menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Fransız filmlerine Fransız kalmak!

27 0
09.04.2026

Fransızlar sinemayı ne kadar çok sevdiler! Öncelikle, tüm 19. yüzyıl boyu süren araştırmalara katkıları çok büyük oldu ve sonunda hareket eden görüntülere ulaşma onuru da onların oldu. Evet, çok kişi unutmuştur, ama sinema bir Fransız keşfidir: Yalnızca Lumiere Kardeşler değil, onların öncüsü (ve sonra da mirasçısı) olan sayısız araştırmacı ve sanatçı sayesinde...

Lumiere Kardeşler

Ve yine Fransızlar, işin başından beri sinemaya büyük ilgi duymakla birlikte onu sonuç olarak bir yatırım ve ticaret alanı olarak gören Amerikalıların aksine, sinemayı bir sanat olarak gördüler, hem de 20. yüzyılın temel sanatı. Nitekim ona Yedinci Sanat adını da bir Fransız sinema yazarı verdi. Ve baştan beri sinema Fransa’da bir tür kişisel dışavurum, sanatsal bir yaratış, hep farklı şeyler yapmaya yönelik araştırmacı bir zihniyetin alanı olarak anlaşıldı, öyle uygulandı.

Bu temel özellik, Fransız sinemasının hem şansı, hem de şanssızlığı oldu sayılabilir. Çünkü özellikle Amerikan sinema sanayiinin sinemayı büyük, çok büyük bir kitle sanatı ve eğlencesi haline getirmeye yönelik tutumu, Fransa’da ayni ölçüde benimsenmedi. Hollywood, sessiz sinema döneminden başlayarak (ve o yıllardaki deneyci Fransız sineması, Dışavurumculuk akımını yaratan güçlü Alman sineması, üstün-yapım türünü yaratan gösterişli İtalyan sineması, Kuzey Avrupa gizemciliği gibi rakiplere karşın), dünyada sinema yapım ve  dağıtımın bir hegemonya haline getirmeyi denedi ve kısa zamanda da bunu başardı. Elbette çok önemli desteklerle: büyük sermaye, dört başı mamur yatırım, kusursuz bir altyapı, işi ciddiye alan bir ‘iyi tüccar’ mantığı, star sistemi, tür sineması gibi ögelerin ve arkasında da güçlü ABD’nin katkılarıyla...

Aslında Fransız sineması önemini hiçbir zaman tam olarak yitirmedi. 1920’lerdeki şaşırtıcı teknik ve sanatsal deneyler dönemi, 1930’ların ünlü Şiirsel-Gerçekçilik akımı, 1940’larda, savaş sırası ve sonrasında yine önemli ustaların çok kişisel arayışlarıyla süren yaratıcılık, belli bir ‘Fransız kalitesi’ yaratmıştı elbette... Rene Clair, Jean Vigo, Jean Renoir, Marcel Carne, Julien Duvivier, Marcel Pagnol, Jean Cocteau, Sacha Guitry, Rene Clement gibi büyük ustalar. Ve de Jean Gabin, Michel Simon, Fernandel, Arletty, Raimu, Viviane Romance, Danielle Darrieux, Michele Morgan, Jean Marais, Gerard Philippe, Simone Signoret, Yves Montand, Bourvil vb. büyük ve dünya çapında yıldızlar.

1950’lerin ikinci yarısında özellikle eleştirinin ve de unutulmaz yazar Andre Bazin’in başını çektiği bir yenileşme eylemi başladı. Hem de Cahiers du Cinema dergisi çevresine toplanmış bir gurup sinema hastası genç eleştirmenin sonradan sinemaya geçip ‘bizzat’ film yapmaya başlamalarıyla... Bu yönetmenliğe-geçen-eleştirmenler kuşağı, öncelikle yazılarıyla yepyeni bir hava ve heyecan yarattılar. Kişisel bir sinemaya giden yolun illa da ve ne pahasına olursa olsun ulusalcılıktan geçmek zorunda olmadığını kanıtlamak istercesine, öncelikle kendi sinemalarını eleştirdiler, o ‘Fransız Kalitesi’ deyimini alıp ayakları altında adeta çiğnediler, alay konusu yaptılar. Jean Renoir dışında hemen hiçbir tanınmış yönetmen bu büyük saldırının dışında kalamadı. Ve ayni kişiler, o zamana dek hep küçümsenmiş kimi Anglo-Sakson sinemacılarını da birden ciddiyetle ele alıp yüceltmeye koyuldular: tüm dünya aydınları, diyelim ki Alfred Hitchcock, Howard Hawks, Nicholas Ray, Orson Welles gibi ustaların önemini ve dehasını, yine diyelim ki Andre Bazin, François Truffaut, Eric Rohmer, Claude Chabrol, Jean-Luc Godard, Jacques Doniol-Valcroze gibi Fransızların kalemi ve çabası sayesinde kavrayabildi. Fransızların Amerikan sanatına olan büyük armağanıydı bu...Ve daha sonraları da, yine ülkesinde yeterince anlaşılmayan, hatta tu-kaka edilen Jerry Lewis, Woody Allen, David Lynch ve de Quentin Tarantino gibi büyük sanatçıların dehası ve eseri, temelde Fransız eleştirisi sayesine kabul edilecekti.

