menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Selçuk Demirel: Bugün dünü aratıyor, bir felaket diğer felaketi unutturuyor ve bizi duyarsızlaştırıyor

22 0
08.03.2026

Yıl 1978… Türkiye’den Paris’e giden genç bir adam, yıllar içinde çizgileri dünyanın en önemli gazete ve dergilerinde yayımlanan bir sanatçıya dönüşür. Selçuk Demirel’in hikâyesi yalnızca bir çizerin başarı yolculuğu değil; politik çalkantıların, dostlukların ve düşünmenin de hikâyesi.

Sanatçının yıllar boyunca defterlerinde biriktirdiği notlardan, mektuplardan, kısa metinlerden ve söyleşilerden oluşan yeni kitabı Gökyüzüyle Yüz Yüze, Okuyanus tarafından yayımlanandı. Kitap, bir sanatçının iç dünyasını olduğu kadar, dönemin ruhunu da ortaya çıkarıyor. Paris’te sıkıntı ve özlemle geçen ilk yılları, Abidin Dino ve John Berger’le kurduğu dostluklar iz bırakıyor.

Selçuk Demirel’le yeni kitabı Gökyüzüyle Yüz Yüze üzerinden, gençlik yıllarını, Paris’e gidişini, dostlarını ve ailesini, ve tabii ki dünyanın halini konuştuk. Ben İstanbul’dan sordum, o Paris’ten yanıtladı.

- “Monolog” kısmındaki şiirleriniz çok etkileyici. Şiir yazmaya ne zaman başladınız?

Kitabın “Monolog” bölümündeki metinler şiirden çok şiirsel metinler. Biraz aforizma, biraz otoderizyon, biraz kara mizah, biraz da hayata bakarak şaşırmak diyebiliriz. Şiiri hep sevdim. Şiir bize her seferinde insan olduğumuzu hatırlatıyor.

- Haiku yazmayı hiç denediniz mi? Ufak bir merak sadece... :)

Haiku için en ekonomik şiir diyelim. “Kuş uçtu, çiçek açtı” vb. Bazen tek bir kelime birçok şeyi ifade edebiliyor. Bu kelimenin önüne ve de arkasına gelecek kelimeye de bağlı; bir şekilde anlam ve ifade değişiyor. Bu kitaptaki metinleri yazarken bir gün yayımlayacağımı düşünmemiştim. Çok “anlık” notlar aslında.

“Tek kişilik sır olmaz.”

“Yalnızlığa alıştım. Birileriyle olamıyorum. Kendim de dahil.”

Paris’in 17 Ekim 1985’inde bir perşembesinin ortasında pencereden kuşlara bakarak sıkılıyorum.

Havalar gri gri havlıyor, Havanda havluları havalandırmalı mı? Havana’ya mı? Viyana’ya mı? Konya’ya mı? Yoksa ne yana mı gitsem.

“Bazı insanların kendilerine has dünyaları vardır. Bu coğrafyada kendi evlerindeymiş gibidirler. Sınırsız ve pasaportsuz dolaşırlar özgürce.”

- Kitapta ilk ilgimi çeken 1975-1978 arasında Yeraltı Maden-İş Sendikası’ndaki çalışmalarınız oldu. O yıllar hayatınızda ve düşünce yapınızda nasıl bir iz bıraktı?

