menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İşgal İstanbul’unda ‘kemik kıran dans humması’ ve bir ‘firari’: Sanatçı Pınar Göktaş Pera’da Bir Lola’yı anlatıyor

12 0
14.02.2026

Pınar Göktaş’ın yazıp başrolünü üstlendiği, Buket Gülbeyaz’ın yönettiği Pera’da Bir Lola, 1921 yılının işgal altındaki İstanbul’unda, tekinsiz arka sokaklar ile pırıltılı kabare sahneleri arasında geçen bir hayatta kalma hikâyesini sahneye taşıyor. Oyun; cazın Türkiye’deki öncüsü "Siyah Rus" Frederick Bruce Thomas’tan kadın hakları savunucusu Nezihe Muhiddin’e kadar dönemin gerçek figürlerini kurgusal bir düzlemde buluşturuyor.

Multidisipliner sanatçı Pınar Göktaş; kabare formundaki yeni oyununu, 1920’lerin eğlence kültürünü, Avrupa’da sakatladığı gerekçesiyle yasaklanan ancak İstanbul’u esir alan Çarliston çılgınlığını ve bugünün Türkiye’sinde bağımsız tiyatro yapmanın zorluklarını T24'e anlattı.

Söyleşinin tamamını dinlemek için tıklayın

- Pera’da Bir Lola prömiyerini yapalı bir aydan biraz fazla oldu. Seyirciden gelen ilk tepkiler, salondaki o atmosfer nasıl, memnun musunuz?

Çok güzel. Tabii oyunların seyirciyle buluştuktan sonraki süreci biraz belirsiz oluyor. Sizin aklınızda bir şeyler oluyor ama oyun çıktıktan sonra o başka bir gerçekliğe taşınıyor. Bizim için her oyun çok heyecan verici; çünkü bütün oyun boyunca aslında seyirciyle çok ilişki halindeyim ve onları oyunun içine katıyorum. Onlar hikâyenin birer parçası oluyorlar. Dolayısıyla her birinden bambaşka şeyler çıkıyor.

Oyuncu olarak bu bilinmezlik dolu süreç çok keyifli.

- Ben oyunu Kats Sahne’de izledim ve aslında sen orada bana bulaştın ve şunu sordun: "İngilizce biliyor musun?" Ben de "Hayır" dedim. Mesela böyle illaki oyuna girmek istemeyenler oluyordur, orada tam olarak ne yapıyorsun?

Dediğini çok iyi anladım. Şöyle aslında; seyirci oraya gelerek bir şekilde benimle ve ekip olarak bizimle bir anlaşma yapmış oluyor. Ama o anlaşma biraz "Sen oyna, ben burada sessizce, mümkünse karanlık ve güvenli bir yerde izleyeceğim" anlaşması oluyor. Bizim oyunumuz ise pek öyle değil; kabare tarzında olduğu için her an herşeyin olabileceği, seyircinin de oyunun parçası olduğu bir anlatı var.

Orada beni tamamen oyuncu içgüdülerim yönlendiriyor. Eğer birisi gerçekten çok kapalıysa ve hiçbir şey yapmak istemiyorsa bunu anlıyorum; ona da oradan "salça oluyorum, bulaşıyorum." Ama kimisi de gerçekten dahil olmak, oynamak istiyor; bunu gözünden anlıyorum ve o istediğini ona veriyorum. Biraz birbirimizi tartıyoruz. O anın gerçekliğiyle çok ilişkili bir durum bu.

- Oyunda hem dans ediyorsun hem şarkı söylüyorsun hem de oyunculuk yapıyorsun. Yani multidisipliner bir sanatçısın. Biraz seni tanımayanlar için Pınar Göktaş kimdir onu konuşalım istiyorum.

Evet, multidisipliner bir sanatçıyım ve bunlar aslında birbirini hep besleyerek gelişti. 2015 yılında dansla tanıştım. Dans etmeyi hep çok seviyordum, aslında çok hip hop yapmak istiyordum ama sonra hip hop’un "annesi" olan Swing ile tanıştım ve çok sevdim. Kısa zamanda önce asistanlığa, sonra eğitmenliğe başladım (Bu arada bu röportajda T24’ün Hulki’si ile beraberiz). Dans hayatımdan hiç çıkmadı.

