Daha dün yazılmış gibi yüz yıllık bir kitap: Şiirsel Diksiyon
Owen Barfield, “Görünüşleri Kurtarmak” (Saving the Appearances) ve “Anlamın Yeniden Keşfi” (History in English Words) gibi eserleriyle tanıdığımız derin düşünür, “Şiirsel Diksiyon”u (“Poetic Diction: A Study in Meaning”) 1928 yılında yayımladığında henüz otuz yaşındaydı. Kitap, Oxford yıllarında üzerinde çalışmaya başladığı temel sorunun –“şiiri şiir yapan şeyin ne olduğu” sorusunun– olgunlaşmış, adeta billurlaşmış halidir. Yayımlandığı günden bu yana nedense hep “kült” statüsünde kalmış, çok anılıp az okunan, derin bir etki bırakan ama geniş kitlelere ulaşamamış eserlerden de biri olmuştur. Oysa Barfield’ın derdi son derece sade ve evrensel bir dertti: “Bir kelime dizisini şiir kılan nedir? Ve o dizeler neden bazen bizi derinden sarsar, neden bazı mısralar yıllarca, hatta ömür boyu peşimizi bırakmaz?”
Barfield bu soruları bir dert gibi kucaklarken işi çok başka diyarlara taşıdı. Kucakladığı dert, onu da kucaklayıp götürdü adeta. Belki de üzerine yazıp düşündüğü meselenin kontrolünü kaybetmiş, nesnesi haline mi gelmişti? Şiirin verdiği hazla yetinmemiş, o hazzın girdaplarla derinleşen kaynağına inmeyi, orada neyin yattığını anlamayı istemişti. Ona göre şiir, okurda “bilincin hissedilir bir değişimi”ni tetikleyen ilk nüans, ilk hale ve ilk titreşimdir. Gerçekten de bir şiir okurken hissettiğimiz şey yalnızca “ne güzel” demekten ibaret değildir herhalde, değil mi?. Bir an için dünyayı başka türlü görmeye başlarız şiirle. Alıştığımız düşünce kalıpları askıya kalkar, algılarımız keskinleşir, etrafımızdaki her şey –bir ağaç, bir su birikintisi, bir sokak lambası– olduğundan daha canlı, daha anlamlı, daha başka görünür. Bu bir anlık sıçramadır aslında. Barfield, bunu “estetik coşku” olarak tanımlar ve bir “bilgi edimi” olarak nitelendirir. Şiir bize bir şey öğretir, fakat öğretme biçimi ders vermekten, bilgi aktarmaktan bambaşka bir yol ile izaha gelir. Doğrudan bilincin içine işleyen, hem bilinçli hem bilinçdışı katmanlarda yankılanan bir edimle…. Ruhun, damaktan gözlere yayılması, anlam deryasında insanın üzerinde sonsuz bir gökyüzü hissetmesi gibi bir şey bu.
Barfield’ın sorduğu soruların cevabı, büyük ölçüde dilin tarihinde gizli. Ona göre eski dillerde kelimeler bugünkünden çok daha şiirsel, çok daha bütünlüklüdür. Bizim edebiyatımızda da durum böyledir. Dilin yenilenmesi yerine kısıtlanması, daraltılması da bu yüzdendir. Yeni tarzlar ve üsluplar yaratma adına her şeyi yok eden bir süreç işler böylece. Sonuçsa, “edebiyat” diye koskoca bir enkaza bakarız. Ne mutlu ki bu enkazın arasında, “yeni” diye pazarlanan ucube metinleri artık pek göremiyoruz. Birden yanıp sönen bir gece lambası gibi. Püfff! Yani geleneği yıkanlar, yıkmak istediklerini kısmen yıkmayı başarmış, ama yıkıntıların altında kendileri de mi kalmış? Öyle görünüyor. Eski şiirimizde, dünya edebiyatının klasiklerinde bir kelime aynı anda bir nesneyi, bir duyguyu, bir ruh halini, hatta tanrısal bir varlığı dahi karşılayabiliyordu. Örneğin Hint-Avrupa dillerindeki “an-” kökü hem “nefes” hem “nefs” hem “ruh” hem de “rüzgâr” anlamına gelirdi. Bu bir tesadüf değildi. Bu, dünyanın henüz parçalara ayrılmadığı, her şeyin birbiriyle derinlemesine bağlantılı görüldüğü eski bir bilinç yapısına dayanır. Zamanla bu bütünlük dağıldı. Yapay ve kopyacı bir akıl devreye girdi, kavramlar birbirinden ayrıştı evet, ama sadeleşmedi. Böylece kelimeler işlevselleşti, soyutlaştı. “Rüzgâr” artık yalnızca meteorolojik bir olay, “ruh” ise elle tutulmaz, soyut bir ilke haline geldi.
