Kazananlar mı, kaybedenler mi?: Bu yıl Oscarlar'da asıl yarış politikti
98’inci Akademi Ödülleri 15 Mart gecesi sahiplerini buldu. Her yıl olduğu gibi bu yıl da tören öncesinde elimden geldiğince çok aday filmi izlemeye çalıştım. Tören günü ise giyinip kuşanıp, Vancouver International Film Festival binasında düzenlenen partiye gittim. Gecenin eğlencesi Oscar tombalasıydı: Kazananları doğru tahmin edip bingo yapanlara ödül verilecekti. Ancak bu yıl adayların şansı birbirine o kadar yakındı ki, kazananı tahmin etmek neredeyse imkânsızdı. Aynı kategoride birine sevinip diğerine “Ama o da hak etmişti” dediğim çok an oldu.
16 dalda aday gösterilip 4 Oscar kazanan Sinners ile 13 dalda aday olup 6 ödül alan One Battle After Another gecenin başabaş yarışan iki filmi oldu. Michael B. Jordan En İyi Erkek Oyuncu ödülünü aldığında çok sevindim ama Leonardo DiCaprio’nun da hak ettiğini, Paul Mescal’in de en azından aday olması gerektiğini düşündüm. En İyi Film ödülü One Battle After Another’a gittiğinde mutluydum ama Sinners için içim burkuldu. En İyi Uluslararası Film ödülü Sentimental Value’ya gitti; yine de Sirat, It Was Just An Accident ve Secret Agent’ın da bu ödülü hak ettiğini düşündüm. Jessie Buckley’nin Hamnet ile kazandığı ödüle sevindim ama Die My Love ile müthiş bir performans sergileyen Jennifer Lawrence’ın salondaki eksikliğini hissettim. F1 En İyi Ses’i aldı ama bana göre Sirat’in hakkıydı. Frankenstein bileğinin hakkıyla prodüksiyon tasarım ödülünü aldı ama Secret Agent da güçlüydü. Sinners’ın müzikleri harikaydı ama benim gönlüm Nick Cave’in Train Dreams’indeydi. Bu kafa karışıklığı içinde benim bingo kartım da tutmadı.
Dünyanın bir kısmında insanların kafalarına bomba yağarken, çocuklar ölürken, çok şükür ki Oscarlar’da da politik mesajlar vardı. Conan O'Brien “Geçen yıl sunuculuk yaptığımda Los Angeles yanıyordu, bu yıl her şey yolunda gidiyor” diyerek açılış konuşmasını yaptı; Donald Trump’a doğrudan atıf yapılmasa da gece boyunca politik bir gerilim hissediliyordu. Komedyen Jimmy Kimmel programının kısa süreliğine askıya alınmasına gönderme yaparak “Bazı ülkelerde liderler ifade özgürlüğünü desteklemiyor. Hangileri olduğunu söyleyemem, Kuzey Kore ve CBS diyelim” diye espri yaptı. En İyi Belgesel Ödülü’nü kazanan yönetmen David Borenstein, Rusya’daki otoriter rejimi anlattığı filminden söz ederken, küçük sessizliklerle bir ülkenin nasıl kaybedilebileceğini hatırlattı. Sentimental Value ile En İyi Yabancı Film Oscar’ını alan Joachim Trier, çocukların geleceğini ciddiye almayan politikacılara oy verilmemesini istedi. ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü operasyon doğrudan konuşulmadı; ancak İranlı siyasetçi Sara Shahverdi’nin vize yasağı nedeniyle törene katılamaması ve İranlı yönetmen Jafar Panahi’nin ülkesine dönmek zorunda kalması bu politik atmosferi hissettirdi. Javier Bardem ise tek cümleyle mesajını verdi: “Savaşa hayır ve özgür Filistin.”Benim bingo kartım tutmamış olabilir ama bu gece hem politik tonu, hem de yas ve politikaya odaklanan güçlü filmleriyle uzun süre konuşulacak. Bu hafta benim için Oscar’ın öne çıkan 8 filmini yazdım.
1. One Battle After Another: Baskı rejimine karşı hiç bitmeyen bir savaş
Filmin hangi yılda geçtiğini bilmiyoruz, başkan kim bilmiyoruz, net bir tarih yok. Bildiğimiz tek şey: ülke bir iç savaşın içine sürüklenmiş. Hükümet göçmenleri topluyor ve onları gözaltı merkezlerine kapatıyor. Kendilerine French 75 adını veren bir grup baskı rejimine karşı hiç bitmeyen bir savaş veriyor; otoriter rejime karşı direniyor; bu merkezlere baskın düzenleyip insanları serbest bırakıyor; bankalara, devlet kurumlarına, hatta elektrik şebekesine saldırılar düzenliyor. Film bu dünyayı açıklamıyor, izleyiciyi doğrudan içine bırakıyor.
