menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Gökhan Akçura, “Ayak/Kabı” tarihini anlattı: İhtiyaç mı, yoksa bir sınıfın izlerini taşıyan fetiş bir nesne mi?

99 0
22.03.2026

Osmanlı dönemindeki “Ahilik Teşkilatı”ndan gelen “Pabucu dama atılmak” deyiminin ardındaki esnaf düzeni, yumurta topuğun izinde kabadayılık kültürü, bir çift ayakkabının içinde ise koca bir tarih var. Yazar Gökhan Akçura’nın Ayak/Kabı Sözlüğü bu izleri bir araya getiriyor. Yüzlerce belge, görsel ve örnek üzerinden, gündelik hayatın en sıradan nesnelerinden ayakkabının maceralı yolculuğunu anlatıyor. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, sahneden sokağa uzanan kitap, ayakkabının yalnızca ayağı değil, dönemlerin izlerini taşıdığını da hatırlatıyor.

Gökhan Akçura ile dünden bugüne “Ayak/Kabı” tarihini konuştuk…

- Kitabınız beni çok heyecanlandırdı. Hemen sormak istiyorum. Ayakkabı bize toplum hakkında ne anlatır? Hangi ipuçlarını verir?

Ayakkabı diğer giyim nesnelerinden farklı değil. Yer aldığı toplum hakkında birçok açıdan bilgi verebilir. Tarihsel geçmiş hakkında ilginç hikâyeler barındırır.  Mesela, “yumurta topuk”…

- Evet, kitabınızdaki “yumurta topuk” maddesi oldukça enteresan…

Evet. Özellikle kabadayıların tercih ettiği bir ayakkabı bu. Ama külhanbeyler (ki kabadayıların daha onurlu kesimini temsil ediyorlar) yumurta topuktan uzak dururlar. Yumurta topuğun tarihi günümüze kadar uzanır. Elazığ ile Çarşamba yerleşimlerimiz arasında yumurta topuk konulu bir patent kavgası olduğunu biliyor musunuz? Kabadayılık kültürünün hâlâ sürmekte olduğunun ayakkabı tarihi açısından kanıtı adeta… “Pabucu dama atılmak” ise eski esnaf kültürümüz açısından ilginç bilgiler taşıyan bir deyiş. Kapalıçarşı Kavaflar Caddesi gibi lonca geleneğinin sürmekte olduğu yerlerde bir ayakkabı imalatçısı düşük kalitede ürün satar ve bu anlaşılırsa, kalitesiz ürünü dama atılırmış. Elbette bir gösteri biçiminde. İmalatçı için utanç verici bir davranış olarak…

- Reşad Ekrem Koçu sözlüğün ana kaynaklarından biri. Koçu’nun yazdıkları ayakkabı kültürünün izini sürerken nasıl bir kapı açtı?

Koçu’nun açtığı kapılardan her zaman geçerim. Ele aldığım konunun tarihiyle ilgili mutlaka bir şeyler toplamış, yazmıştır. Ayak/Kabı Sözlüğü’nü yazarken daha şanslıydım. Çünkü Reşad Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi’nin yanı sıra bir de Giyim Kuşam Sözlüğü yayımlamıştı. Bu kitabın ayakkabıyla ilgili maddelerinden gani gani yararlandım. Koçu’nun diğer tarihçilerden çok farklı bir kişiliği var. Konulara çok değişik açılardan bakmaya çalışır, sözlü kültürden, marjinal anlatıcılardan yararlanır. Benim gibi ayrıntılara çok önem veren bir araştırmacı için vazgeçilmez bir kaynak.

- Peki, Osmanlı döneminde insanların gündelik hayatta potin üzerine galoş giydiğini öğreniyoruz? Neden?

Eski devirlerde her tür pabuç ve kunduralar ya yalın ayak ya çorapla veyahut mest ile giyilirdi ve bu pabuçlar, kunduralar yalnız camilerde, evde değil, dükkânlarda bile eşik önünde çıkartılırdı, âdet böyleydi. Galoş denilen ve kabaca söylersek üst üste iki ayakkabıdan oluşan bu giysiler 19. yüzyıl başında Avrupa’dan geldi. Üstteki galoş, içteki ise potin adını taşırdı. Galoş potinin üzerine giyilir, iç mekâna girilirken galoş çıkarılır, içeriye yola basmamış, temiz olan potinle girilirdi. Batılılaşma merakımız arttıkça galoşlar da çoğaldı.

- Aynı bağlamda nalın takunya ile farklı değil mi? Ve bir hamam ayakkabısının bu kadar gösterişli olması dönemin estetik anlayışıyla mı ilgili?

