Love is love (mı)?
Bu dönem üniversitede “Aşkın Siyaseti” adlı bir ders verdim. Dersin ilk haftalarında öğrencilerle basit görünen bir soruyu tartıştık: Aşk özel hayata mı aittir, yoksa kamuya ait bir mesele midir?
İlk bakışta cevap kolay gibi görünüyor: aşk kişiseldir. Kime âşık olacağımıza devlet karar vermez (en azından vermemelidir), kalbin ideolojisi, yönetmeliği veya resmî gazetesi olmaz. İnsan âşık olur ve aşkını yaşar.
Fakat biraz derine inersek aslında hiç de öyle değil. Çünkü kimlerin evlenebileceğine hukuk karar verir, kimin “aile” sayılacağını devlet tanımlar. Miras, evlat edinme, sosyal güvenlik, hastanede refakat, yoğun bakımda ziyaret, cenazeye katılma ve ortak hayatın sunduğu daha pek çok hak, aşkın yalnızca iki kişi arasında yaşanan bir duygu değildir. Aşkın etrafında kurumlar, normlar, yasalar ve yasaklar vardır.
Bazı çiftler sokakta el ele yürüdüğünde kimse dönüp bakmaz. Bazılarıysa aynı şeyi yaptığında bakışların hedefi olabilir. Bir aşk düğün salonuna, aile yemeğine ve Instagram fotoğraflarına rahatlıkla taşınabilirken, bir diğeri ancak kapalı kapıların ardında var olabilir. Demek ki aşk kişisel olabilir, ama aşkı yaşamanın koşulları siyasidir.
Aşk yalnızca bir duygu mudur?
Derste üzerinde durduğumuz yazarlardan biri bell hooks’tu. bell hooks, aşkı yalnızca insanın içinde beliren yoğun bir duygu olarak görmez. Aşk ilgi, sorumluluk, saygı, güven ve bilgi içeren bir eylemdir. Başka bir deyişle aşk, hissettiğimiz bir şey olduğu kadar yaptığımız bir şeydir. Bu yaklaşım, “Love is love (aşk aşktır)” sloganına farklı bir gözle bakmamızı sağlıyor. “Aşk aşktır” dediğimizde, insanların kimi sevdiklerine bakılmaksızın eşit saygıyı hak ettiklerini söylüyoruz. Bu son derece gerekli bir eşitlik talebi. Hiç kimsenin aşkı, devletin veya toplumun ahlak sınavından geçmek zorunda değil.
Ancak aşkı yalnızca duyguya indirgediğimizde başka bir tehlike ortaya çıkıyor. “Bırakın herkes istediğini sevsin” diyerek meseleyi yeniden özel hayata kapatıyoruz. Böylece sevgiyi kabul ediyor gibi görünürken, o sevginin kamusal sonuçlarını görmezden geliyoruz. “Sevebilirsiniz ama görünür olmayın.” “Birlikte yaşayabilirsiniz ama buna aile demeyin.” “Ne yaparsanız yapın ama evinizin içinde yapın.” Bunlar hoşgörünün cümleleri gibi kurulabilir. Oysa eşitliğin değil, görünmezlik talebinin cümleleridir.
Çünkü insan yalnızca evinin içinde yaşamaz. Sokakta yürür, işyerinde sohbet eder, ailesiyle bayram geçirir, sevdiği kişinin elini tutar, hastalandığında onun yanında olmasını ister. Bir ilişkinin kamusal alanda hiç yokmuş gibi davranmasını istemek, o ilişkiye karışmamak değildir. Onu sürekli saklanmaya zorlamaktır.
“İki”nin dünyası
Alain Badiou, aşkı dünyayı “iki kişinin........