En İyi Film dahil 6 Oscar kazanan film, tam da günümüz savaşlarının ortasında sormamız gereken soruları soruyor: İnsanları şiddete sevk eden şey kişisel mi, politik mi? Yoksa kişisel olan her şey zaten politik midir? Paul Thomas Anderson’ın en politik eseri belki de bu. Ancak filmin kalbinde bir de öyle güçlü bir baba–kız ilişkisi var ki, tüm bu kaosun içinde izlemeye doyum olmuyor. En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar’ını kucaklayan Sean Penn’in performansı ise başlı başına efsaneydi.
Aldığı Oscar’lar: En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, En İyi Uyarlama Senaryo, En İyi Casting, En İyi Kurgu.
2. Sinners: Bir kültürün kanı nasıl emilir?
Sinners’ı ilk izlediğimde “Bu ne şimdi?” dedim. Vampirler, blues, İrlanda dansı… Aşure gibi bir şey. Ama o müzikler… Özellikle blues sahnesi… İçime işledi. Ertesi sabah tekrar müzik sahnelerini tekrar izlediğimde Ryan Coogler’ın mesajını anladım. Blues, kölelikten, yoksulluktan ve göçten doğmuş bir hafıza ve bir direnci temsil ediyor.
Vampirler ise bu hafızanın sömürülmesini temsil ediyor. Kan emmek, emeğin ve kültürün tüketilmesi demek. Vampirlerin İrlanda dansı yapması da tesadüf değil; bir zamanlar dışlanmış olan başka bir kültürün zamanla gücün tarafına geçmesini ima ediyor. Film siyah diasporayı “yaşayan ölüler” metaforuyla anlatıyor. Finalde kulübü satan beyaz adamın Smoke ve Stack kardeşleri öldüreceğini anlamamız, bu metaforun ne kadar acımasız bir gerçekliğe dönüştüğünü gösteriyor. Bir de Michael B. Jordan, ikiz kardeşleri birbirinden bu kadar farklı nasıl oynarsın… Büyük hayranınım!
Aldığı Oscar’lar: En İyi Erkek Oyuncu (Michael B. Jordan), En İyi Özgün Senaryo, En İyi Özgün Müzik, En İyi Görüntü Yönetimi.
3. Sirat: Yaralarımızın içine kadar dans etmek
Sirat izledikten sonra üzerinde günlerce düşündüğüm bir film oldu. Hâlâ da etkisinden çıkabilmiş değilim. Oliver Laxe, Friedrich Nietzsche’nin “Dans etmeyen bir Tanrı’ya inanmam” sözünden yola çıkıyor. Çölün insanı hipnotize eden görüntüleri ve kulağımızdaki techno ritmi filmi görsel ve işitsel olarak büyüleyici bir deneyime dönüştürüyor. Hikâye, çökmekte olan bir toplumun ortasında beklenmedik yerlerde aile bulma, insan ile doğa arasındaki gerilim ve varoluşsal arayış temalarını işliyor. Diyaloglar son derece sınırlı; anlatım büyük ölçüde sessizlik ve beden dili üzerinden... Filmdeki karakterler çölün ve hiçliğin ortasında, yaralı bedenlerle yaşamaya devam ediyor. Biri kolunu, diğeri bacağını kaybetmiş… ama yaşıyorlar. Yaralarını iyileştirene kadar dans ediyorlar.
“Sirat” köprüsü metaforu burada çok güçlü. Cennet ile cehennem arasında, saç telinden ince, kılıçtan keskin bir yol… Filmde bu yol bir mayın tarlasına dönüşüyor. Her adım ölüm olabilir. Ama yine de ilerliyorlar. Film ödül alamadı ama bence yılın en cesur, en şok eden işlerinden biriydi.
Oscar durumu: 3 dalda aday (En İyi Uluslararası Film, En İyi Ses, En İyi Özgün Müzik) – ödül kazanamadı.
4. Sentimental Value: Aile, en büyük sınavdır
Sentimental Value annelerinin ölümünün ardından yeniden bir araya gelmeye çalışan bir ailenin hikâyesini anlatıyor. Ünlü ama ailesini kariyeri uğruna terk etmiş bir baba, yıllar sonra kızlarıyla bağ kurmaya çalışır. Ancak geçmişteki terk edilişin yarattığı kırgınlıklar hâlâ çok tazedir. Film, hafıza, aile travması ve sanat ile hayat arasındaki ince çizgiyi merkezine alırken, melankoli ile mizahı dengeli bir şekilde bir araya getirir.
Aile bireyleri birbirini hem en çok kıran, hem de en çok seven insanlardır. Sevgi, suçluluk, kırgınlık ve özlem aynı anda var olabilir. Baba karakterinin kızlarının hikâyesini filme dönüştürmek istemesi ise geçmişle yüzleşmenin başka bir yolu. Film sonunda şunu söylüyor: İyileşmek bazen konuşarak değil, hikâyeyi sanat yoluyla yeniden kurarak mümkün olur. En İyi Kadın Oyuncu adayı Renata Reinsve ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu adayı Alexander Skarsgård, filmde adeta karşılıklı oyunculuk şovu yapıyor. Müthişlerdi.