Barfield, bu ayrışmayı açıkça bir kayıp olarak gördü. Dil, eski çağrışım zenginliğini yitirdikçe dünyayla aramızdaki dolaysız bağın da kopuşu hızlandı. Şair tam da bu noktada devreye girmesi gereken kişi. Metafor yoluyla dilin donmuş, katılaşmış yapısını kırıp, onu yeniden canlandıracak kişi. Bu yüzden şairleri, “makine kırıcıları” ve “devrimciler” gibi tahayyül etmişizdir; ancak şairler onlardan farklı olarak iki ayrı şeyi bir araya getirir ve aralarında daha önce kimsenin fark etmediği, yepyeni bir ilişki kurarlar. Şiiri çarpıcı, sarsıcı kılan da budur zaten. Göğüs kafesimizin içinde kanat çırpıntıları yaratan akıllı titreşimler gibi. Barfield’a göre bu “yeni” ilişki aslında çok eskidir, yalnızca unutulmuştur. Şairin hayal gücü, unutulanı hatırlattığı için “çarpıcı” gelir.. İyi bir metafor, okurda “evet, zaten böyleydi” hissi uyandırır, çünkü kelimelerin derinliklerinde kullanıla kullanıla silinmiş o eski bağlantı hâlâ durmaktadır. Onu yeniden görünür kılan, canlandıran şairdir. Ama şair, şiirlerinden de hep en uzakta olandır.
Barfield, metaforu süsleyici bir retorik figürü olarak görenlerden değil. Ona göre metafor, anlamın ta kendisidir, zira infilak ederek var olur. Bir şeyi ancak başka bir şeyle ilişki kurarak anlayabiliriz, “anlam” dediğimiz şey de bu ilişkiler ağından ibarettir. Şiir, dilin bu ağı en sıkı, en yoğun ve en yaratıcı biçimde dokunduğu türdür. Düzyazı genellikle tek bir anlam katmanında ilerler –benim düzyazılarım hariç tabii! Yoksa mesele sadece içini yazıya dökmek olsa, “Onu Horasan’ın köpekleri de yapar” derdik. Çünkü şiir, somut, eşzamanlı ve çoğuldur. Duygularla karşılık yaratır, karışıklıkları da yarattığı gibi fikirleri bir anda toparlayıp dağıtır. Bir dizeyi okurken zihnimizde aynı anda birden çok çağrışım uyandırır. Barfield, işte bu çoğulluğun, bu zenginliğin peşindedir. Kitap boyunca eski metinlerden, mitlerden, Yunanca ve Latince kelimelerin etimolojisinden örnekler verirken bunları yalnızca bilgi aktarmak için kullanmaz. Okurun da aynı deneyimi yaşaması, aynı içsel sıçramayı hissetmesi için yeni sahneler kurar. Bir kelimenin kökenini gösterdiğinde, bugünkü anlamına nasıl ulaştığını anlatmakla yetinmez be hâlâ içinde taşıdığı öteki anlamları, unutulmuş olanı da işaret eder. Dilin arkeolojisidir bu, kelimelerin katları arasında kazdıkça gün yüzüne çıkan irtifa, unutulmuş bağlaçları, bağlamları diriltmek için yeniden yukarıya atılan kulaçlar gibidir. Kim anlar yontulmamış taşın içindeki cevheri? Derine bir kez inmiş olan tabi.
