Vicdan, birçok yerinden kırılmış bir kemik gibi sadece bir kelime
Mart 2026'nın ortasında Türkiye, iki önemli mütefekkirini kaybetti. Tarihçi İlber Ortaylı ve yazar Ahmet Turan Alkan… Taş öyle atılmaz, gül böyle atılır! İkisi de yıllarca bu ülkenin entelektüel birikimine katkı sunmuş, ikisi de sağlıklarında bolca konuşulmuş, tartışılmış, kimi zaman sevilmiş kimi zaman eleştirilmiş isimlerdi. Ama asıl mesele, ölümlerinden sonra başladı. Ölüm, normal şartlarda insanlar arasındaki hesapların kapandığı, dilin sustuğu, kalbin incindiği yaraların artık kanamaması gereken bir andır. Medeniyet dediğimiz şey, belki de ölü karşısında takındığımız tavırla ölçülür, Neden? Çünkü ne deriz biri ölünce, “Allah taksiratını affetsin.” Varsa tabi. Kişinin kıyameti öldüğü gün koparmış, hesabını da insanlar mı soracakmış? Hadi ordan! Tarih boyunca bütün kültürlerde ölünün arkasından konuşmanın sınırları olmuş, cenaze merasimleri kutsal bir hüviyet kazanmıştır. Çünkü ölenle birlikte dünyevi hesaplaşmaların da sona ermesi gerektiği fikri, insanlığın en kadim ahlaki öğretilerinden biridir. Oysa bu iki cenazenin ardından sosyal medyada ve bazı mecralarda yükselen sesler, Türkiye'de linç ve nefret kültürünün ne kadar derin bir ideolojik yarığa dönüştüğünü bir kez daha gösterdi. İlber Ortaylı için "tarihçi değildi", "aslında şuydu buydu" diyenler, Fatih Camii haziresine defnedilmesine itiraz edenler, hatta "ölünün arkasından konuşulur mu" tartışmasını bile küfürbazlığa çevirenler… Ahmet Turan Alkan için ise yıllarca hapis yatmış, sağlığında yıpratılmış bir adamın ölümünde bile "zaten FETÖ'cüydü", "zaten şuydu" diyerek infazı sürdürmek isteyenler… “Ordusuna asker olmak” istedikleri peygamberin “kıyas’la ilgili sözlerinden pek bir şey öğrenmeden kendilerini fetva verecek kadar ulu kimseler zannetme cürettine düşmüşler. Olmadıkları yerde göremedikleri saygının, var sayılamamanın hasetiyle ölü-diri demeden kolayca itelenebildikleri kitleleri de böylece suistimal etmeyi zanaat edinmişler. Kitleleri linç ve nefretle sürükleyen şeyse aslında sözler değil, bu “okumuş adam”ların kibri. Bir Allah değiller, ama fırsat bulsalar “neredeyse peygamber”liklerini ilan edecekler.
“Linç” kelimesi, dilimize İngilizce "lynching"ten geçmiştir. Amerikan Devrimi sırasında ortaya çıkan bu kavram, özellikle İç Savaş sonrasında Ku Klux Klan gibi ırkçı grupların siyahilere uyguladığı yargısız infazları tanımlamak için kullanılmış. Türk Dil Kurumu “linç”i şöyle tanımlar: "Birden çok kimsenin “kendilerine göre suç olan” bir davranışından ötürü birini, yasa dışı ve yargılamasız olarak öldürmesi". Ama modern çağda linç, yalnızca fiziksel öldürmeyi değil, bir insanın itibarını, sosyal varlığını, mesleki kariyerini, hatta hatırasını hedef alan bir mekanizmaya dönüştü. Tanıl Bora'nın “Türkiye'nin Linç Rejimi” kitabında çarpıcı bir şekilde ifade ettiği gibi: "Linç, en aşikâr medeniyet kaybıdır. Linçin sıradanlaştığı, kolektif bir utanç yaratmadığı, infiâl uyandırmadığı bir toplum, toplum olma vasfını yitirir". Bu tanımın altını iyi çizeyim: Kolektif utanç yaratmayan bir linç, toplumu toplum olmaktan çıkarır. Peki ya linç, ölümden sonra da devam ediyorsa? Ya linç, artık bir insanın hatırasına, mezarına, geride bıraktıklarına yöneliyorsa? İşte o zaman "medeniyet kaybı" dediğimiz şey, bir felaket senaryosu olmaktan çıkıp gündelik hayatın sıradan bir pratiğine dönüşüyor demektir. Türkiye'de linç, Cumhuriyet'in ilk yıllarından itibaren var olan bir olgu.. Türkiye'de linç meselesi, bu konuda oldukça detaylı bir kronolojiye de sahiptir.