Aldığı Oscar: En İyi Uluslararası Film (toplam 9 adaylık).
5. Hamnet: Biz de Hamnet’in yasını tuttuk.
Hamnet yılın en dokunaklı, en şiirsel filmlerinden biriydi. Bir Shakespeare hikayesi sinemada kanımca ancak bu kadar güzel anlatılır. Jessie Buckley’nin unutulmaz performansı neredeyse kelimesiz bir yas haliydi. Kurgu bir hikâye olan filmde, William Shakespeare oğlunun kaybının yarattığı acıyla başa çıkabilmek için Hamlet’i yazıyor. Hamlet ile oğlunu ebediyyen yaşatıyor, karısından oğlu ölürken orada olamadığı için özür diliyor. Bu açıdan Hamnet de tıpkı Sentimental Value gibi, yası sanat üzerinden iyileştirmeyi başarıyor.
Film yasın büyük patlamalarını değil, boşlukları, günbegün eksilmeyi, yokluğu anlatıyor. Belki de bu yüzden bu kadar etkiliyor. Oscar’ı hak ettiğini düşündüğüm bir diğer yönetmen Chloé Zhao’nun dediği gibi: “Bu film ölüm hakkında değil, sevginin ölümden sonra nasıl yaşamaya devam ettiği hakkında.”
Aldığı Oscar: En İyi Kadın Oyuncu (Jessie Buckley) – toplam 5 adaylık.
6. Train Dreams: Modern dünyanın hızına karşı, yavaş ve emekle kurulan bir hayat
Train Dreams yılın en az konuşulan ama en masalsı filmlerinden biri. Vancouver’da yıllardır doğayla iç içe yaşayan biri olarak, film bana çok dokundu. İlginçtir ki, bu hikâyede de yas ve kayıp duygusu hâkim. Karakter rüyalar aracılığıyla geçmişle ve kayıplarıyla bağ kuruyor ve kendini bu şekilde iyileştiriyor.
Film karakterin ormanlar, demiryolları ve yalnızlık içinde geçen hayatına, dayanıklılığına ve hayatta kalma becerisine odaklanıyor; modern dünyanın hızına karşı yavaş, sabırlı ve emekle kurulan bir yaşamın değerini hatırlatıyor. İnsan yalnız yaşayabilir, ama hatıralar, rüyalar, doğa varsa ve çalışmaya, üretmeye devam ediyorsa, asla yalnız değildir. Nick Cave’in “Train Dreams” müziği hâlâ kulağımda ve benim gönlümün kazananı.
Oscar durumu: 2 adaylık (En İyi Özgün Müzik, En İyi Görüntü Yönetimi) – ödül kazanamadı.
7. It Was Just an Accident: Tesadüf sandığımız şey politik olabilir
It Was Just an Accident küçük bir olayın nasıl büyük sonuçlara yol açabileceğini anlatan bir film. İran’da savaş olduğu bir dönemde izleyince daha da anlam kazanıyor. Film, “tesadüf” gibi görünen olayların aslında bireylerin kontrolünden çok, içinde yaşadıkları sistem tarafından şekillendiğini söylüyor. Hoop döndük mü yine “Hayatta her şey politiktir”e!
Hikâye herkesin yaşayabileceği bir “kazayla” başlıyor, ancak o kazanın bu kadar büyümesinin nedeni, insanların yaşadığı baskı ortamı ve ülkenin içinde bulunduğu politik gerçeklik. Her şey bir anda değişebilir. Bu yüzden film insanda uzun süre kalan bir huzursuzluk bırakıyor. Günümüz gerçekleri üzerinden kalp sıkıştırıyor.
Oscar durumu: En İyi Uluslararası Film dalında aday gösterildi – ödül kazanamadı.
8. The Secret Agent: Biri bizi gözetliyor.
1977 yılında, Brezilya’daki askeri diktatörlük döneminde geçen film, hükümetin tetikçilerinden kaçan bir araştırmacının hikâyesini anlatıyor. Dışarıdan bakıldığında klasik bir casusluk filmi gibi ilerliyor: devlet, istihbarat, gizli operasyonlar… Ancak film derinleştikçe meselenin aksiyondan çok güç, kontrol ve görünmeyen iktidar mekanizmaları olduğu ortaya çıkıyor.
Film, 1970’lerin dokusunu yeniden yaratmak için dönemin ekipmanlarıyla çekilmiş ve analog bir sinema hissi sunuyor. Renkleri ve sesleri ile bize adeta 1977 Brezilya’sına ışınlıyor, devamlı izleniyormuşuz hissi yaratıyor, en iyi bildiğimiz gerçeğin ne olduğu hakkında bizi şüpheye düşürüyor.
Oscar durumu: 5 dalda adaylık (En İyi Uluslararası Film, En İyi Görüntü Yönetimi, En İyi Kurgu, En İyi Prodüksiyon Tasarımı, En İyi Ses) – ödül kazanamadı.