Pınar Göktaş ve T24'ün Hulki'si

Cazı da zaten çok seviyordum; ilkokul, ortaokul dönemlerimden beri o eski dönemin kültürü ve müzikleri beni hep içeriden bir yerden etkiliyordu. Pandemide, herkesin o biraz sakladığı taraflarının çıktığı dönemde ise müzisyenlik hayatıma girdi. Bir caz grubunda vokallik yapıyorum.

Bu oyunu yazarak ve bu dünyayı kurmaya niyet ederek bütün bunları birleştirdiğim bir anlatı yaratmaya çalıştım. Hayal ettiğimin de ötesinde bir şeyle karşılaştım. Hem dans hem müzik var, müzisyenler var ve "Jazz Age"in gelmek üzere olduğu 1920’lerde geçiyor. Bu dönem beni çok heyecanlandırıyor.

- Aslında tam onu soracaktım: Neden 1921 Pera’sını tercih ettin? Biraz yaratım sürecinden bahseder misin?

Yaklaşık dört buçuk yıl önce bu projeye başladım. Bir gün önüme bir makale düştü. Prof. Dr. Zafer Toprak Hoca’nın (kendisi ben oyunu yazarken vefat etti, maalesef geç tanıştım ama eserlerinden çok faydalandım) "Rakstan Dansa Erken Cumhuriyet ve Çarliston Gençliği" makalesiydi. Cumhuriyet kurulmadan hemen önce Çarliston dansının gençleri nasıl bir "dans humması" gibi ele geçirdiğini, hatta insanların dans ederken kollarını bacaklarını kırması üzerine dansın yasaklanmasını ve o dönemin eğlence kültürünü anlatıyordu.

Sonra Frederick Bruce Thomas ve onun hikâyesiyle tanıştım. Kulak dolgunluğum vardı ama derinini bilmiyordum. Araştırdıkça Maksim Caz Kulübü’nün hikâyesini gördüm. Orada bir Alman revü kızı var; Frederick Bruce Thomas ile bir gönül ilişkisi oluyor. Tabii benim yarattığım Lola karakteri bu dünyanın içinde kurgusal bir karakter ama zemin gerçek. Tarih gerçek, Maksim gerçek... Lola karakteri de o dünyanın içine bomba gibi düştü.

Yönetmen Buket Gülbeyaz

- Tek kişilik bir oyun da olabilirdi, neden kabare formunu tercih ettin?

Bundan önce yazdığım Öyle Şeyler Yalnızca Filmlerde Olur adlı oyunum tek kişilik bir anlatıydı. Stand-up formunda, dekor ve kostüm olmadan bir kızın büyüme hikâyesini anlatıyordum ve Tarkan diskografisi eşlik ediyordu. Beş sezon sürdü. Tek başına hikâye anlatmak çok özgür olsa da bu sefer sahnede daha farklı, daha bir arada olacağım, paslaşacağım oyun arkadaşları istedim. Önce sadece bir piyanist olsun diye düşündüm ama sonra yönetmenim Buket Gülbeyaz dahil oldu. O bir orkestra hayal etti. Prodüksiyon olarak zorlaşsa da sonunda dört müzisyenin olduğu ve benim de bir "Master of Ceremony" (MC) olarak dahil olduğum bu proje çıktı.

- Pera’da Bir Lola bize ne anlatıyor?

1921 yılındayız, Beyoğlu Pera’dayız. İstanbul işgal altında, özellikle arka sokaklar tekinsiz ama eğlence hayatı ölçüsüz bir yükselişte. Karanlık bir olaya karışan göçmen bir kadın, Lola Schönheit kendini Pera’da buluyor ve olaylar gelişiyor. Eğlenceli bir kabare, herkesi bekliyoruz.

- Oyunda bizim "Siyah Rus" diye tanıdığımız Frederick Bruce Thomas var. Ben de oyunla öğrendim; meşhur Maksim’in ilk sahibiymiş. Kimdir, neden bu kadar önemli bir figür?

Frederick Bruce Thomas, batılı eğlence hayatını ve cazı, İstanbul’a ve Türkiye’ye getiren ilk kişilerden biri. Kendisi aslında kölelikten kaçan bir Amerikalı siyahi. Önce Avrupa’ya gidip büyük kulüplerde çalışıyor, sonra Rusya’ya geçiyor. Çarlık düşünce Beyaz Rus akınıyla İstanbul’a geliyor. Burada önce "Stella" adında bir caz kulübünü, sonra da işgal dönemindeki askerlerin eğlence ihtiyacını görerek "Maksim"i açıyor. Yıllar sonra Gazinocular Kralı Fahrettin Arslan’ın aldığı Maksim Gazinosu’nun aslında ilk ayağı ve ismi ondan geliyor.