Millî Mücadele yıllarında Damat Ferit Paşa hükümetlerinde görev almış, Mustafa Kemal Atatürk'ü "çete reisi" olarak nitelendirmiş olan gazeteci Ali Kemal'in akıbeti, linç kültürünün erken dönemdeki en çarpıcı örneklerinden biri bence. 1922'de İstanbul'da gözaltına alınıp Ankara'ya götürülmek üzere yola çıkarılan Ali Kemal, İzmit'te dönemin komutanı Sakallı Nurettin Paşa'ya teslim edilir. Nurettin Paşa, daha sonra bu olayı gururla anlatır: "Aldım. İstintak ettim. Hakaret ettim. Sonra da asker ve ahaliden bir kalabalık toplamalarını emirerlerime emrettim. Topladılar. Beklesinler, Ali Kemâl'i çıkartacağım, hemen üstüne üşüşsünler, sopa ile taşla, yumruk ile gebertsinler, dedim. Öyle yaptılar..."
Ali Kemal'in naaşı, linç edildikten sonra ayaklarına ip bağlanarak sokaklarda sürüklenmiş, ardından bir köprüye asılmıştır. Bu olay, linçin sadece bir öldürme biçimi değil, aynı zamanda bir teşhir ve aşağılama ayini olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Oysa Cumhuriyet’in kuruluş amaçları arasında bu yöntemleri aslında ortadan kaldırmak vardı.
6 Kasım 1922'de Nurettin Paşa tarafından linç ettirilerek öldürülen Milli Mücadele karşıtı gazeteci Ali Kemal, linç edilmesinden sonra idam sandalyesinde. Göğsündeki kağıtta "Din ve Vatan Haini Ali Kemal" yazıyor
1955 yılında gerçekleşen 6-7 Eylül Olayları, linç ve nefret kültürünün etnik ve dini azınlıklara yöneldiği büyük bir kırılma noktasıdır. Tanıl Bora'nın kitabının yeni baskılarında bu olaylara özel bir bölüm ayrılmıştır. Rum, Ermeni ve Yahudi vatandaşların dükkânları yağmalanmış, evleri basılmış, insanlar sokak ortasında dövülmüş, öldürülmüştür. Demokrat Parti Hükümeti’nin resmi söyleminin beslediği düşmanlık, sokaktaki kalabalığı bir linç güruhuna dönüştürmüştür. 1993 yılında Sivas'ta yaşanan Madımak Katliamı ise, linç tarihimizin en karanlık sayfalarından biridir. Pir Sultan Abdal Şenlikleri için Sivas'a gelen aydınların, yazarların, sanatçıların kaldığı otel, bir kalabalık tarafından kuşatılmış ve ateşe verilmiş, 37 kişi yanarak can vermiştir. Bu olay, linçin sadece bir "sokak hareketi" değil, aynı zamanda derin ideolojik saiklerle beslenen toplumun yöneten ve iteleyebilen bazı unsurlarının göz yumduğu, hatta kışkırttığı bir toplumsal patlama olduğunu göstermiştir. Bu tarihsel örneklerin ortak noktası şudur: Linç edilenler, her seferinde "öteki" ilan edilenlerdir. İster Ali Kemal gibi siyasi bir düşman olsun, ister azınlıklar, ister Alevi aydınlar... Linç, toplumun "biz" dediği kesimin, "onlar" dediği kesimi cezalandırma aracı olarak işlemiştir. Ve bu "biz" ile "onlar" arasındaki sınır, ideolojik olarak çizilmiştir. Linç ve nefret kültürünü anlamak için sadece tarihsel olaylara değil, bu olayları analiz eden kitaplara da bakmak gerekir.
