menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Buket Uzuner: Dünyayı yaşlı erkek yöneticilerin içine sürüklediği kanlı ve sefil durumdan ancak eşitlik kurtarabilir

22 0
29.03.2026

Türk edebiyatının en önemli isimlerinden Buket Uzuner’in Everest Yayınları’ndan çıkan Kız Neşesi kitabı, son dönemde 7’den 77’ye büyük yankı uyandıran bir kavramı anlatıyor. Uzuner’in ilk kez dile getirdiği ve kısa sürede Türkiye’ye yayılan “kız neşesi”, yazarın da vurguladığı gibi yeni bir keşif değil; kadınların bildiği, taşıdığı ve kuşaktan kuşağa aktardığı bir gücün adı.

Uzuner’e göre “kız neşesi”, kadınların hayatın yükünü taşırken geliştirdiği bir dayanıklılık hali; baskı, şiddet ve eşitsizlik karşısında kurulan bir direnme gücü. Uzuner, kavramın popülerleşmesiyle birlikte yüzeyselleştirilmesine itiraz ederken biyolojik, kültürel ve tarihsel arka planına özellikle dikkat çekiyor.

Buket Uzuner’le Moda’da buluştuk; “kız neşesi” kavramı üzerinden, kadın emeğinin görünmezliğini, erkeklik kurgusunu ve edebiyat dünyasında kadın olmanın bedelini konuştuk.

- Bir gün “kız neşesi” dediniz ve bir anda eksik parçamız tamamlandı. Özgürce, doya doya gülmenin ve mücadelenin ifadesiydi benim için… Nereden geldi aklınıza?

Galiba bu benim hep aklımdaymış! Daha doğrusu, ben bu kavramı zaten hep kullanıyordum. Sonra bir röportaj sırasında konuşmamın içinde geçmiş ve o ses kaydım yayılmış. Ankara’da tıp okuyan ve kız neşesi saçan yeğenim Öykü, bir gün bana, “Buket Hala sen fenomen olmuşsun!” diye yazdı. Ben şaka yapıyor sandım, çünkü edebiyatla ilgili bir konunun viral olması bana hiç gerçekçi gelmedi. Sonra zaten dizilerden dükkân adlarına, okuma gruplarından çocuk boyama kitaplarına yayıldı. Yani, aslında kız neşesi her yaştan, her kültürden kadının zaten bildiği bir şeymiş ki böyle benimsendi. Ben sadece adını koymuş oldum.

- Peki, bu kitabı yazarken motivasyonunuz ne oldu?

Aslında “kız neşesi” diye bir kitap yazmak benim programımda yoktu fakat bu kavram popülerleştikçe içi o kadar boşaltılmaya, sanki boş boş gülmek anlamında hafife alınmaya başlandı ki, kitabı biraz da bu nedenle hem bir manifesto hem de kadınlara bir mektup gibi düşünerek yazdım. Çünkü “kız neşesi”, hem hayatın bütün yükünü taşıyan ve her alanda baskıyla, şiddetle karşılaşan biz kadınları koruyan hem de çevremizdeki canlıları korumamızı sağlayan büyük bir gücün adı. Özünde baskıya ve zulme direnme gücüne sahip olduğumuzu hiç unutmayalım istedim. Kız neşesi, derin, hayati bir mücadele gücü. İnsanlığın devamının bağlı olduğu biyolojik bir armağan.

- Tüm kesimler tarafından bu kadar sahiplenilmesi sizi şaşırttı mı?

Evet, şaşırttı. Doğrusu “kız neşesi”nin toplumun her kesiminden kadınlarda böyle geniş bir karşılık bulacağını düşünmemiştim. Hepimiz bazı bilgilerle doğuyoruz. Bu bilgiler hem genetik hem kültürel olarak binlerce yıldır kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Bazen kelimelerle ifade ediliyor, bazen türkü, şarkı veya motif olarak halıda, şiir olarak destanda yer alıyor, bazen de sadece hissediliyor. “Kız neşesi” de böyle bir bilgi. İnsan türünün devamı için sadece kadınlara verilmiş bir dayanıklılık gücü. Kadınlar, insanlığın devamını sağladıkları, doğum sancısından çocukların yani insanların yetiştirilmesine kadar hayatın bütün yükünü taşıdıkları ve hayatı erkeklerden çok daha zor, baskılı ve maalesef şiddete maruz bırakılarak yaşadıkları için bu güç, neşeyle birlikte var oluyor. Ben bunu badem şekerine benzetiyorum: İçinde güçlü, sert ve çok zengin bir öz var, dışı ise tatlı bir kabukla yani neşeyle çevrili.  

