Köprüden atlayan adam
O sabah keyifli uyandım. Yıllar sonra İstanbul’da yeniden bir yuva kuruyor olmanın heyecanı vardı içimde… Boya bitmiş, eşyalar yarım yamalak da olsa yerini bulmuş, elektrik, su açılmıştı. Sevdiklerimin yardımıyla, az zamanda çok iş halletmiştim. O gün artık yorgunluk atacak, biraz giyinip süslenecek ve öğlen Boğaz’da arkadaşlarımla buluşup kız kardeşimin doğum gününü kutlayacaktım.
Tam kapıdan çıkacakken, interneti bağlamak için görevli geliyor. “Ablam, beş dakikalık iş,” diyor. Türkiye’de “beş dakikalık iş” ifadesinin iddialı bir vaat olduğunu bilirim, yine de “tamam” diyorum. Bir şeyler ters gidiyor. Ben hevesle beklediğim programıma gecikiyorum, üstelik internet de bağlanmıyor. Görevli, suçlulukla karışık bir nezaketle, “Abla, sizi Bebek’e kadar bırakayım. Oradan taksi bulursunuz,” diyor. “Tamam,” diyorum, atlıyorum arabaya.
İnternet sağlayıcısının servis aracında, görevliyle havadan sudan sohbet ede ede ilerlerken tam bir İstanbul anı yaşadığımı düşünüyorum. Gülümsüyorum. Güneş parlak, sahil yolu cıvıl cıvıl… Memleketin haline inat, hayat son bir hızla akıyor, insanlar mutlu görünüyor. Bebek’te bir taksi bulup İstinye’ye doğru yola çıkıyorum. Ancak bizi hep birlikte restorana götürecek olan deniz taksinin kalkış saatine yetişemiyorum. Kız kardeşim arıyor: “Rumelihisarı’na geri dön, oradan gel,” diyor.
İstanbul manevraları
Bunu taksi şoförüne söylememle birlikte, adam sert bir İstanbul manevrasıyla direksiyonu kırıp ani bir U dönüşü yapıyor. Arkadaki araç bize çarpıyor. Kafamı hafifçe ön koltuğa vuruyorum. Neyse ki ucuz atlatıyoruz. Ama saniyeler içinde iki şoför arasında atışma başlıyor: “Sağa çek ulan!”, “Kör müsün be adam!”, “Önüne baksana!…" Küfürler havada uçuşuyor. Boğaz manzarası eşliğinde küçük çaplı bir İstanbul trafiği operası. Neyse, bugün canımı hiçbir şey sıkamaz. Taksiden iniyorum ve Rumelihisarı yönüne giden başka bir taksiye biniyorum.
Bu kez, şöföre Anadoluhisarı’nda buluşacağımız restoranın adını verip oraya giden teknelerin nereden kalktığını bilip bilmediğini soruyorum. Şoför, “Evet” yerine geçen kısa ve isteksiz bir homurtuyla cevap veriyor. Bir süre sonra Rumelihisarı’nı geçtiğimizi fark ediyorum. “Sanırım geçtik,” dediğim anda, bu sefer bu şoför ani bir U dönüşü yapıyor, bir yandan da bana “Ben nereden bileyim restorana giden teknenin nereden kalktığını? Ben Anadoluhisarı’na teknelerin nereden kalktığını bildiğimi söyledim!” diye fırça atıyor. Neyse ki bu kez arkadan kimse bize çarpmıyor.
“Ev” sanki o düdük sesi...
On dakikalık tekne yolculuğunda, yüzümü güneşe tutuyorum. Gözlerimi kıstığımda güneş ışınları Boğaz’ın üzerinde sihirli yakamozlar oluşturuyor, martılar şarkılar söyleyerek kanat çırpıyor. Ve vapur düdükleri... “Ev” sanki o düdük sesi... Doğduğum, büyüdüğüm yerde olmanın huzuru var içimde. Bir yanımda Rumeli Hisarı, öte yanımda Anadolu Hisarı. Üstelik erguvan mevsimi… Boğaz’ın koruları pembeye, eflatuna, mora kesmiş. Şehir bütün karmaşasını kısa süreliğine unutmuş, sadece güzel o anda... Restorana vardığımda, kardeşimle arkadaşlarımın masaya yerleşmek üzere olduklarını görüyorum.
Arkamızdan sert bir “PAAAT!” sesi geliyor!
Uzun zamandır görmediğim arkadaşlarım beni görünce ayağa fırlıyor. Sekiz kadın aynı anda birbirimize doğru koşuyor, sarılıyor, konuşuyor, gülüşüyoruz. Kardeşimin doğum günü hediyeleri veriliyor, masaya yerleşiliyor, siparişler söyleniyor. Tam içkilerimizin gelmesini beklerken, arkamızdan sert bir “PAAAT!” sesi geliyor. Vancouver’dan yeni gelmiş olmanın saflığıyla, o sesi bir anlığına suya vuran yunus kuyruğu........