1974 yılında Çetin Uygar’la tanıştım. Maden Mühendisleri Odası’nda yöneticiydi ve bir sendika kurma aşamasındaydı. Benden bu sendika için bir logo yapmamı istedi. Logoyu yaptım ve çok beğendi; bana sendikanın gazetesini çıkarmamı teklif etti. Bu konuda ne bilgim ne de deneyimim vardı. “Öğrenirsin” dedi, ben de kabul ettim. Sora sora herkesten bir şeyler öğrendim. Matbaacılarla ahbap oldum. “Mise en page” vb. konularda eşe dosta danıştım. 1978 yılında Paris’e gelene kadar birçok gazete, broşür, kitapçık yayımladım. Grev gözcüsü önlüklerini sendikanın banyosunda kurduğum serigrafi atölyesinde basıyordum. Serigrafiyi Yılmaz Aysen sayesinde öğrenmiştim. Gazeteyi, film masrafı olmasın diye, aydınger kâğıdı üzerine elle yazıp resimleyerek hazırlıyordum. 3,5 yıl kısa bir süre ama benim için üniversite gibiydi; birçok şey öğrendim. Dayanışma, cesaret ve dostluk vb. 12 Eylül 1980 bütün bunların üzerinden bir silindir gibi geçti. Yaşı büyütülerek insan astılar. Bunları unutmak mümkün değil. Ama yaşadığımız günlerde “Olamaz!” dediğimiz o kadar çok şey oluyor ki… Bugün dünü aratıyor; bir felaket diğer felaketi unutturuyor ve bizi duyarsızlaştırıyor. Başkalarının acısını duyamıyoruz, ilgilenmiyoruz.

Desen: Selçuk Demirel

- Çizer olmaya nasıl karar verdiniz? Akademik eğitiminizin olmamasının sizi özgür kıldığını yazıyorsunuz. Bu kadar başarılı olmanızın nedeni, özgür bir zihin ve basmakalıp kurallara uymamanız olabilir mi?

Çizer olmak için ne bir diplomaya ne de bir büyüğünüzün iznine gerek var. Orta ve lisede ortalama, hatta “tembel” bir öğrenciydim. Dersteyken en iyi kaytarma yolu defterlerimi ya da kitapların kenarlarındaki beyazlıkları çizgiyle doldurmaktı. Bunları çizerken yapılan zihinsel yolculuklar bir cins alışkanlığa, hatta bağımlılığa dönüştü diyebilirim. Liseyi zar zor bitirdikten sonra herkesin yaptığı gibi dershanelerde üniversite hazırlık kurslarına gitmedim. Üniversite sınavlarını kazanamayacağımdan çok emindim. Ama sınavlarda aldığım puanlarla birçok yere girebiliyordum. Ankara’da Mimarlık (ADMMA) bölümüne (1974) kayıt yaptırdım. İlk çizgilerimi de bu yıllarda yayımlamaya başladım. İlk yıl düzenli okula gidip geldim, daha sonraki yıllar karanlık yıllardı. Terör ve şiddet! Okullar tek tek kapanıyordu boykot ve işgallerle. Eğitim askıya alınmıştı. 1978 yılında mimarlık öğrenimimi yarıda bırakarak çizer olmaya karar verdim. Paris’e gitme nedenlerimden biri de bu kararımdı.

- Paris’e gitme fikri nasıl doğdu?

1979 yılında École des Beaux-Arts’ın sınavlarını kazanıp öğrenci statüsü kazandım. Fransa’daki çizgi geleneği Fransız Devrimi’ne kadar uzanıyordu. Dünyaca ünlü birçok çizer bu ülkede yaşıyordu. Bu gök kubbenin altında bu çizerlerle birlikte olmak heyecan vericiydi.

- Paris’teki ilk yıllar… 1980’de ailenize hasret dolu mektuplar yazıyorsunuz; büyük bir geçim sıkıntısı ve özlem var. O yıllar nasıldı? Göç, psikolojinizi nasıl etkiledi?

3 Eylül 1978 yılında ve gününde Paris’e geldiğimde Türkiye’de günde ortalama 30 kişi öldürülüyordu. “Sağ-sol çatışması” adı altında tam bir devlet terörü yaşanmaktaydı. Süleyman Demirel’in deyişiyle, “Bana sağcılar ve milliyetçiler cinayet işliyor, dedirtemezsiniz.” Aslında söyledikleri 1975-1980 arası için tam bir itiraf gibiydi. 1980 askeri darbesine zemin hazırlayan yıllardı. Binlerce insan öldü. Faili meçhul cinayetler işlendi. Paris’e 68 olaylarından 10 yıl sonra gelmiştim.