Buket Uzuner, annesi ve babası ile...

- Erkekler kız neşesini gerçekten anlayabiliyor mu?

Erkekler arasında özellikle kız babaları, kız neşesini en çok fark eden kişiler. Onlar bunun anlamını ve değerini çoğunlukla anlıyor ve benimsiyorlar ama bütün kız babaları, kızlarına değer veren adamlar değil maalesef.

- Peki siz kişisel tarihinizde kız neşesi”nin önemini ilk ne zaman fark ettiniz?

Çocukken fark ettim. Hepsi oğlan olan kuzenlerim arasında ve kendi oğlan kardeşimle tek kız torun olarak büyüdüm. Onlarla oynamak, onları anlamak ve onların arasında kaybolmadan var olmak durumundaydım. Hepsi iyi çocuklardır ama çoğunlukta oldukları için bu durum küçük bir kız için kendi çocuk dünyasında sanki hayatta kalma meselesi olabilir. O yıllarda oğlanların oyunlarının kızlardan ne kadar farklı olduğunun da farkına vardım. Diyalogsuz, daha fiziksel ve bir kız için çok sıkıcı. Bu bilgi hayatım boyunca işime yaradı. Sonra kız lisesinde okudum, o da kızların dünyası açısından çok zengin bir bilgi kaynağıydı. Kız liseleri tüm rekabete rağmen çok renkli, çok neşeli, koridorları cıvıl cıvıl okullardır.  Daha sonra fen/ sayısal alanlarında, erkeklerin çoğunlukta olduğu bölümlerde okudum. Türkiye’de, Norveç’te, Finlandiya’da ve Amerika’da. Ve şunu gördüm: Kültürler değişse de erkek davranışları çok değişmiyor.

- Neden?

Erkeklerin, kadınlardan çok üstün olduklarının onaylanması gibi çok büyük ve hayati bir ihtiyaçları var. Oysa “erkeklik” dedikleri bu kavram tamamen insan icadı. İşte dünyanın her yerinde hiç değişmediğini söylediğim talep bu. Yoksa kadınların büyük acı ve mücadelelerle kazandıkları “kadının insan hakları” sayesinde özel hayatlarına erkeklerin artık karışamadığı yaşam biçimleri açısından elbette Batı ülkelerinde erkekler bizdeki gibi kadına kolayca şiddet uygulayamıyor. Kadın cinayetlerinin caydırıcı cezası olduğu için bu Batı’da yaygın değil. Temel mesele, erkekten çok “erkeklik” dediğimiz o yapı. Erkekler, üstün cinsiyet olmadıklarını görebildiklerinde çok farklı, güzel ve bereketli bir dünyada yaşayacağız.

- Kadınların içlerinden taşan yaşam enerjisine, dayanışma ruhuna ve neşesine tarih boyunca neden bu kadar düşmanlık edildi?

Tamamen ekonomik nedenlerle. Çünkü ekonomi, para yani güç demek. Güç her şey demek! Tarih boyunca güç sahibi olanlar, sömürdükleri sayesinde daha iyi, rahat yaşadılar daima. Bunu kabileler, devletler, aşiretler veya ırklar, dinler ölçeğinde inceleyin, hepsinin aynı olduğunu göreceksiniz. Üstelik tabiatta ırk diye bir şey yoktur, ırk tamamen insan icadıdır. İşte bütün bunlar içinde her şeyin adı veya tanımı değişse de hiç değişmeyen en büyük sömürü daima kadın iş gücü oldu.

- Peki düzenin çarpıklığı bu kadar görünürken neden hâlâ değişmiyor? Ya da değişemiyor?

