Yüce ve anlamsız bir hayat: Ernst Jünger
“Dünyaya gelmek, bir saldırıya uğramaktır.
Yaşıyor olmak, savaşıyor olmaktan başka bir şey değildir.”
1895 baharında, Ren Nehri’nin suları hâlâ imparatorluk ihtişamının fısıltılarını taşırken, Ernst Jünger Heidelberg’de doğdu. Babası Ernst Georg, kimyager kökenli bir girişimciydi; potas madenleri ve laboratuvarlar sayesinde servet biriktirmiş, rasyonel bir zihinle hareket eden, disiplinli bir adamdı. Annesi Karoline Lampl ise daha sakin, Protestan kökenli bir aileden geliyordu; agnostik bir şüphecilikle yoğrulmuş, evin içinde sessiz bir denge unsuru gibi duruyordu. Agnostik bir kadının huzur unsuru olması ne tuhaf şey aynı zamanda… Ailede altı çocuktan hayatta kalan en büyüğü Ernst’ti; iki bebek erken yaşta ölmüştü, bu kayıplar belki de ileride ölümün kaprisli yüzüne karşı duyduğu tuhaf hayranlığı besleyecek olan duyguların da zemindeki tortusuydu.
Ev zenginlikle doluydu ama bu bolluk huzur değil, huzursuzluk doğuruyordu. Babasının bilimsel kesinliğiyle oğlunun kaos arayışı arasında görünmez bir gerilim hep vardı. Hangi babayla çocuk arasında yoktur ki? 1901’de aile Hannover’e taşındı. Ernst okullarda sıradan bir öğrenciydi. Derslerden çok sokaklarda, ormanlarda, böceklerin peşinde dolaşmayı seviyordu. Karl May’in ve Kipling’in macera romanları onu iyice ateşliyordu. Diline göre ahşabı bulmuş tahta kurdu gibi kitaplara gömülüyor, uzak diyarları hayal ediyordu. 1905-1907 arası yatılı okullarda kaldı, ama disiplin onu boğuyordu. 1907’de Rehburg’a döndüler, Wunstorf’ta hayatta kalan kardeşleriyle birlikte okudu. Böcek toplama tutkusu burada iyice kök saldı; topladığı her kanatlıyı iğneleyip etiketlerken sanki hayatı bir an durdurup sabitlemeye çalışıyordu. 1909’da Fransa’da kısa bir öğrenci değişim programı onu yabancı dillere ve kültürlere açılmaya itti. Böylece başka yerler görme konusunda içindeki maceracı ruhu da tetiklendi. Demek dünya, insanın doğup büyüdüğü yerde n ibaret değilmiş sadece. 1911’de on altı yaşındayken Wandervogel hareketine katıldı. Endüstriyel dünyanın gri düzenine karşı gençlerin doğaya, halk şarkılarına, orman yürüyüşlerine sığındığı bu akım, onun için bir tür kurtuluş gibiydi. İlk şiiri yerel bir gazetede yayımlandı; arkadaşları onu hem şair hem de asi biri olarak görüyordu. Ama bu romantik dönem kısa sürdü. 1913’te Hameln lisesinin boğuculuğuna dayanamadı, kaçtı, Verdun’a gitti ve Fransız Yabancı Lejyonu’na yazıldı. Afrika hayalleriyle yanıp tutuşuyordu. Dünya denen evde başka odalar, pencereler de vardı. Sidi Bel Abbès’te kısa süre kaldı, sonra Fas’a firar etti. Yakalandı, geri getirildi. Babasının nüfuzu ve parası sayesinde ceza almaktan kurtuldu, ama bu macera ailesine pahalıya patladı.
Hannover’e geri döndüğünde Werner Scholem gibi solcularla tanıştı; ideolojik fırtınaların habercisiydi bu karşılaşmalar. İşte ilk büyük çelişki de burada başlamıştı: Kahramanlık peşinde koşan bir genç, kaçışın ve yakalanmanın utancıyla yüzleşmiş, özgürlük ararken babasının gölgesine sığınmıştı. Ağustos 1914’te savaş patlak verdiğinde Ernst 73. Hannover Füsilier Alayı’na gönüllü yazıldı. Bu da başka yerleri görmek için bir yoldu. Eğitimden sonra Champagne cephesine gönderildi. Aralık’ta çamura gömülmüş siperlerdeydi artık. Nisan 1915’te yaralandı, yine babasının gözetiminde iyileşti, subay adayı yapıldı. Kasım’da teğmen rütbesi aldı. Çabucak da cesaretle ünlendi. Devriyelerde önde gidiyor, askerlerini ateş hattına sürüklüyordu. Fakat 1916’da Somme’da cehennemi yaşadı. Cesetlerle dolu bir dere yatağında beklediler, İngiliz topları üzerlerine yağdı. “Ezilebiliriz, ama yenilemeyiz,” diye yazacaktı bunları sonradan. Birlik kısa süre dinlendirildi, ama geri döndüklerinde neredeyse tamamen yok edildi. Combles’te şarapnel göğsüne saplandı. Kasım’da üçüncü yarasıyla “Demir Haç Birinci Sınıf”la ödüllendirildi. Ne uğruna cepheye gittiğini de böylece idrak........