Maksim ismi ise Frederick Bruce Thomas’ın Rusya’da açtığı bir gazinonun adından geliyor.

- Pera’da Bir Lola o günkü önemli figürleri de barındırıyor. Belki görmüyoruz ama hissediyoruz; Frederick Bruce Thomas, Nezihe Muhiddin gibi... ‘Siyah Rus’un o pırıltılı dünyası ile Nezihe Muhiddin’in hak mücadelesi arasında duran Lola, bize kadınların yüz yıldır değişmeyen ayakta kalma mücadelesine dair ne söylüyor?

Lola’yı bir sürü açıdan benim ve bir sürü sanatçının bir yansıması olarak görüyorum. Lola bir göçmen, bir kadın ve bir sanatçı; yani aslında bir "öteki". Güç veya finans sahibi biri değil, sokaktan biri. Tüm bunlara rağmen devam etmenin yolunu bulmaya çalışıyor. Bugün de bir sürü arkadaşım göç etmeye çalışıyor, sanatçı olarak var olmaya çalışıyor veya projelerine fon arıyor. Lola da aslında böyle biri.

Nezihe Muhiddin ise Osmanlı’daki kadın hareketinin öncü isimlerinden; Kadınlar Fırkası’nı kuran, oy hakkını ve eşitliği savunan biri. Onun yolunun Lola ile kesişmesini çok istedim. Çok büyük laflar etmeden, kendini aşırı ciddiye almadan onu hikâyeye nasıl dahil edebiliriz diye çok düşündük. Lola, o dönemin Avrupa’daki "flapper" hareketinin bir yansıması olsa da Osmanlı’daki bu güçlü kadın hareketini bilmeden oraya geliyor ve bu karşılaşma onu çok etkiliyor.

- Daha önce İpek Türktan ile bir söyleşi yapmıştım; "Dizide oynamazsam kendi sahnelediğim büyük prodüksiyon oyuna bile bilet alamayız, kaşeler buna yetmiyor" demişti. Bugün bir tiyatro oyunu yapmak ve sürdürmek ne kadar zor?

Bunu geçen gün bir oyuncu arkadaşımla konuştum. Keşke konservatuvarda en azından bir seçmeli ders olarak para yönetimi, muhasebe veya kariyer inşasının finans ayağı olsaydı. Biz oyuncular buralarda gerçekten çok çırpınarak, bazen beceriksizce, bazen duvara çarpa çarpa öğreniyoruz. Sabit bir kültür politikası olmadığı için bir sürü şeye rağmen bu işleri yapıyoruz. Bazen neden yaptığımızı hatırladığımı karanlık zamanlar olabiliyor. Yaptığım işten ve aldığım kararlardan pişmanlık duymuyorum ama keşke bu kadar zor olmasaydı.

TIKLAYIN | Tiyatrocu İpek Türktan: Dizide oynamazsam kendi sahnelediğim büyük prodüksiyon oyuna bile bilet alamayız, kaşeler buna yetmiyor!

- Seni önümüzdeki dönemde nerelerde ve hangi tarihlerde izleyebiliriz?

17 Şubat’ta Eskişehir F/Stop’tayız, 21 Şubat’ta DasDas’tayız ve 2 Mart’ta ikinci kez Beyoğlu Bova’dayız.

Yazar ve Oyuncu: Pınar GöktaşYönetmen: Buket GülbeyazOrkestra: Yusuf Hacıalioğlu (Gitar), Ali Baran Özcan (Bass Gitar), Necmi Taşkıran (Davul), Mehmet Taşkınvardar (Saksafon)Dramaturg: Sinem ÖzlekVokal Koçu: Nilüfer ÇelikKostüm Tasarımı: Feyza KaplanMüzik Tasarımı: Arın YılmazHareket Tasarımı: Neslişah CanbazReji Asistanı: Duru AdıgüzelAksesuar Tasarımı: İsa AkyüzDiyalekt Danışmanı: Burcu KanbakoğluAfiş Fotoğrafları: Murat BergiAfiş Tasarımı: Yaşam Özlem GülsevenYaratıcı Yapımcı: Bee’s KneesOrtak Yapımcı: Kats Sahne

Antre Tiyatro Söyleşileri


© T24