Hayatın devamı daima, doğrudan ya da dolaylı biçimde kadın emeği sayesinde sağlanır. İşte bu nedenle kadınların neşesi, özgürlüğü, yazması, okuması, cinselliği kontrol altına alınmak isteniyor. Doğurganlık da çocuk sevgisinden çok nüfus ve iş gücü meselesi aslında. Buna rağmen kadınlar hayatta kalmayı sürdürüyor. Bence bu da kadınların fiziksel ve duygusal dayanıklılığı olan “kız neşesi” dediğim bir tabiat mucizesi. Dünyayı yaşlı erkek yöneticilerin içine sürüklediği kanlı, bu yoksul ve sefil durumdan ancak kadın ve erkeklerin eşit yönettiği sistemler kurtarabilir. Bugün dünyada olup bitenlere baktığımızda, iktidar biçimlerindeki haksızlık ve sefilliğin daha görünür hale geldiğini düşünüyorum. İnsanlar teknoloji sayesinde artık her şeyi daha farkında. Bu farkındalığın iyi bir sonuç yaratacağına inanıyorum.

- Bu dönüşümün sonunda ne görüyorsunuz?

İnsanlar artık yalnızca yaşlı erkekler tarafından yönetilen dünyadan hiç hoşnut değiller. Son yüzyılda kadınlar her alanda varlık gösterdi. Bugün erkeğin yapıp da kadının yapamayacağı tek bir meslek neredeyse kalmadı ama erkeklerin ne acı eşikleri ne de çoklu düşünüp, çoklu iş yapabilme kapasitelerindeki eksiklikler değişti. Konuyla ilgisi nedeniyle geçen ay artık günlük hayatta sıradan görünen ama binlerce yıllık cesur kadınların emekleriyle elde edilmiş ve aslında hepimizin gurur duyacağı bir müthiş bir deneyimi paylaşacağım. Adana Kitap Fuarı’ndan eve dönerken uçağın kaptan pilotu kadındı. Uçakta çok sayıda kadın yazar vardı. İneceğimiz havaalanının adı da 100 yıl önce yaşamış bir kadın pilota aitti. Hepsi Türkiye’de, hepsi Cumhuriyet Devrimi ve o devrimi desteklemiş kadınlar sayesinde, ki bu noktaya gelmek hiç kolay olmadı. Binlerce yıl süren bir mücadelenin içinden geçildi. Bu süreçte kadınlara destek veren erkekler de vardı elbette. Atatürk’ü bu açıdan çok önemli buluyorum; kadınlara öncelik tanıyan bir liderdi. Aynı dönemde ortaya çıkan diğer büyük ideolojik dönüşümlere baktığımızda, örneğin Mao ve Lenin’in liderlik yaptığı aynı yüzyılın devrimlerinde kadınlar için benzer bir öncelik görmüyoruz. Avrupa’da Sovyetlerden kaçmış kadınlarla yaptığım konuşmalarda da bunu duydum: Kadınlar hem fabrikada çalışıyor hem eve gelip çalışmaya devam ediyordu. Yani yük iki katına çıkmıştı. Bu nedenle birçok ideolojinin eşitlik iddiasına rağmen erkek merkezli kaldığını düşünüyorum. Bunu öğrendiğimde çok gençtim, halk devriminin de erkeklere öncelik vermesine o yaşta şaşırmıştım.

Buket Uzuner ve Ebru D. Dedeoğlu

- Siz “Ben babamın kızıyım” değil de “İyi ki annemin kızıyım” diyorsunuz. Bu cümle birçok kadın için kolay kurulmuyor…

