Buket Uzuner: Dünyayı yaşlı erkek yöneticilerin içine sürüklediği kanlı ve sefil durumdan ancak eşitlik kurtarabilir
Türk edebiyatının en önemli isimlerinden Buket Uzuner’in Everest Yayınları’ndan çıkan Kız Neşesi kitabı, son dönemde 7’den 77’ye büyük yankı uyandıran bir kavramı anlatıyor. Uzuner’in ilk kez dile getirdiği ve kısa sürede Türkiye’ye yayılan “kız neşesi”, yazarın da vurguladığı gibi yeni bir keşif değil; kadınların bildiği, taşıdığı ve kuşaktan kuşağa aktardığı bir gücün adı.
Uzuner’e göre “kız neşesi”, kadınların hayatın yükünü taşırken geliştirdiği bir dayanıklılık hali; baskı, şiddet ve eşitsizlik karşısında kurulan bir direnme gücü. Uzuner, kavramın popülerleşmesiyle birlikte yüzeyselleştirilmesine itiraz ederken biyolojik, kültürel ve tarihsel arka planına özellikle dikkat çekiyor.
Buket Uzuner’le Moda’da buluştuk; “kız neşesi” kavramı üzerinden, kadın emeğinin görünmezliğini, erkeklik kurgusunu ve edebiyat dünyasında kadın olmanın bedelini konuştuk.
- Bir gün “kız neşesi” dediniz ve bir anda eksik parçamız tamamlandı. Özgürce, doya doya gülmenin ve mücadelenin ifadesiydi benim için… Nereden geldi aklınıza?
Galiba bu benim hep aklımdaymış! Daha doğrusu, ben bu kavramı zaten hep kullanıyordum. Sonra bir röportaj sırasında konuşmamın içinde geçmiş ve o ses kaydım yayılmış. Ankara’da tıp okuyan ve kız neşesi saçan yeğenim Öykü, bir gün bana, “Buket Hala sen fenomen olmuşsun!” diye yazdı. Ben şaka yapıyor sandım, çünkü edebiyatla ilgili bir konunun viral olması bana hiç gerçekçi gelmedi. Sonra zaten dizilerden dükkân adlarına, okuma gruplarından çocuk boyama kitaplarına yayıldı. Yani, aslında kız neşesi her yaştan, her kültürden kadının zaten bildiği bir şeymiş ki böyle benimsendi. Ben sadece adını koymuş oldum.
- Peki, bu kitabı yazarken motivasyonunuz ne oldu?
Aslında “kız neşesi” diye bir kitap yazmak benim programımda yoktu fakat bu kavram popülerleştikçe içi o kadar boşaltılmaya, sanki boş boş gülmek anlamında hafife alınmaya başlandı ki, kitabı biraz da bu nedenle hem bir manifesto hem de kadınlara bir mektup gibi düşünerek yazdım. Çünkü “kız neşesi”, hem hayatın bütün yükünü taşıyan ve her alanda baskıyla, şiddetle karşılaşan biz kadınları koruyan hem de çevremizdeki canlıları korumamızı sağlayan büyük bir gücün adı. Özünde baskıya ve zulme direnme gücüne sahip olduğumuzu hiç unutmayalım istedim. Kız neşesi, derin, hayati bir mücadele gücü. İnsanlığın devamının bağlı olduğu biyolojik bir armağan.
- Tüm kesimler tarafından bu kadar sahiplenilmesi sizi şaşırttı mı?
Evet, şaşırttı. Doğrusu “kız neşesi”nin toplumun her kesiminden kadınlarda böyle geniş bir karşılık bulacağını düşünmemiştim. Hepimiz bazı bilgilerle doğuyoruz. Bu bilgiler hem genetik hem kültürel olarak binlerce yıldır kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Bazen kelimelerle ifade ediliyor, bazen türkü, şarkı veya motif olarak halıda, şiir olarak destanda yer alıyor, bazen de sadece hissediliyor. “Kız neşesi” de böyle bir bilgi. İnsan türünün devamı için sadece kadınlara verilmiş bir dayanıklılık gücü. Kadınlar, insanlığın devamını sağladıkları, doğum sancısından çocukların yani insanların yetiştirilmesine kadar hayatın bütün yükünü taşıdıkları ve hayatı erkeklerden çok daha zor, baskılı ve maalesef şiddete maruz bırakılarak yaşadıkları için bu güç, neşeyle birlikte var oluyor. Ben bunu badem şekerine benzetiyorum: İçinde güçlü, sert ve çok zengin bir öz var, dışı ise tatlı bir kabukla yani neşeyle çevrili.
Buket Uzuner, annesi ve babası ile...
- Erkekler kız neşesini gerçekten anlayabiliyor mu?
Erkekler arasında özellikle kız babaları, kız neşesini en çok fark eden kişiler. Onlar bunun anlamını ve değerini çoğunlukla anlıyor ve benimsiyorlar ama bütün kız babaları, kızlarına değer veren adamlar değil maalesef.
- Peki siz kişisel tarihinizde “kız neşesi”nin önemini ilk ne zaman fark ettiniz?
Çocukken fark ettim. Hepsi oğlan olan kuzenlerim arasında ve kendi oğlan kardeşimle tek kız torun olarak büyüdüm. Onlarla oynamak, onları anlamak ve onların arasında kaybolmadan var olmak durumundaydım. Hepsi iyi çocuklardır ama çoğunlukta oldukları için bu durum küçük bir kız için kendi çocuk dünyasında sanki hayatta kalma meselesi olabilir. O yıllarda oğlanların oyunlarının kızlardan ne kadar farklı olduğunun da farkına vardım. Diyalogsuz, daha fiziksel ve bir kız için çok sıkıcı. Bu bilgi hayatım boyunca işime yaradı. Sonra kız lisesinde okudum, o da kızların dünyası açısından çok zengin bir bilgi kaynağıydı. Kız liseleri tüm rekabete rağmen çok renkli, çok neşeli, koridorları cıvıl cıvıl okullardır. Daha sonra fen/ sayısal alanlarında, erkeklerin çoğunlukta olduğu bölümlerde okudum. Türkiye’de, Norveç’te, Finlandiya’da ve Amerika’da. Ve şunu gördüm: Kültürler değişse de erkek davranışları çok değişmiyor.
- Neden?
Erkeklerin, kadınlardan çok üstün olduklarının onaylanması gibi çok büyük ve hayati bir ihtiyaçları var. Oysa “erkeklik” dedikleri bu kavram tamamen insan icadı. İşte dünyanın her yerinde hiç değişmediğini söylediğim talep bu. Yoksa kadınların büyük acı ve mücadelelerle kazandıkları “kadının insan hakları” sayesinde özel hayatlarına erkeklerin artık karışamadığı yaşam biçimleri açısından elbette Batı........