Tanıl Bora'nın “Türkiye'nin Linç Rejimi” kitabı, bu alandaki en önemli çalışmalardan biri.. Bora'ya göre Türkiye'de linçler silsilesi, sürekli bir "rejim" olduğunu düşündürmektedir. Bahaneler ve hedef alınan kesimler birbirine benzemektedir: Eskiden azınlıklar, Aleviler, komünistler; 2000'lerde PKK'yı bahane ederek Kürtler; bugün ise herkes. Bora'nın kitapta Nazi Almanyası ile yaptığı karşılaştırma da oldukça çarpıcıdır. Faşizmin yükselişi, sokaktaki linç güruhlarıyla başlar ve iktidar olanlarla bütünleşir. Yani linç, faşizmin tohumlarını atan bir pratiktir. Kitapta yer alan "linç en aşikâr medeniyet kaybıdır" vurgusu, işte bu yüzden bu kadar önemlidir. Elias Canetti'nin Crowds and Power (Kitle ve İktidar) kitabı, linç psikolojisini anlamak için başvurulabilecek diğer bir klasik metin… Canetti'ye göre kitle, iktidarını hissetmek için bir kurbana ihtiyaç duyar. Linç anında kitle, kendini en güçlü hissettiği anı yaşar. Çünkü yargısız infaz, kitlenin devletin yargılama yetkisini gasp etmesi ve kendini "egemen" ilan etmesidir. Bu perspektiften bakıldığında, sosyal medyadaki linç kampanyaları da bir tür "sanal kitle" hareketidir. İnsanlar ekran başında, tuşlara basarak birilerini "infaz ederken", kendilerini güçlü hissederler. Hele ki bu infaz, ideolojik düşmanın infazıysa, hazzı katlanır.
Mart 2026'da, Türkiye'nin en tanınmış tarihçilerinden İlber Ortaylı vefat ettiğinde, sosyal medya adeta ikiye bölündü. Bir kesim saygı duruşunda bulunurken, diğer kesim yıllardır biriktirdiği nefreti ölümün soğuk yüzüne kusmaktan çekinmedi. Bir internet haber sitesinde derlenen yorumlar, işin vahametini gözler önüne sermeye yeter bile. "İyi bilmezdik", "Ülkesinin içerisine bile isteye sokulduğu karanlığa bir kere bile itiraz etmemiş", "Bilen biliyor ne olduğunu, küstahlığını" gibi ifadeler, Ortaylı'nın ölümünü fırsat bilenlerin ne kadar alçaldığını gösteriyordu. Hatta taciz iddiaları bile gündeme getirilmiş, kanıtsız, belgesiz, sadece "söylenti" düzeyinde ithamlarla bir insanın hatırası kirletilmek istenmişti. Ancak asıl çirkinlik, Yusuf Kaplan ve Ahmet Akgündüz gibi isimlerin paylaşımlarıyla ortaya çıktı. Kaplan, Ortaylı'yı "yalan tarihin mimarlarından biri" olarak nitelendirdi ve "28 Şubat'tan sonra piyasaya sürüldü" iddiasında bulundu. Daha da vahimi, Ortaylı'nın cenazesinin Fatih Camii haziresine defnedilmesine karşı çıktı: "Bu milletin altını oyan monşerlere, masonik-baronik çetelere hizmet eden bir adamın cenazesinin oraya gömülmesi oradaki bütün büyük insanların aziz ruhlarını da rencide edecektir". Prof. Ahmet Akgündüz ise Cumhurbaşkanı'na seslenerek çok daha ağır ifadeler kullandı: "Fatih Sultan