Keza kendim de…

Ben çok kadınlarla dolu bir ailede büyüdüm. Ağlamak falan normal şeylerdi. Ki ben yine de orada böyle ağladığımda mesela, ailem bunu bana söylemedi ama bu cümle benim kulağımda var. Yani "Niye ağlıyorsun? Erkeksin sen" gibi bir cümle hep kulağımda var ve benim ailemde öyle bir cümle kurulmuyor. Niye, nereden geldi o cümle onu da bilmiyorum. Ama bir yerden gelmiş.

Kendi erkek arkadaşlarımla konuşurken de bu baskıyı hep hissettiğimizi fark ettim. Belli şeyleri rahat konuşamıyoruz. 10 yıllık arkadaşım var benim. Ağlayamıyor hâlâ yan yanayken. Çekindiğini de iddia ediyor. İstiyoru ama yapamıyor. Bu zaten şu an bence sürekli törpülenen de bir şey. Biz bunu sadece biraz daha ekstrem versiyonları olsa ne olur diye, oraya götürmek istedik ve bunun en uç hâlinin de aslında zannettiğimiz kadar uzak olmadığını göstermek istedik.

- Toplumumuzda öyle bir şey var. Erkek adam ağlamaz. Hatta "Babalar uyurken sever" gibi şeyler…

Mesela bir de o vardı yani, "Babalar uyurken sever" en klasik şeydir. Ve babalık onu çok güzel resmeden bir şey. Mesela orada psikoloji eğitiminin faydasını gördüm. Kuramlarda bile anne-baba diye anlatılır. Her seferinde de "Niye bunu bir cinsiyete indirgiyoruz?" denir. Hocalar da hep şey derdi, "Ya aslında birincil bakım veren, ikincil bakım veren gibi düşünün." Madem öyle düşüneceğiz niye öyle demiyoruz? "Öyle diyelim, öyle olsun" derdik. Ama öyle de olmazdı. Her seferinde de derste ufak böyle bunun bir çatışmasına giresi olurdu insanların da, tam giremezdi de. O çok oturmuş bir şey aslında. Babalığın erkeklikle, erklikle çok yan yana görüldüğü; evin direği, şuyu, buyu bilmem nesi gibi. Ama artık günümüzde de bence ekonomik şartlarda, şurada burada eski geçerliliği de o kadar kalmadı. Her yerde değil tabii, her alanda değil ama geçerliliği azalmaya başlayan da bir şey. Sanki böyle bir hayaleti yaşatmaya çalışıyormuşuz gibi de oluyor öyle olunca. Hiç değilse ben öyle gözlemledim. Benim gördüğüm yerde öyle bir şey vardı.

- Oyunda sistemi de eleştiriyorsun. Günümüz konjonktüründe içinde bulunduğumuz sistemi, toplumu eleştiren veya politik tiyatro yapıldığında sansür ve otosansüre dair neler söylersin?

Yani orada biraz yalan olmasın, benim de kafam karışıyor. Biz böyle dilimizi sakınmayacağız demeye çalıştık her satırda. "Söyleyeceğimizi söyleyeceğiz" dedik elimizden geldiğince. Ama şöyle dönüp baktığımda hâlâ diyorum, "Acaba arada bir şey söylemediğimiz oldu mu? Atladığımız oldu mu, çekindiğimiz ettiğimiz için?" Çünkü söylerken de biraz böyle "Hadi bakalım bir şey diyoruz" ama dediğimiz anlar da oldu. Yani "Bakalım acaba bir problem yaratır mı bu söylediğimiz bir şey?" falan filan diye. O yüzden kendi adıma rahat rahat acaba otosansür yaptık mı, yapmadık mı onu da anlayamaz hâle geldim. Biraz normalleşmeye de başlamasından ötürü herhâlde ne yazık ki.

Levent'in problemini devlet üstünden kurduğu ilişkiyle anlatıyoruz. Eğer Levent'in derdini tüm açıklığıyla anlatabilirsek, otosansür herhâlde yapmamış oluruz diyebildik. Hani hep oradan kendimizi öyle check edebildik. Ama günün sonunda şu an baktığımda ne kadar yaptık, ne kadar yapmadık ben de artık anlayamıyorum. Ne yazık ki.

Birkaç kere denedik ekstra bir şeyler de söylemeyi. Her seferinde bu sefer de hikâyenin bozulduğunu hissettik. Acaba bizim otosansürümüz müydü yoksa hikâye mi bozuluyordu? Şimdiden bakınca böyle rahat rahat adını koyamıyorum. Biraz oyun da yeni çıktı. Belki biraz vakit geçince daha iyi anlayabilirim o durumu da. Biraz öyle bir yerde oldu benim sürecim otosansürde ne yazık ki.

- Minimalist sahne tasarımıyla aslında bütün ağır yükü de üzerine almış oluyorsun, daha önce de başka bağımsız sanatçı arkadaşlara da sorduğum bir soruyu sana da sorayım: Bu tür minimalist dekor seçimi zorunluluktan mı yoksa tercih mi?