Aynı sanatçılar, yanlarına Alain Resnais, Jacques Rivette, Louis Malle, Jacques Demy, Agnes Varda gibi isimleri de alarak, 1950’lerin sonlarından itibaren önemli bir akımı, ünlü Nouvelle Vague- Yeni Dalga’yı yarattılar. Tıpkı 1990’ların Dogma eylemi gibi birçok önemli kuralı vardı bu akımın. Ama Dogma’nın tersine, bunlar yazılı bir metne dönüştürülmemişti, sadece uygulamayla ortaya çıkıyordu. Çok özetle, gündelik hayattan konular, sokak ve açık hava çekimleri, olabildiğince az ışık ve dekor kullanmak, doğal bir oyun biçimi, hareketli bir kamera ve tümüyle gençliğin, genç tema, konu, hikaye ve tavırların egemen olduğu bir yaklaşım. Yani, bir anlamda Dogma’nın atası. Ama günümüzde Dogma’ya yöneltilen eleştiriler, o dönemde de Yeni-Dalgacılara yöneltilmişti. Öylesine ki, Fransız sinema tarihçisi ve önemli ansiklopedilerin yazarı Jean Tulard, Godard için şöyle diyordu: “Sinemanın mezar kazıcısı mı, yoksa yenilikçi deha mı? Hala tartışılıyor!”

Ama Yeni-Dalga önemli şeyler getirdi. Sinemanın üzerinde taptaze bir rüzgar esiyordu. Ve Fransız ticari (veya popüler) sineması da bu rüzgardan nasibini alıyor, 1950 ve 60’lar boyu görkemli bir kitlesel sinema doğuyordu: Alain Delon, Jean-Paul Belmondo, Brigitte Bardot, Jeanne Moreau, Maurice Ronet, Romy Schneider, Catherine Deneuve gibi unutulmaz yıldızlarla birlikte...Fransız sineması o yıllarda kitlesel yanıyla olsun, araştırmacı ve yine ünlü Fransız deyimiyle ‘auteur sineması’ ile olsun, büyük ilgi çeken, dünyanın gündeminde bir sinemaydı.

Peki sonra ne oldu? Fransız sineması elbette var ve de ayakta... Zaten sinemayı bu denli seven, sinema üzerinde sayısız kitabın yayınlandığı, dergilerin büyük tirajlara ulaştığı, TV kanallarında klasikler sunulan, ulusal sinemaya inanılmaz bir devlet desteğinin var olduğu, Cannes gibi dünyanın en ciddi ve saygın festivalini yapan bir ülkede, tersi düşünülemez. Hele Fransa’nın her yıl en çok sayıda yeni yönetmene şans veren ülke olduğu düşünülürse...

Yine de sanki bir şeyler eksik. Bir ‘fay hattı’ kırıldı, büyü biraz bozuldu. Eskisi gibi popüler isimler çıkmadığı gibi, sanatsal açıdan de eskisi kadar heyecan uyandıran filmler gelmiyor Fransa’dan... Genç ve yeni yönetmenlerden tümüyle yerleşip kendisini kabul ettirmiş hangi ismi hatırlıyorsunuz?. Alain Corneau, Bertrand Tavernier, Jean-Paul Rappeneau, Jean-Jacques Annaud, Jean-Jacques Beineix, Jean-Pierre Jeunet, Patrice Leconte gibi bazıları yaşlılığa doğru iyice yol almış yönetmenler zaman zaman hala heyecan verici birşeyler yapıyorlar. Chabrol ve Resnais hala şaşırtıyor, Godard ise geçen mevsimin “Notre Musique- Müziğimiz” filminin gösterdiği gibi, hâlâ aynı şeyleri çok iyi bir kıvamda sunarak özgür ve özgün olmayı başarıyor.