Mehmed'e içkici diyen ve Filistinlilere hakaret edip Siyonistleri destekleyen sathi tarihçi İlber Ortaylı'yı, Fatih Camii Haziresine gömme kararınızla, ömrünüzün en büyük ve en kara hatanızı işliyor; Fatih'in bedduasına muhatap oluyorsunuz". Kötü olan bunların eleştiri, sitem değil birçoğunun asılsız ve iftiraya dayanıyor olması. Karmaşa yaratansa, İslamcı tarafın “dinsiz”, seküler kesimin “dindar, muhafazakar” ve hatta feminist bir kısmın da “tacizci” gibi yaygaralarla yaftacılık yapması oldu. Bu ifadeler, linç ve nefret kültürünün geldiği noktayı göstermesi bakımından dehşet verici. Bir insan ölmüş, cenazesi kaldırılacak, ama hâlâ "layık mı değil mi" tartışması yapılmakta. Hâlâ birileri çıkıp "bu adam buraya gömülmemeli" diyebilmekte. Oysa cenaze toprağı, herkesi eşitleyen, her türlü dünyevi sıfatı ve tartışmayı sıfırlayan kutsal bir mekândır. Birinin oraya layık olup olmadığına karar vermek, kendini ilahlaştırmak değil midir?
Ahmet Turan Alkan'ın hikâyesi ise daha hazin, daha uzun ve daha ibretliktir. Alkan, Türk sağının son dönemde yetiştirdiği en temiz aydınlardan biriydi. İlk ve son görüşmemizde “Sen yine de kimseye güvenme, “güven” bir mesele iken, artık bir müessese olmuştur” demişti. 1970'lerde ülkücü hareketin içinden gelmiş, sonra Zaman gazetesinde yazmaya başlamıştı. 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında, sırf Zaman gazetesinde yazdığı için 22 ay hapis yattı. Ruşen Çakır'ın ifadesiyle: "22 ay boyunca ayakta durmaya çalıştı ve durdu, teslim olmadı, boyun eğmedi". Cezaevinden çıktıktan sonra gönüllü bir inzivaya çekildi. Küskündü, hüzünlüydü. “Kansırıldık” diyenler affedilmişti de sanki bir günah keçisi o muydu? Ailesi ve çok yakınları dışında insan içine çıkmadı, yazmadı, konuşmadı. 2026'nın Ocak ayında hayata veda ettiğinde cenazesine katılım son derece azdı. Bursa Nilüfer'deki Fatih Sultan Mehmet Camii'nde kılınan cenaze namazında sadece bir avuç insan vardı. Beraber hapse atılan isimlerden Mümtaz'er Türköne, Ali Bulaç ve birkaç kişi daha. Ruşen Çakır, bu durumu şöyle yorumluyordu: "Sırrı Süreyya Önder'in cenazesi çok kalabalıktı. Ahmet Turan Alkan'ın da bir o kadar hak ettiği bir cenaze töreni vardı, ama olmadı. Durup dururken 22 ay hapiste yatırılmış birisinin cenazesine gitmeye ürkenler var". Alkan'ın cenazesine katılımın azlığı, linç ve nefret kültürünün bir başka boyutunu da gösteriyor: Korku. İnsanlar, linç edilmiş birinin cenazesine gitmekten bile korkuyor. Çünkü cenazeye gitmek, bir anlamda o kişiyle dayanışmak, onun "yanında" olmak anlamına geliyor. Ve linç kültürü, "yanlış" cenazelere gidenlerin de hedef alınabileceğini de hissettiriyor.