Aslında bizim kuşağımızda, hayatta kadınlar için sınırlanmış dünyanın ve iş tanımlamalarının dışında hayalleri ve idealleri olan kızlar için, “Ben babamın kızıyım” demek yaygındı. Bunun nedenini sonradan daha iyi anladım. Ünlü araştırmacı Joseph Campbell’in Kahramanın Yolculuğu kitabında bütün mitolojik kahramanlar erkek olarak anlatılır. Onun kız öğrencisi Maureen Murdock buna itiraz eder ve yıllar sonra Kadın Kahramanın Yolculuğu adlı kitabı yazar. Orada şunu söyler: Ev ve çocukla sınırlı kalmak istemeyen kızlar kendilerini “babalarının kızı” olarak tanımlarlar. Çünkü başarılı kadın rol modeli çok azdır, olanlar da tarihten hatta mitolojiden bile silinmiştir. Bu bir tür çıkış cümlesidir. Ben de o kızlardan biriydim. Çünkü ortada güçlü kadın rol modeller azdı ve kadınlar da güçlerini erkek modeller gibi şiddetle ve sertlikle ifade etmek zorunda kaldılar. Thatcher ve Çiller, erkek gibi davrandılar mesela. Fakat artık çok şükür her alanda kadın rol modellerimiz var ve kadın asla şiddet ve hakarete dayanmayan büyük gücünü, “kız neşesi” ile ifade ediyor. İzlanda’daki kadın siyasetçiler mesela.

- Yani mesele sadece kişisel bir tercih değil, rol model eksikliği mi?

Elbette öyle. Çünkü bir şeyi tercih edebilmek için alternatifleriniz, seçenekleriniz olmalı. Önünüzde binlerce yıl dünyayı kan gölüne çevirmiş sadece erkek kral, sultan veya erkek siyasetçiler var. Üstelik bu bize bir kadermiş, tek seçenek, zorunlulukmuş gibi dayatılmış. Ama öyle değilmiş meğer… Avcı toplayıcı dönemde kadınlar meğer bize yalandan anlatıldığı gibi mağarada bebek bakan korkak ve zayıf canlılar değilmiş, onlar da avlanıyormuş. Nereden biliyoruz? E kadın antropologlar arazide araştırmalara, kemikler üzerinde çalışmaya başladılar çünkü! Bize anlatılan tarihin yalan ve eksik olduğu ortaya çıkıyor. Özellikle adları silinmiş bütün o cesur ve zeki ninelerimiz insanlık tarihine iade edilecek. Tarih yeniden yazılacak.

- Siz edebiyatımızın önemli isimlerinden birisiniz. Geçmişte, genç bir kadın olarak edebiyat dünyasında var olma mücadelesinde neler yaşadınız?  Hangi zorluklarla karşılaştınız?

Bir kadının, özellikle çok deneyimsiz olduğu genç bir kızken hepsi erkek yoğunluklu olarak korunan tüm iş alanlarında yaşadığı zorluklar hep aynıdır. Kadına işle ilgili yetenek ve bilgisinden önce bir beden olarak bakılır. Genç kadın vücudu. Bu durum sanat ve edebiyat dünyasında da böyledir. Yani sanatla veya edebiyatla uğraştıkları için sanatçı veya edebiyatçı gibi entelektüel erkeklerin farklı olduğunu sakın düşünmeyin. Elbette istisnalar, tanımı gereği zaten azınlıktadır. Ben üniversite öğrencisiyken Atillâ İlhan’ın editör bürosuna, kolumun altında el yazması öykülerimle gittim.

- Vay… Çok cesaretliymişsiniz…

Evet. Ebrucum, o yaştaki cesaretim bugün dönüp baktığımda bana çok kıymetli geliyor. Atillâ İlhan bir istisnaydı, bana ve birçok edebiyat meraklısı gence bir ağabey gibi destek verdi. Onun bana söylediği bazı sözler hep yol açıcı oldu. Mesela: “Her yıl yüz kadar genç kadın edebiyat dünyasına girer. Bunlardan üç ya da dördü kalır. Bu sadece yetenekle ilgili değil, dayanıklılıkla ilgilidir.” Gerçekten de mesele yalnızca iyi olmak değil; bir kadın olarak her anlamda sözlü, psikolojik veya fiziksel tacize karşı koyabilmek, bu yüzden görünmez kılınmanın yüküyle mücadele edebilmek kolay değildir. Akademik dünya da böyledir. “Kız öğrencileriyle evlenen yaşlı akademisyen” bolluğu bunu dünyanın her yerinde normalleştiriyormuş gibi görünse de aslında tamamen güçle ilgilidir. Güç deyince elbette rekabet, engeller ve kıskançlık gibi hepimizde var olan duyguları da konuşmak gerekir. Kıskançlık gibi hepsi insana ait bir duygu; önemli olan bunları nasıl yönettiğimiz.

