Bay Flaubert, mükemmel ve kusurlu
Diğer
T24 Haftalık Yazarı
08 Şubat 2026
Gustave Flaubert, Rouen'de, 12 Aralık 1821'de doğdu, bir cerrahın oğluydu. Herkesin hikayesi babasının kariyeri kadar olsa keşke, ama yeter mi “ben” diye kendini ortaya koymak isteyeni özetlemeye? Babası Achille-Cléophas Flaubert, şehir hastanesinin başhekimi, annesi Anne Justine Caroline ise orta sınıf bir aileden geliyordu. Soylu doğmak için bu kadarı yetiyor muydu?Çocukluğu, tıbbi bir ortamla neredeyse iç içe geçti, baba hep bir otoritedir ve hep kendi yolundan gelinsin isteyen kişidir çünkü. Toplumdaki en zayıf insan o olsa bile. Hastanenin yakınındaki evlerinde, hastalık ve ölümün sıradanlığı onun için de öyle miydi ama? Belki de bu yüzden, eserlerinde insan bedeni ve ruhunu böylesine keskin bir gözlemle işleyebildi. “Aç gözlerini zayıf ve kibir dolu insan, toz zerreciğinin üstüne güçlükle tırmanan zavallı karınca... Sanıyorsun ki büyüklük dediğin gurur ve toplumun özü olan bu alçak çıkar arasında çalkalanan hayat ölümsüzlükle taçlanacak” cümleleri de belki de ilk kez o günler içine saçılmış tohumlar gibi çatlayıvermişti sonra.. Sekiz yaşından itibaren yazmaya başladı, okul yıllarında bile hikâyeler karalardı. Ama yine de çocukken baktığı gibi bir çocuğun dünyaya bakamaz oluyor insan “yetişkin” diye yaftalandığı zaman. Rouen'deki Lycée Pierre-Corneille'de eğitim gördü ve bugün dünyanın hiçbir yerinde esamesi okunmaz olan hukuk okumaya Paris’e gitti, ama hukuk bugün kimseyi ilgilendirmediği gibi o gün de onu hiç ilgilendirmedi. Paris, geldiği kırsala benzemeyen bir yerdi, kalabalığı ona ağır geldi. Victor Hugo gibi isimlerle tanıştı, ama asıl tutkusu edebiyat mıydı, yoksa edebiyatı tutkularının ve zaaflarının üzerini örtecek bir perde olarak mı kullandı? Kişi edebiyatın ağına bir kere düşmeye görsün, ne görse başka görür, diğerleri gibi olması da artık mümkün değildir tabi. 1840'larda Pyrenees ve Corsica'ya seyahat etti, bu geziler hayal gücünü ateşledi. Belki de küçük bir bahçeden ibaret olan hayal dünyası böylece dünyayı uçsuz bucaksız bir yer mi kıldı? Demek ki o da bir kuş gibi, kafesinden başka bir yer görmemiş miydi ki, daha önce uzaktan baktığı ormanı sonsuz özgürlük vaat eden yemyeşil ve dümdüz bir ova mı zannetti? Belki de.