- O yıllarda Paris nasıldı?

Paris’te hâlâ diğer ülkelerin ezilen halklarıyla dayanışma ruhu vardı. Güney Amerika’daki askeri darbeler ve faşist yönetimlerden kaçıp gelmiş Arjantinli, Şilili, Brezilyalı, Nikaragualı vb. ve de Yunanlı birçok politik sığınmacıya ev sahipliği yapıyordu. 1980 sonrası ise birçok Türk ve Kürt siyasi sığınmacı da geldi bütün Avrupa şehirlerine. Ben büyük bir umutla ve başarmak için gelmiş, başaracak birinin ruh hali içindeydim. Evet zordu ama yeni bir dünyaya gelmiş gibiydim. Doğru yerde doğru insanlarla tanıştım, karşılaştım. Sanki birçok şey bugüne oranla daha kolay ve daha insani boyutlardaydı.

Desen: Selçuk Demirel

- Bugün yalnızlığın neredeyse ajite edilen bir kavrama dönüştüğü bir ortamda sizce yalnızlık nedir? Neden onu çoğu zaman olumsuz bir hal olarak görüyoruz?

1978-1990 yıllarındaki “yalnızlık”… Çizgide, resimde ne kadar yazıdan uzaklaştıysam günlük hayatımda yazıya, edebiyata, şiire o kadar yaklaştığımı hissediyordum. Derinlerdeki bu yalnızlık duygusunu yazarak dile getirmeye çalışmıştım. 1990’lı yıllara gelince yazı kayboluyor. O tarihlerdeki defterlerimde yazı yok; tek tük kelimeler ve çok sayıda desen var. Büyük bir yalnızlıktan söz etmemiştim… Bence iki türlü yalnızlık var. Biri, tercihen yalnız olmayı seçmek; bir tür bağsız, bağımsız bir yaşam. Dünyanın büyük şehirlerinde, Paris, Londra, New York vb. yalnız yaşayan insanların sayısı oldukça yüksek. Diğeri ise yapayalnızlık duygusu içinde olmak: terk edilmişlik, unutulmuşluk duygusu. Bir tür melankoli.

- Paris ve Abidin Dino… Usta-çırak ilişkiniz, yan yana durma haliniz ders niteliğinde. Onu yakından tanıyan biri olarak Abidin Dino’nun hayata bakışını anlatır mısınız?

Abidin Dino: Şimdi düşündüğümde “ne şans” diyorum. Dostluğunu, dostlarını, zamanını, düşüncelerini, düşüncelerimi paylaştı benimle; yaptıklarıma, çizdiklerime büyük ilgi duydu. Basılıp yayımlanmaları için çabalar sarf etti. Özgürce çizip boyayabileceğinin, akım, takım, üslup takıntıları olmadan da bir şeyler yapılabileceğinin en iyi örneğiydi benim için. Aramızdaki yarım yüzyıla yakın yaş farkına aldırmadan bana adam gibi bir yer verdi dostlarının arasında. Bu Abidin Dino dostluk trafiği onun ölüm döşeğine kadar sürdü.

Abidin Dino ile...

- Abidin Dino’dan söz etmişken, John Berger’le 30 yılı aşkın dostluğunuzdan söz etmeden geçmeyelim…

John Berger’le 30 yıllık dostluğumuz süresince yemekler yedik, içkiler içtik, bazı şeylere birlikte endişelendik, üzüldük, yolculuklar yaptık, bol bol da güldük. Bu süre içinde Kıyıdaki Adam, 1993’te baskıya hazır olmasına rağmen 1998’de yayımlanabildi. Sonra Katarakt (2011) ve Duman (2016) eklendi; böylece beraber üç kitap hazırladık. Ayrıca kitaplarıma önsözler yazdı. Her kitabın hikâyesi farklı farklı olmasına rağmen kitapların oluşumu ve birlikte çalışma yöntemleri neredeyse aynı. Bu biraz iki ayrı damardan gelen bir nehrin kollarının bir yerde birleşip denize dökülmeden önce tek bir nehir olarak akmasına benziyor.