- Cesaretinizi, mücadeleci ruhunuzu, gücünüzü kısaca “kız neşenizi” annenizden almış olabilir misiniz? Anneniz nasıl bir kadındı?

Genetik olarak birçok özelliğimizi anne ve babamızdan alıyoruz, onlar da kendi ebeveynlerinden alıyorlar. Şimdi ilerleyen teknoloji sayesinde bütün insanların zekâlarını annelerinden aldıklarını öğrendik. Bu bilgi, bütün bildiklerimizi ve sandıklarımızı değiştirdi. “Kız neşemi” elbette hepimiz gibi annemden aldım çünkü kahkaha atmayı ve mizahı sevse de babamda biyolojik olarak bu yoktu. Ama biraz tiz olduğu için uzaklardan bile duyulan kahkahamı babam çok severdi. Babamla anlaşamadığımız önemli konular vardı fakat o sadece kızını seven değil, kızına değer veren bir baba olarak beni ideallerim konusunda hep destekledi. Kararlılığımı babamdan aldığımı düşünürüm. Sanırım cesaretin ve gücün çeşitleri var. Örneğin 1950’lerde atletizmde, yüksek atlama dereceleri kazanmış, kupalar almış, paraşütle atlamayı seven liseli kızlardan biri olan annemin bu cesareti bende hiç olmadı. Benim cesaretim farklı alanlarda oldu. Annem, kardeşimle benim entelektüel ve sanat yanımızı besleyen damardı. Tabiattaki her canlının değerli, önemli ve kendi canı, ruhu olduğunu, suya, havaya ve toprağa bile saygı göstermemiz gerektiğini ondan öğrendik. Ve bu dünyanın en temel, en önemli bilgisidir.

- En büyük direnişin kahkaha olduğunu söyleyebilir miyiz?

Kesinlikle söyleyebiliriz. Tarih boyunca bütün baskıcı iktidarların ortak özelliği, mizaha tahammülsüzlükleridir. Çünkü kahkaha bulaşıcıdır ve otoriteyi sarsar. Bir toplum gülmeye, alay etmeye başladığında iktidarın ciddiyeti çöker. Bu yüzden mizah, çoğu zaman en güçlü itiraz biçimlerinden biridir. Aynı nedenle gülmenin kendisi bile kontrol edilmek istenir. Özellikle kadınların kahkahası… Kadınların ne zaman, nasıl güleceğine kadar müdahale edilmesi boşuna değil. Çünkü yan yana gelen, birlikte gülen kadınlar bir güç oluşturur. Onları susturmak için çeşit çeşit âdetler, gelenekler, mitler ve hurafeler icat edenler, kahkahanın gücünden çok korkarlar. Bu yüzden kadınların bir araya gelmesinden, sokakta görünmesinden, birlikte ses çıkarmasından rahatsız olurlar.

- Son olarak; bugün bir kadın size “Ben nasıl ayakta kalacağım?” diye sorsa ne söylersiniz?

Dünyada kadının insan hakları için mücadele eden her kadın kuşağı, kendinden sonraki için yol açmıştır. Yazar olduğum için öncelikle Fatma Aliye’nin, Nezihe Muhiddin’in, Halide Edip’in açtığı yolda Adalet Ağaoğlu, Sevgi Soysal, Leyla Erbil, Duygu Asena ve birçokları gibi değerli kadın yazarları anarak onların bizim kuşaklara, biz de şimdiki genç kadın yazar ve her alandaki kadın kuşaklarına hayatlarını daha endişesiz, daha kaliteli sürdürebilmelerini kolaylaştıracak haklar için mücadele etmeyi sürdürüyoruz. Bu mücadeleye, bize armağan edilmiş kız neşesiyle kahkahalarımızı yitirmeden ve dayanışarak devam edeceğiz. Unutmayın, insanın hakları mücadelesi bir bayrak yarışıdır, daima bunları kısıtlayarak kendilerine güç ve iktidar sağlamak isteyenler olacağı için hiç bitmez. Ve kadınlar da insandır.


© T24