Takunyayı bilirsiniz. Tahta bir zemin, ayağı tutan bir lastik parçası. Tipik hamam ayakkabısı. Nalına “kibar takunyası” yakıştırması da yapılırmış. Reşat Ekrem Koçu buna itiraz eder. Nalının takunyaya benzetilse de şekil yönünden çok ayrı olduğunu söyler. Ardından sıralar: “Önce takunyaya nispetle yüksektir, sonra, takunyanın bir ökçesi ile dolgun tabanı olduğu halde nalının altı, iki ayaklı bir köprü gözü şeklindedir. Bilhassa eski hamam nalınlarının ayakları dar ve uzun bir teber, balta şeklinde yapılırdı ve geniş tarafı aşağıya, zemine gelirdi.” Nalın sadece şeklen farklı bir ayak giysisi değil, sınıfsal bir farkı da yansıtıyor. Genellikle varlıklı kadınların ayağında karşımıza çıkıyor. Orada da bir derecelendirme var ayrıca. Sahibinin ekonomik durumuna ve kullanım yerine göre çeşitlilik gösteriyor. Ev içi ve bahçe taşlıklarında sağlık açısından tercih edildiği gibi yüksek topukları nedeniyle kadınlara endamlı bir görünüm kazandırdığı söylenebilir. Şehirli, varlıklı hanımların nalınları ahşap üzerine genellikle sedef, fildişi kakmalı veya gümüş kaplama olarak karşımıza çıkar. Hatta altın plakalarla süslendiği bile olur.

- Cumhuriyet’in ilk yıllarına geldiğimizde, köylünün çarık giymesi modernleşme adına yasaklanıyor. Bir ayakkabının Batı tarzı modernleşme tartışmasının parçası haline gelmesi size ne düşündürüyor? Çarık aynı zamanda bir yaşam biçimi göstergesi değil mi?

Cumhuriyet diğer birçok alanda olduğu gibi giyim konusunda da Batı’ya öykünüyordu. Modernleşiyoruz ya, çeşitli badireleri atlatmak gerekiyor elbette. Bunlardan biri de köylünün ayağını çarıktan kurtarıp ayakkabıya sokmak! Ama işin arkasında bambaşka bir gerçek var. Ayakkabıcılar gözlerini Anadolu’ya dikmişler, çünkü orada büyük bir pazar var. Çarıkların yerini kunduralar alırsa milyonluk bir pazar! Ama bir sorun çıkıyor karşılarına, köylünün bu “modern” ayakkabılara verecek parası yok. Ayakkabı pahalı onlar için. İşte bu noktada köylüden vazgeçiliyor ve mesele “halk için ayakkabı” üretmeye dönüşüyor. Gazeteler ciddi ciddi yazılar yayımlıyor, komisyonlar kuruluyor, örnekler üretiliyor. Ama işe yarar bir sonuç çıkmıyor ortaya. Çünkü ayakkabı fiyatları bir noktadan aşağı çekilemiyor. Köylünün bu fiyattan ayakkabı alması ise tam bir hayal. Durumun bu çerçevede gittiği ve sonunun işe yarar şekilde çıkmayacağı anlaşılınca, köylü sözcüğü yerini işçi, memur vb. alıyor. “Halk tipi ayakkabı” arayışı bu noktadan sonra bu kesimleri hedef alarak geçerli. Lakin kimsenin ucuz ayakkabı imal edip zarar etmeye niyeti yok. İş yine Beykoz Fabrikası’na kalıyor. Yani büyük bir iddia ile başlayan bu “halk tipi” üretim, bir süre sonra şehir efsanesine dönüşüyor.

- Bu noktada Atatürk’ün giyim zevkine değinmek istiyorum. Özellikle de ayakkabılara. Ayakkabıcısı kimdi? Aralarındaki ilişki nasıldı?