Ancak asıl ahlaksızlık, Alkan öldükten sonra da devam etti. Bazı çevreler, Alkan'ın FETÖ geçmişini öne sürerek onu ölümünde de yargılamaya kalktı. Hüseyin Kocabıyık, Alkan'ın Çamlıca Camii'ni eleştirdiği için hapis yattığı yalanını ortaya attı. Yeni Akit yazarı Ali Karahasanoğlu, bu iddiayı çürütmeye çalışırken aslında linç mantığını yeniden üretiyordu: "Turan Alkan bunu itiraf ederken ve Tayyip Erdoğan'dan özür dilerken, Hüseyin Kocabıyık'a ne oluyor ki ahlaksızca bir iftiraya imza atabiliyor?". Görüldüğü gibi tartışma, yine ideolojik kutuplaşmanın içinde eriyip gidiyor. Alkan'ın 22 ay hapis yattığı gerçeği, onun çektiği acılar, yaşadığı hüsran, herkesin kendi ideolojik konumlanışına göre yeniden yorumlanıyor. Bir taraf onu "FETÖ'cü" diyerek linç ediyor, diğer taraf "zaten özür diledi" diyerek savunmaya geçiyor. Ama kimse çıkıp "bir insan öldü, yazık" demiyor. Birileri de süt emzirmişler gibi “hakkım helal değil” diyebiliyor.
Peki, tüm bu örnekler bize ne anlatıyor? Türkiye'de linç ve nefret kültürü neden bu kadar derin, bu kadar kalıcı ve bu kadar ideolojik? Birincisi, linç, aidiyet duygusunu pekiştiren bir ritüeldir. İnsanlar, ortak bir düşmanı cezalandırarak kendi aralarındaki bağı güçlendirirler. "Biz" olmanın en kolay yolu, bir "onlar" yaratmaktır. Linç de bu "onlar"ı cezalandırmanın en ilkel ve en doyurucu yoludur. İkincisi, iktidarla sokak arasında yakın bir ilişki kurar. Tarihsel örneklerde gördüğümüz gibi, linçler çoğu zaman iktidarın göz yumması, hatta kışkırtmasıyla da gerçekleşir. Sakallı Nurettin Paşa'nın Ali Kemal'i linç ettirmesi, 6-7 Eylül olaylarının arka planı, Madımak'taki ihmaller... Linç, iktidar ve egemen olanın kendi kirli işlerini sokağa yaptırdığı bir mekanizma olarak işler. Üçüncüsü, bir tür "törensel adalet" anlayışının ürünüdür. Halk, yargıya güvenmediği zaman, adaleti kendi elleriyle tesis etmek ister. Ama bu "adalet", aslında adaletsizliğin ta kendisidir. Çünkü linçte hukuk yoktur, savunma yoktur, delil yoktur; sadece kalabalığın öfkesi ve kanaati vardır. O kanaat de toplumun değil, yaygaracanın dayattığı bir kanaattir. Dördüncüsü, bir tür "günah keçisi" yaratma ihtiyacından beslenir. Tanıl Bora'nın kitabına dair bir okurun yorumuyla: "Beşerî sorunlar karmaşıktır, baş etmesi zordur; oysa günah keçisi, bütün sorumluluğun üzerine yıkılabilecek bir hedeftir". Toplum, kendi sorunlarının müsebbibi olarak birini bulduğunda rahatlar. O kişi linç edildiğinde, sanki tüm sorunlar da çözülmüş gibi hisseder. Beşincisi ve en önemlisi, linç, bir tür "varoluşsal güvenlik" sağlar. İnsanlar, linç ettikleri kişi üzerinden kendi doğrularını, kendi yaşam tarzlarını, kendi ideolojilerini onaylatmış olurlar. "O kötüyse, ben iyiyim" duygusu, linç edenin ruhunu okşar.