John Berger ve Miguel Barcelo ile...

- Ortak kitabınız Duman’ı yazmaya nasıl karar verdiniz?

2015 yazıydı. Bir Paris banliyösü olan Antony’de John ve Nella’nın evinde bir akşam yemeğindeydik. John’un kitaplarının yanı sıra birçok İngiliz ve Amerikan yazarını da İtalyancaya çeviren Maria Nadotti de yemekteydi ve bize, “İtalyan editörünüz Gallucci, Katarakt’tan sonra sizden yeni bir kitap bekliyor” dedi. Bu arada John sigarayı 10 gün evvel bıraktığını söyledi. Ben yıllar önce bırakmıştım. Söz döndü dolaştı, “Biz sigarayı ne çok sevmiştik” türünden bir sohbete dönüştü. Herkes sigaradan, sigarayla ilişkisinden söz etti. Sanki eski bir dosttan, ölmüş bir yakınımızdan, sevgilimizden söz eder gibiydik sigaradan. Ben, tam altı yıl süreyle akupunktur, lazer, nikotin bandı ve her türlü ilacı deneyerek sigarayı nasıl bırakamadığımı anlattım. Bu sohbetin ortalarında bir yerde Maria, “Madem bu kadar tutkuyla anlatıyorsunuz, neden duman üzerine bir kitap yapmıyorsunuz?” dedi. “Neden olmasın?” deyip cebimden çıkardığım defterime hemen dumanlık bir iki şey çizdim, Maria’ya verdim. Resmin altına da John’la birlikte böyle bir kitabı yapacağımıza dair söz veren bir not yazdık. Bu belge Maria’da olmalı…

- Nasıl bir çalışma süreci geçirdiniz?

Ne yapacağımızı, nasıl yapacağımızı daha önceki kitaplardaki gibi konuşmadık. 2015 Eylül’ü boyunca küçük bir deftere bu kitaptaki resimlerin büyük bir kısmını çizdim. Her gittiğim yerde de çizmeyi sürdürdüm. Duman üzerine bu birbiriyle ilgili, ilgisiz desenleri postayla John Berger’e gönderdim. Birkaç gün sonra John, bu resimlerin bazılarının altına, üstüne elle kısa metinler yazıp bana geri gönderdi. Başka yeni resimlerle birlikte tekrar geri gönderdim. Bu posta trafiği bir süre devam etti ama bütün bunlar hâlâ bir kitap olmaya yetmiyordu. Bazı resimleri John’un önerisiyle çıkarttım. Başka resimler koydum. John bir giriş yazdı, kitaba ruhunu veren. Sonra bir de kısa bir hikâye ekledi. Hikâye içinde hikâye… Ve kitap, sigara içen bir köpekle bitti. John Berger ile dördüncü kitabımız ise What Time Is It? (Saat Kaç?, YKY, 2018). Ancak ölümünden sonra yayımlanabildi.

- Rafta duran, basılmayı bekleyen başka projeleriniz var mı?

Bekleyen birçok kitap projem var. Bu projelere yayıncı ararken, eşim Lyliane’la birlikte yeni bir kitap üzerinde çalışıyoruz. 8 kısa hikâyesini tek bir kitapta toplayacağız. Bu hikâyelere resimler yapacağım. Hikâyeler iki güvercin, somon balığı, kedi, köpek, eşek ve de bir meşe ağacının hikâyesi. 8. hikâyede ise bütün bu ağaç ve hayvanlar buluşuyor. Birlikte bu dünyayı paylaştığımız doğada ağaçlara, çiçeklere ve hayvanlara saygı ve sevgi kitabı.

- “Dostluk biraz aşk gibi bir şey.” Nasıl? Hadi anlatın biraz bize. Sizi duymaya ihtiyacımız var. Dostluk nedir?