Ama yenilerde o kadar heyecan verici bir şeyler yok. Geçen mevsim izlediğimiz  18 kadar Fransız filmi arasında, Godard hala en yenilikçi olanıydı. Christophe Baratier’nin “Koro”su bu sinemanın hala çok kitlesel, ama yine de kaliteli filmler yapabileceğini kanıtlarken, emektar Costa-Gavras “Ölümcül Çözüm”, Jean-Pierre Jeunet “Kayıp Nişanlı”, bu sinemanın son dönemdeki belki en iyi yönetmeni olan (ve kişisel bir sinemayla yaratıcı filmleri birleştirmeyi başaran) François Ozon ise “5x2” ile ilgi çekmeyi başardı. Bunlara, biraz zorlamayla dsa olsa Cecil Kahn’ın “Kırmızı Işıklar” veya Anne Fontaine’in “Nathalie”sini, bir de “Genesis- Yaradılış” veya “İmparatorun Yolculuğu” gibi belgeselleri katabilirsiniz. Ya gerisi?

Ozon veya Jeunet, oldukça geniş bir kesime uzanabilen sayılı sanatçılar olmayı başarırken, Luc Besson da yönetmen olarak başladığı sinemada yazar ve yapımcı olarak bambaşka bir şeyi yapıyor: Fransa’da Amerikan tarzı filmler çekmeye çabalıyor. “Taksi” serisinden “Wasabi”ye bu filmlerin sinema sanatına katkılarını düşünmek zor... Öte yandan, Fransa herzaman olduğu gibi dışa kucak açmayı ve ülkelerinde film çekmeleri çeşitli nedenlerle imkansızlaşan büyük ustalara yapım koşulları sağlamayı sürdürüyor. Böylece geçmişte Preston Sturges’ten Jerry Lewis’e örnekleri bulunan bu geleneksel davranış sayesinde, son 20 yılda Yusuf Şahin’den Yılmaz Güney’e, Kieslowski’den Polanski’ye, Otar İosseliani’den Nikita Mikhalkov’a, Emir Kusturica’dan Andrei Konçalovski’ye birçok sanatçı bu ülkede film yapabildiler. Bu da elbette Fransız sinemasının bir onurudur.

Ama, has Fransız ekmeği aynı lezzette değil. Tipik Fransız yönetmenlerde bir durgunluk var. Örneğin 2004 Cannes şenliğinde Fransa’yı Altın Palmiye için yarışmada temsil eden Agnes Jaoui imzalı “Comme Une İmage”, Tony Gatlif imzalı “Exils” ve Olivier Assayas imzalı “Clean” filmleri bir iz bırakmadan geçip gittiler; ülkemiz dahil biçok ülkede dağıtılmadılar. 2005 şenliğinde ise Avusturyalı Haneke’nin “Cache”si dışındaki Fransız filmleri yine olumlu karşılanmadı, hatta oldukça eleştirildi: Dominik Moll’un “Laemming” veya Larrieu çiftinin “Resim Mi Yapmalı, Aşk Mı?” filmleri gibi...Nitekim Fransa çok uzunca bir zamandır Cannes festivalinde Altın Palmiye’ye pek uzanamıyor. Küçücük Belçika’dan çıkan Dardenne Kardeşler son 5 yılda ülkelerine iki Altın Palmiye getirmeyi başarırken, Fransa çokluk olaya seyirci kalıyor ve yan ödüllerle yetiniyor.

Bu elbette çok kesin bir hüküm değil. Nitekim son İstanbul festivalinde karşımıza gelen “Gilles’in Karısı”, “Masumiyet”, “Nakış Gibi”, “Lila ve Düşleri”, “Terketme Sanatı” gibi filmler hiç de fena değildi; hatta festivalin en iyileri arasındaydılar. Demek ki Fransız sinemasından umut kesilmez! Ama yine de bu sinemanın eski parlaklığını arattığını söylemek de tümüyle yanlış olmaz.


© T24