Ancak tüm bunların içinde en vahimi, ölümden sonra yapılan linçtir. Çünkü ölüm, doğal olarak bir insan hakkındaki tüm hesapların kapatılmasını gerektirir. Ölen kişi artık savunma yapamaz, kendini anlatamaz, özür dileyemez ya da hesap veremez. Bu yüzden bütün kültürlerde ölünün arkasından iyi konuşmak, hiç konuşmamak veya hayır dua etmek esastır. Bunları yapmadan da olur tabi, mecburiyet değil. Türk-İslam geleneğinde cenaze, ölünün sevenleriyle helalleştiği, dualarla uğurlandığı kutsal bir andır. "Ölüye üç günden fazla ağlamak" bile caiz görülmezken, ölünün arkasından kötü konuşmak, onun kişiliğine, itibarına, hatırasına saldırmak, akla hayale sığmayacak bir saygısızlıktır. Benzer şeyleri Sezai Karakoç’un, vefatında da gördük. Oysa bugün gelinen noktada, ölüm haberleri bile linç kampanyalarının başlangıcı olabiliyor. İnsanlar, birinin öldüğünü duyar duymaz klavyelerinin başına geçip yıllardır içlerinde biriktirdikleri kini kusuyorlar. “Kim Sosyoloji” belki de bunun için var! Sanki ölüm, onlara bu konuda bir "izin" vermiş gibi... Bir internet sitesinde yapılan yorumlar, bu zihniyetin çarpıklığını gözler önüne seriyor: "Eleştiri zamanı olarak, ölüm gününü mü beklediniz?" diye soran birine verilen cevaplar, aslında linç ve nefret kültürünün ne kadar içselleştirildiğini de gösteriyor. Kimileri "bazen en dürüst şey susmaktır" derken, kimileri "neden böyle ahlak sinyalciliği yapıyorsunuz" diye karşılık veriyor. Yani "ahlak sinyalciliği" diye bir kavram icat edilerek, ölüye saygı duymanın bile bir tür riyakârlık olduğu ima ediliyor.
İlber Ortaylı ve Ahmet Turan Alkan örnekleri, bize entelektüelin Türkiye'deki trajik konumunu da gösteriyor. Bu ülkede entelektüel olmak, sürekli bir linç tehdidi altında yaşamak demek. Ne kadar tanınmış, ne kadar saygın olursan ol, bir gün hedef tahtasına oturtulabileceğini bilerek yaşamak zorundasın. Ortaylı, yıllarca devlet protokolünde yer almış, televizyon programlarına çıkmış, kitapları en çok satanlar listesine girmiş bir isimdi. Ama öldüğünde ona yönelik saldırılar, onun aslında ne kadar "kırılgan" bir konumda olduğunu gösterdi. Bir gecede, tüm itibarı, tüm birikimi, tüm saygınlığı, birkaç tweet'le sorgulanabilir hale geldi. Alkan ise daha da trajik bir örnek. Hayatının son on yılını neredeyse bir mahkûm gibi geçirdi. Önce hapiste yattı, sonra gönüllü inzivaya çekildi. Öldüğünde cenazesine katılanların sayısı bir elin parmaklarını geçmedi. Cenazeye katılanlar birbirlerine karşı bile temkinliydi. Bu, sadece Alkan'ın değil, Türkiye'deki entelektüel hayatın da ne kadar yalnızlaştığının, ne kadar kısırlaştığının bir göstergesi. Ruşen Çakır'ın sözleriyle: "Bu ülke iyilerine sahip çıkmıyor. İyi olmak, başarılı olmak, bir şeyler yapmak, bu halk için bir şeyler yapmak, Türkiye'de kültüre, düşünce hayatına katkıda bulunmak, serinkanlı olmak, bunlar çok beğenilen şeyler değil maalesef".