Barfield’a göre, modern insanın en büyük sorunu, dili yalnızca işlevsel bir araç, bir gösterge sistemi olarak görmesidir. Zaten dil, dünyayı anlamlandırma biçimimiz olduğu için onu daralttığımızda dünyayı da daraltırız. Şiiri hâlâ yaşayan, diri tutan şey de budur. Şiirin, dili mekanik işlevsellikten kurtarması, ona kaybettiği yapısal zenginliği ve genişliği her defasında yeniden bahşetmesidir. Barfield’ın en dikkatli okurlarından biri olan C. S. Lewis, bu fikirden derinden etkilenmiş ve “The Abolition of Man”de benzer bir kaygıyı şöyle dile getirmiştir: “Dil, yalnızca nesnelere işaret eden bir gösterge sistemine indirgenirse, insan da duygu ve değer üretme kapasitesini yitirir.” Bugün bu sözler bir kahinin sözleri gibi gerçekleşmiş gibi. “Şiirsel Diksiyon”un en güçlü yanlarından biri de, “şiir” ile “bilgi” arasında kurduğu köklü ilişkidir. Barfield, Hume’un bilgiyi alışkanlıkla açıklayan pasif yaklaşımını yetersiz bulur. Ona göre, bilgi edinmek, pasif bir alışma sürecinin ötesinde, aktif bir yaratma eylemidir. Ve bu yaratma eyleminin en saf, en yoğun biçimi şiirdir. Şiir, dünyaya yeni bir düzen getirmez evet, ama aslında hep orada olduğu halde göremediğimiz bir düzeni, bir birliği görünür kılar. Bu yüzden iyi bir şiir okuduğumuzda hissettiğimiz şey, bir şeyi ilk kez öğrenmenin heyecanı ile onu aslında hep bildiğimizi fark etmenin derin şaşkınlığı arasında gidip gelir.
Kitabın dili konusunda şunu da söylemek gerekir: Barfield zor bir yazar değil. Nerdeyse ter yer birbirine girmişçesine karışık fikirleri anlatırken bile sadeliği elden bırakmıyor. Ancak bu sadelik sizi aldatmasın, cümleleri çok fazla anlama açılarak derinleşiyor. Tıpkı tarif ettiği gibi şiiri. “Şiirsel Diksiyon” bu yüzden ilk okumada ufuk açan, ikinci okumada sarsan, üçüncüde ise insanı dönüştüren bir kitap bana göre. Çünkü Barfield’ın anlattığı şey yaban bir “şiir” anlatısından ileri, dilin ve bilincin nasıl işlediği konusu da. Bu tür kitaplar bir defada okunup rafa kaldırılacak kitaplar da değil. Yazanlar, yazmaya çalışanlar, dilin inceliklerine duyarlı herkes için adeta yedi gün yirmi dört saat açık bir kütüphane. AmaOkudukça kelimelere daha dikkatli bakmaya, onların içinde taşıdığı öteki anlamları, unutulmuş bağlantıları görmeye başlarsınız. Nüans ve incelikler burada yatar. Devenin önünde yürüyor diye nereye gittiğini bilmeyen merkep için bu kadar anlamlı olmayabilir. Çünkü ne demişler: “Eşek hoş laftan ne anlar!”
Belki de kitabın ısrarla üzerinde dönüp durduğu asıl mesele: “Dili özenle kullanmak, yalnızca edebî bir tercih olmanın ötesinde, etik bir sorumluluktur” meselesi. Çünkü dili daraltmak dünyayı daraltmaktır, dili çoğaltmak ise dünyayı çoğaltmaktır. Şiir, bu çoğaltma eyleminin en eski, en köklü ve en kadim biçimidir. Barfield, bunu bize hatırlatırken kendisi de bir şair gibi çalışır. Kelimelerin de üzerini toz kaplar, kurum bağlar. Barfield, bu tozu dumana katmak için de doğmuş olabilir. “Şiirsel Diksiyon”u daha dün yazılmış gibi duran, yüz yıllık bir kitap yapan belki de budur. Kaynağından okumak hep en iyisidir, ama Türkçeye de çevrilse ne güzel olur!
