menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İstanbul Kent Konseyi’nde neler oluyor?

11 0
17.04.2026

İstanbul’un nasıl bir şehir olacağı çoğu zaman büyük projelerle, krizlerle ya da sert tartışmalarla gündeme geliyor. Bazen de bu sorunun en sade hali, akşam saatlerinde bir toplantı salonunda, yuvarlak bir masadaki konuşmaların akışı içinde ortaya çıkıyor.

İstanbul Kent Konseyi’nin son toplantısı tam da böyle başladı.

Salona girdiğimde kalabalık çoktan oluşmuştu. Küçük gruplar hâlinde konuşmalar sürüyor, bir yandan gündem kağıtları dolaşıyor, bir yandan herkes yerini bulmaya çalışıyordu. Tanıdık yüzler birbirine selam veriyor, yeni gelenler biraz kenarda durup ortamı tartıyordu.

Daha toplantı başlamadan, bu akşamın uzun süreceği hissi yerleşmişti. Akşamın ana başlığı İstanbul’un yeni 1/100.000 ölçekli Çevre Düzeni Planı’ydı. Yani kulağa teknik gelen ama aslında çok basit bir soruya karşılık gelen bir mesele: Bu şehir nasıl bir yer olacak?

Aynı masada, aynı sorunun etrafında

Toplantı başladığında ilk dikkat çeken şeylerden biri, farklı dünyaların aynı masada buluşmasıydı.

Planlama ekibi süreci anlatıyor. Meslek odaları daha çok yöntem üzerine düşünüyor. Konsey üyeleri ise doğal olarak şu soruyu soruyor: “Biz bu sürecin neresindeyiz?”

Bu farklılıklar zaman zaman hissediliyor. Aynı kelimeler kullanılsa da, herkesin o kelimelerden anladığı şey biraz farklı. Buna rağmen toplantının dağılmamasını sağlayan bir şey var: Ortak bir mesele etrafında kalma isteği.

Sunumlarda sık sık “katılım” kelimesi geçiyor. Bu kelimeyi daha önce de duyduk; ama burada biraz daha dikkatle kullanılıyor: Sadece dinlemek değil, birlikte üretmek…

Planın kendisi kadar süreci de konuşmak

Anlatılanlar içinde en çok aklımda kalan şey şu oldu:

Bu plan sadece bir harita değil. Aslında hepimizin gündelik hayatını şekillendiren bir çerçeve: nerede yaşayacağız, nerede çalışacağız, hangi alanlar korunacak, şehir nereye doğru büyüyecek?

Bu yüzden bu plan sadece teknik bir mesele değil ve “kentin anayasası” benzetmesi yerinde görünüyor. Ancak hemen arkasından gelen bir cümle, bu benzetmeyi daha da anlamlı kılıyor: Geçmişte bu çerçeve her zaman korunamamış. Bunu söylerken salonda kısa bir duraksama oluyor. Çünkü herkes bu cümlenin sadece teknik bir tespit olmadığını biliyor.

Bir anlamda herkes kendi deneyiminden bir şey hatırlıyor: Katılımın yeterince güçlü işletilememesi, planların zaman içinde değişmesi, alınan kararların izlenmemesi…

Bunlar yeni şeyler değil. Sadece bu kadar açık ifade edilmesi, toplantının tonunu değiştiriyor. Sanki o noktadan sonra anlatılan yeni süreç daha dikkatle dinlenmeye başlanıyor. Çünkü mesele sadece yeni bir plan yapmak değil; eski hataların tekrarlanmaması.

Kent Konseyi: Arada bir yerde

Konseyin rolü konuşulurken salonda hafif bir hareketlenme oluyor. Not alanlar biraz daha hızlanıyor, bazı başlar yukarı kalkıyor.

Kent Konseyleri aslında tanımı zor yapılar: Ne karar verici, ne tamamen dışarıda… Bir tür arada kalmışlık hali. Aynı zamanda güçlü bir potansiyel de var.

Toplantıda biri bunu “potansiyel enerji” diye tarif etti. Bence de güzel bir benzetmeydi.

Peki, bu enerji gerçekten harekete geçebilecek mi?

Toplantının ritmi

Saat ilerledikçe toplantının ritmi de değişiyor.

Başlangıçta daha düzenli ilerleyen sunumlar, yerini daha parçalı, daha çok sesli bir tartışmaya bırakıyor. Bir noktada aynı anda birkaç farklı konu konuşuluyor gibi oluyor:

Birisi teknik bir detaya giriyor, bir diğeri sürecin nasıl işleyeceğini soruyor, bir başkası geçmiş bir deneyimi hatırlatıyor. Bu dağınıklık aslında biraz da sürecin kendisini yansıtıyor. Gündem sadece planla sınırlı değil; Avrupa Oyunları gibi kentin uluslararası ölçekteki konumunu ilgilendiren başlıklar da kısa kısa açılıyor, sonra yeniden kapanıyor.

İstanbul gibi bir şehir zaten biraz böyle konuşulabiliyor.

Beklenti ile gerçeklik arasında

Toplantının başında çizilen çerçeve daha netti: katılımcı bir süreç, birlikte üretim ve izlenebilir bir plan.

Toplantının ilerleyen saatlerinde ise bu hedeflerin sahada nasıl karşılık bulacağı üzerine düşünmeye başlıyoruz. Kimse bu sürecin kolay olacağını düşünmüyor; ama kimse tamamen vazgeçmiş de değil.

Bu ikisi arasında ince bir çizgi var. Toplantı biraz da o çizginin üzerinde ilerliyor.

Toplantı bittiğinde salon yavaş yavaş boşalırken konuşmalar bitmiyor. Kapı önünde küçük gruplar oluşuyor. Birileri hızlıca bir sonraki adımı konuşuyor, birileri sürecin nasıl ilerleyeceğini tartışıyor.

“Bakalım nasıl olacak” cümlesini birkaç kez duyuyorum. Sanırım o akşamın en dürüst cümlesi bu.

Belki net cevaplar yok ama sorular daha görünür: İstanbul’un nasıl planlanacağı, kimlerin bu sürece gerçekten dahil olacağı, bu katılımın ne kadar etkili olacağı…

Bunların hepsi hâlâ açık konular ama bu kez fark şu: Bu sorular ilk defa sadece sorulmuyor, aynı zamanda birlikte düşünülüyor. Belki de bir şehrin geleceği, verilen cevaplardan çok, o sorularla ne kadar birlikte kalabildiğimizle şekillenecek.


© T24