İkisi de oldu galiba biraz bizim durumumuzda. Bu oyun çok oyuncu üstünden akıyor, hani her an seyirci ile iletişim hâlinde, sürekli oraya doğru böyle bir söylem var, anlatı var. Dekorun bunu desteklemesi gerektiğini düşündük direkt zaten. İlk yaptığımız tasarıma direkt paramız yetmedi. Yani çok dürüst olacağım. İlk böyle bir ışıklarla bir şeyler yapalım, alta böyle plakalar koyalım falan filan dedik. Sonra bütçesini çıkardık ve "Tamam, biz bunu yapamıyoruz" deyip o gün orada hiç düşünmeden silmek zorunda kaldık. Ama şu cümlemizde hep vardı: Yani bu minimal de olsa oyun için olmalı. Sadece fiziksel gerçekliklere göre değil, oyunun etkisini güçlendirecek şekilde olmalı şeklinde hareket ettik. Biraz şansımız da orada yaver gitti. Ekibimiz böyledir. Herkes fikrini böyle rahat rahat söyler, oturur, ortak bir çalışma çıkar. Hani yoldan geçen kişinin fikri bile dinlenir bizde. Öyle olunca hani bir ikame bulabildik o orijinalde yapamadığımız şeye ve o da istediğimiz etkiyi bir yerde verdi.

Ama şu cümle geçti, tabii. Onu hiç reddetmeyeceğim. Şimdi biz hadi turneye de gitmek istiyoruz. “Turneye giderken arabanın bagajına girebilsin hiç değilse” dedik. Madem böyle bir şey yapıyoruz ve madem küçük sahnelerde oynayacağız; öyle 300 kişilik sahneyi ne kadar doldururuz bilmiyorum, dolduramayız büyük ihtimalle. Belki ileride ama şu an değil. “Biz küçük sahneye göre yapalım. Arabanın bagajına sığsın”  cümlesi hep vardı.

- Klinik psikolog olarak hayatını kazanıp yaşamaya gayret ediyorsun İstanbul'un şartlarında ama bir yandan da tiyatro yapıyorsun. İkisini birlikte yürütmek zor olmuyor mu?

Oyun gününe genelde iş koymamaya çalışıyorum özellikle. Mümkünse önceki güne de koymuyorum da o çok mümkün olmuyor her zaman ne yazık ki. Tabii zor oluyor.

Sadece ben de değil, yani bir de bütün ekip, aynı anda çalışıyor. Hatta geçen hafta bir buluşalım dedik hani bir şeyleri konuşmak için, gün bulamadık. Biz ki hatta "Biz iyi prova yapmışız" dedik. Yani iki hafta nasıl bir gün denk getiremedik. Çünkü ekstra bir iş koymadı kimse hayatına, o yüzden tabii zorlanıyoruz aslında. Ama bilmiyorum herhâlde hoşumuza mı gidiyor denir, ne denir.

- Bir tiyatrocu arkadaşımız “Galiba tiyatro yapabilmek için verdiğimiz bu mücadele bir taraftan içten içe hoşumuza gidiyor” demişti.

Evet, ben çok seviyorum o tabiri caizse hafif rezillik hâli diyeceğim, herkesin uykusuz şekilde o provaya gelişi bilmem ne. Çünkü şeye çok şahit oldum. Herkes müthiş bir şekilde yorgun gelmiş provaya. Belki başka şartlarda olsa "Bu yorgunlukla nasıl yapılacak? Bir işe başlanacak sonuçta" derim. Ama orada birbirini tutma hâli, arada ufak bir anda sohbetten şuradan bir enerji doğuyor ve bir anda herkes öyle bir kanalize oluyor ki "Allah" falan oluyor ve deli gibi provaya atlanıyor ve bir anda çok güzel bir şey çıkabiliyor.

Bir hocam demişti zamanında, çok hoşuma gider: “İnsanları yakınlaştıran genelde çok ortak noktalar olmuyor. Daha çok ortak dertler olur, ortak mağduriyetler olur.” Herhâlde o zorluğun yarattığı o mağduriyet de ayrı bir tutmamızı sağlıyor birbirimizi büyük ihtimalle ve o da ayrı bir zevk veriyor.

- Son olarak oyunu merak edenler ne zaman ve nerede izleyebilecekler?

23 Mart Pazartesi, Asmalı Sahne'de oynayacağız. Şu an nisan takvimi daha tam belli olmadı. Bir Instagram sayfamız var Dünyanın En Güçsüz Babası diye. Oradan takip ederlerse her zaman görebilirler. Gelsinler de çok isteriz biz, seyirci olunca çok mutlu oluyoruz.

Künye

Yazan: Egemen Cıgal
Yöneten: Efe Uzuner
Oynayan: Egemen Cıgal
Yardımcı Yönetmen: Eda Değer
Genel Koordinatör: Sümeyye Kavranoğlu
Proje Ekibi: Arda Sinop, Cemre Çağatay
Işık Tasarımı & Uygulama: Ali Tunç
Ses Tasarımı & Uygulama: Ece Eroğlu
Hareket Tasarımı: Nihan Erdem
Dekor: Efe Uzuner
Afiş Fotoğrafı & Teaser: Ulaş Beşoklar
Afiş Tasarımı: Eda Değer
Dış Ses: Arda Sinop
Tanıtım & PR & Sosyal Medya: Eda Değer
Yapım: Tiyatro Kontra
Süre: 65 dk, Tek Perde

Antre Tiyatro Söyleşileri

1. Bölüm

2. Bölüm

3.Bölüm

4.Bölüm

5. Bölüm

6. Bölüm

7. Bölüm

 


© T24