Atatürk’ün hemen her gün yanında bulunan ve kütüphanecisi olarak görev yapan Nuri Ulusu adresi şöyle anlatır: “Atatürk ilk subay çıktığı tarihten itibaren, Anadolu’ya geçinceye kadar ve de müteakiben reisicumhur olduktan sonra da dâhil olmak üzere ölünceye kadar kunduralarını Altın Çizme kundura mağazasında yaptırırdı. Gayet güzel, çizme, kundura, iskarpin yapan bu sanatkâr adamın yaptıklarını çok rahat giyer ve bunlar hiç deforme olmazdı. Tabii hepsi çıkarır çıkarmaz muntazaman kalıplarına konurdu.” Bu sanatkârın adı Onufri Karkilidis. Bir Rum. Şaşırtıcı değil, ısmarlama ayakkabı tarihimizde başrolü Rum ayakkabıcılar üstlenir. Atatürk’le aralarındaki ilişkiyi kendisi anlatsın: “Ayakkabılarını daima bana yaptırdı. İsviçre’den, İtalya’dan pabuç tekliflerini daima reddetmişti. İstediği pabuçların daima rengini söyler, cinsini ve şeklini seçmeyi daima bana bırakırdı. Ayrıca para konusunda da itiraz etmez, ne istersem onu verirdi. Tam kırk sene ona hizmet verdim. Beni arkadaş gibi kabul eder, her zaman büyük iltifatta bulunurdu. 42 numara ayakkabı giyerdi. Ona göre çizme, potin ve iskarpin olarak üç kalıbım vardı. Emretti mi, hemen ayakkabılarını yapar götürürdüm.”

- Platform ayakkabıların Antik Yunan’dan glam rock sahnelerine uzanan hikâyesi de çok etkileyici. Ayakkabının sahne sanatlarında bu kadar belirleyici olması tesadüf olabilir mi?

Elbette tesadüf değil. Sahne sanatları, özellikle de gösterişli müzik konserleri çoğunlukla çarpıcılık gerektirir. Bu makyajdan başlar, giysilere uzanır, ayakkabılarla noktalanır. Platform sahnedeki en abartılı ayakkabıdır. Sahnelere erkeklerin egemen olmasından dolayı esas olarak erkek platformları karşımıza çıkar. Her ne kadar şaşırtıcı bir yüksekliğe sahip olsalar da sanırım iğne topuklu iskarpinlerden çok daha rahat yürüyebileceğiniz ayakkabılardır bunlar. Tek kusurları ise ancak sahne üstüne yakışmaları...

- Türkiye’de platform ayakkabı denince akla ilk gelen isimlerden biri Zeki Müren. Zeki Müren sahnede ayakkabıyı bir kimlik unsuru haline getirdi mi? Ne dersiniz?

Sadece ayakkabıları mı? Zeki Müren sahne yaşamımızda üst üste devrimler yaratmış bir sanatçımız. Gladyatör giysisi diyerek mini etekle bile çıktı sahneye. Tek tek saymaya kalksak onun yaptığı yenilikleri bitiremeyiz. Platform ayakkabılar da Türkiye’de elbette onun ayağına yakışacaktı. Hem şaşırtıcı hem de boy yükseltici işlevleri var bu ayakkabıların tahmin edeceğiniz gibi.

- Günümüze gelirsek, ayakkabı modasının bu kadar hızlı değişmesi şehir hayatının hızlanmasıyla ilgili olabilir mi?

Daha açık söylemek gerekirse kapitalistleşmeyle, tüketim toplumu haline gelmeyle ilgili bu… Kapitalizm sürekli tüketmemizi ister. Yeniden ve yeniden piyasaya sürülecek ürünler, yeniden elimizi cebimize atmamızı sağlar. Ayakkabı zaten hızla eskiyen bir giysi. İhtiyaç, eskiyenin yerine yenisini almamızı gerektirir. Ama eskimek yetmez, modaya da uymak gerekir. Hayatımızı hızlandıran şey aslında bu…

- Özellikle biz kadınlar arasında çok sayıda ayakkabıya sahip olmak bir tür statü, zenginlik göstergesi. Merak ediyorum, ayakkabı nasıl lüks tüketimin ya da üretim çılgınlığının sembollerinden biri haline geldi?

“Kadın ve ayakkabı” konusu, ayrı bir kitabı oluşturacak kadar önemli bir konu. 20. yüzyıldan itibaren kadınların “öne çıkma/kendini gösterme/arzulanır olma” istemleri hızla çoğaldı. Ayakkabının bu bağlamda önemli görevleri vardı. Yüksek topuk, sağlık açısından tüm zararlı yönleri görmezden gelinerek vazgeçilmez bir ayak giysisi haline geldi. Açıkça söyleyelim, yüksek topuk kadını seksi yapar. Bunu arzulayan bir kadın yüksek topuktan vazgeçemeyecektir. Ayakkabıların çokluğu, moda olan türlere eğilim ise elbette yine “tüketim toplumu” olmakla ilgili. Benim altını çizdiğim ise ayakkabının kadının çekiciliğini artıran yönünün çizdiği rota. Bu başlık altında yüksek topuk yanı sıra kırmızı iskarpinleri, ayakkabıların kırmızı tabanlarını, gösterişli çizmeleri de toplayabiliriz. Şarkıda “Bu çizmeler yürümek için yapılmıştır” dese de konu sadece yürümek değil elbette!


© T24