Epilepsi nöbetleriyle neredeyse bir hayat geçirdi, bu hastalık onu hukuktan tamamen uzaklaştırdı ve Rouen yakınlarındaki Croisset'e, aile evine geri döndürdü. İnsanın kapıları çarpıp çıkınca evinin de aklı çıksa keşke bir kerede, yine de yeryüzündeki en iyi şey geri dönecek bir evinin olmasıdır herhalde. Ben de, evdeyken bile eve dönmek istiyorum, dönemiyorum ama. Neresi ebedi yurdum, bilemediğim için mi yoksa? Burada, Seine Nehri kenarındaki bu sessiz evde, ömrünün büyük bir kısmını geçirdi. Bir Alman arkadaşımdan duyduğum şu cümle birden aklıma geldi, Türkçeye şöyle çevirdim ne kadar yerinde bilemiyorum ama “İnsanın evi kabridir” demişti. Günlerin geçmiyor hissi verdiği zamanlarda da saatler çalışmayı hep sürdürür nasılsa. Sadece köleler, el bileklerinde bir pranga gibi taşıdıkları saatlere bakmaya mahkum yaşadıkları için belki de. Oysa şöyle demiş Ahmet Oktay: “Saate uymuyor içimizdeki zaman.” Flaubert’in özel hayatı da kafası gibi karışıktı, evlenmedi ve çocuk sahibi de olmadı. Dünyaya durup dönüp arada bir bakınca, doğrusu ne kadar da yerinde bir kararda ikrar vermiş gibi değil mi ama? Doğmuş olmanın yarattığı travma insanı ileri götürmeyen bir şeydir. Bence dünyada doğmuş olmaktan başka bir gerçek travma da yoktur zaten. Diğer sıkıntılar? Onlar sadece, vesvese. Dümdüz bir yolu yürürken bile dümdüz düşünmeye müsait olmadığı için insanın fıtratı. İnsan yazmasa da kurup kurulup kurgulayıp duracak yeniden başlayana kadar içinde duyumsadığı hisle. Dünyadaki ilk beş yılım benim de böyle geçti doğrusu. “Gökten aşağıya ırmaklar” derdim, bakıp yağan yağmurlara. Eh, aferin bana! Bir mektubunda Louise Colet'ye şöyle yazmıştı: "Varoluşun sıkıntılarını ve utançlarını başkalarına aktarmak istemiyorum." Hakeza doğmuş olmak yeterdi de artardı bile insana. Ama niçin böyle şeyler yazmış olabilirdi ki ona? “Çocukluğuna inelim” desem, geri dönemeyiz diye korkuyor muyum yoksa? Çocukluğundan başka her şeyi değişsin diye, çocukluğunun başında durmuş ruhunu tepeleyen güruhla karşılaşacağım diye belki de.
Cinsellik konusunda açık bir gizliliği vardı. Hem açık hem de gizli nasıl olur? İma etmek, davranışa dökmemek, dile apaçık getirmemek sadece. İnsanlar severler satır aralarında böyle şeyler bulup seyretmeyi. Ama yoksa da arar buluruz, uydururuz. Yakışık da durursa fırlatıp attığımız yafta “en iyi senarist” ödülünü de “belki bize verirler” diye, kurmalı saat gibi pimi çekilip durur bekleriz, belki de kendiliğinden çıksın diye ortaya. Yine de biraz anlatayım: Seyahatlerinde fahişelerle ilişkiler yaşadı, Beyrut ve Mısır'da erkeklerle bile küçük eğlenceler deneyimlediğini yazılarından da anlamak mümkün. Şarkın elitleri gibi elbette Batı’nın da elitleri aynı zihniyetle mayalanmıştır hep. Zira Flaubert'in seyahat notları ve mektupları, Mısır'da özellikle Luksor'da bir erkek fahişe (Kuchuk Hanım'ın hizmetlisi) ile cinsel bir deneyim yaşadığına dair güçlü imalar içerir. Akademik çevrelerce de “tartışmaya kapalı” olmakla birlikte, bu böyle yorumlanmakta hala birçok yerde. Tabi biz “ima” deyip geçiyoruz. Çünkü: Bize ne! 1849-1850'de Maxime Du Camp ile Orta Doğu'yu gezdi: Mısır, Beyrut, Filistin, Lübnan, Suriye, İstanbul ve dönüşte Yunanistan’ı gördü. Bu seyahat sırasında Flaubert'in Mısır’da frengi (sifiliz) kaptığı yaygın bir kanıdır ve kendisi de mektuplarında benzeri hastalıklardan bahseder. Ancak, kesin tanısı modern tıbbi kayıtlarla doğrulanmış olmasa da epilepsi gibi diğer nörolojik rahatsızlıkların yanında bu seyahatlerden birinde........