Peki, bu linç kültüründen kurtulmak mümkün mü? Yoksa Türkiye, Tanıl Bora'nın deyimiyle sürekli bir "linç rejimi" altında yaşamaya mahkûm mu? Belki de işe, linçi ne kadar büyük bir medeniyet kaybı olduğunu anlamakla başlamalıyız. Linç edenin de, linç edilen kadar kaybettiği bir gerçek. Çünkü linç, toplumun vicdanını, ahlakını, insanlığını kemiren bir hastalık. Belki de işe, ölüye saygıyı yeniden öğrenmekle başlamalıyız. Ölen kişi kim olursa olsun, ne yapmış olursa olsun, onun ardından konuşmanın bir sınırı olduğunu hatırlamalıyız. Bir insanın cenazesine bile tahammül edemiyorsak, orada bile siyaset yapıyorsak, orada bile kin kusuyorsak, geriye ne kalır? “Öteki"ni anlamaya çalışmakla başlamalıyız. Linç kültürü, “öteki”ni yok saymak, onu dinlememek, onunla konuşmamak üzerine kurulu. Oysa farklı düşünen insanlarla bir arada yaşamanın yolu, onları linç etmekten değil, anlamaya çalışmaktan geçiyor. Ve belki de en önemlisi, işe kendimizden başlamalıyız. Her linç girişiminde, her nefret söyleminde, her ölüye saygısızlıkta, bizim de payımız olup olmadığını sormalıyız. "Ben olsam ne yapardım?" sorusu, belki de linç kültürüne karşı en etkili panzehir. İlber Ortaylı'nın ardından yapılan çirkin yorumlar, onun Fatih Camii hazinesine layık olup olmadığı tartışmaları... Ahmet Turan Alkan'ın ıssız cenazesi, yıllarca yattığı hapishane, ölümünde bile yakasını bırakmayan FETÖ tartışmaları... Tüm bunlar, gerçekten hüzünlenmek için yeterli sebep. Ama bu hüzün, sadece ölenler için değil, biz yaşayanlar için de olmalı. Çünkü biz, bir toplum olarak, ölülerimize bile saygı duyamayacak kadar kirlenmişiz. Biz, bir toplum olarak, farklı düşüneni cezalandırmayı o kadar içselleştirmişiz ki, ölümün soğuk yüzü karşısında bile durup düşünemiyoruz.
Tarih, bize linçlerle dolu bir kronoloji bıraktı. Ali Kemal'den Madımak'a, 6-7 Eylül'den bugüne kadar uzanan bir utanç tablosu. Kitaplar, bu tabloyu analiz etmek için yeterli. Tanıl Bora'nın "linç rejimi" kavramı, tam da bu tabloyu anlamak için biçilmiş kaftan. Ama asıl mesele, bu tablodan ders çıkarıp çıkaramayacağımız. İlber Ortaylı ve Ahmet Turan Alkan'ın ölümleri, bize bir kez daha gösterdi ki, linç kültürü hâlâ capcanlı, hâlâ işliyor, hâlâ kurbanlar alıyor. Değişen tek şey, linçin mecrası belki. Eskiden meydanlarda, sokaklarda yapılırdı, şimdi sosyal medyada, televizyon ekranlarında, köşe yazılarında yapılıyor. Ama özü aynı: Birini yok etme, onu cezalandırma, onu "öteki" ilan etme arzusu. Bu arzuyla baş edebilmek, belki de 21. yüzyıl Türkiye'sinin en büyük imtihanı. Bu imtihanı kazanıp kazanamayacağımızı ise, bir sonraki cenazede göstereceğimiz tavır belirleyecek. Bir sonraki ölümde, klavyemizin başına geçip kin kusacak mıyız, yoksa “Allah taksiratını affetsin” mı edeceğiz? Cevap, hepimizin vicdanında saklı. Ama işte “vicdan” da artık birçok yerinden kırılmış bir kemik gibi sadece bir kelime.