Dostluk: Nedir dostluk? Okul arkadaşlığı, mahalle ve asker arkadaşlığı, hapishane arkadaşlığı dostluğa dönüşebilir. Meslek ilişkilerinin ya da farklı sosyal sınıflar arasında hiyerarşik ilişkilerde dostluk kurulabileceğini sanmıyorum. Dostluk, rahatlıkla hesapsız kitapsız verebilmektir. Sınırsız bir güven duygusuyla aynı zamanda alabilmektir de. Dostluk da “aşk” gibi neden, nasıl geldiğini anlamak, tanımlamak zor; biraz kimyasal bir durum. Sempati, empati meselesi olsa gerek. İnsanların dostlarının olması eşsiz, benzersiz bir zenginlik. Dostluk sadece insanlar arasındaki bir bağ değil. Bir insan kedisi ya da köpeği ile de derin dostluk bağları kurabilir. Bir insanla bir ağaç da dost olabilir.

- Peki bir ağaç olsanız ne olurdunuz? Lütfen cevabınızı bizden esirgemeyin. :)

Kiraz ağacı olmak isterdim. (Ebru ama lütfen aramızda kalsın, diğer ağaçlar duymasın:))

- Sizden size bir soru: “İnsan haklarından söz edip haksızlara hak verirsek, sırtlarını sıvazlarsak adaletten söz edebilir miyiz? Bu nasıl dünya?”

Gazze’de olup biten “soykırım” ile ilgili olarak söylemiştim. Batı ya da Batılı ülkeler, demokrasi, insan hakları, adalet ve düşünce özgürlüğünü savunan bu “uygar” ülkelerin gözü kapalı İsrail desteği anlaşılmaz bir durum.

- Son olarak; Eşiniz Lyliane ile aşkınız çok çarpıcı. Benzer duyguları yaşayan biri olarak “Baba olmadan dede oldum” sözünüze vuruldum. Dünyanın giderek muhafazakârlaştığı, ötekileştirmenin arttığı bu dünyada kendinizi dış dünyadan nasıl korudunuz?

Lyliane’i tanıdığımda bir siyam kedisi, bir de oğlu vardı. Regis 8 yaşındaydı. Bu oğul bize iki torun verdi: Justin ve Emile. Justin benim de ilk bebeğimdi; konuşmaya başlayınca bana “dede” dedi. Sonra Emile doğdu. Emile önümüzdeki nisan ayında 15’ine girecek, Justin geçtiğimiz aralık ayında 18 yaşına bastı. Böylelikle hem hazır bir oğul, iki de torun sahibi oldum. Ne mutlu bana. Lyliane’le tanışmamızın bu yıl 40. yılını kutlayacağız.

Lyliane ile...

Justin ve Emile ile...

Dış dünyadan korunmaya gelince… Böyle bir kalkan maalesef yok. Trumpland’da yaşıyoruz. Otokrasilerin, aşırı sağ partilerin yükseldiği, uluslararası hukukun ayaklar altına alındığı, “Vahşi Batı” kurallarının yürürlüğe girdiği bir dünya… Güçlünün güçsüzü ezdiği, kural tanımaz bir dünya çok endişe verici. Çevre talanı görgüsüzce ve hoyratça sürüyor. Denizler ve okyanuslar çöplüğe ve mülteci mezarlığına dönüşüyor. İran ve Afganistan’daki kadınların durumunu ve kadın cinayetlerini duyuyor, okuyoruz. Dünya bizim evimiz ise bütün bunlar hemen yakınımızda olup bitiyor. Bu sabah bu satırları yazarken İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’a saldırdığını dinledik radyoda. Evet, İran 47 yıldır İslami-faşist mollalar tarafından yönetiliyor. İran’daki son gösterilerde 30 bine yakın insan öldürüldü (resmi rakam 3-4 bin civarında). Evet, bu rejim gitmeli. İranlılar daha iyi ve demokrasiyle yönetilmeye layık bir halk. Ama bu ülkeye demokrasiyi ne Amerika ne de İsrail getirebilir… Onların böyle bir niyeti de yok zaten.


© T24