Masumiyet Müzesi’nin talihsiz yaşlıları
Bugün amacım Masumiyet Müzesi dizisi tartışmalarını arkama alıp bu tartışmaya yeni ve önemli bir boyut katabilmek. Ama dizide olumsuz bulduğum bir kısmı öne çıkarıyor olmamın yanlış anlaşılmasını da istemem. Zaten çok konuşulan, çok yazılan ve benim de sosyal medya hesaplarımda uzun uzun analiz ettiğim bir yapımı burada yeniden ve yeniden aynı başlıklarla masaya yatırmak niyetinde değilim sadece. Dizi hakkında ne düşündüğüm, neyi beğenip neyi eleştirdiğim zaten kayıtlı. Bu yüzden bugün başka önemli bulduğum bir noktadan yazacağım.
Masumiyet Müzesi dizisinde beğenmediğim ve dahası sorunlu bulduğum noktalardan ikisi aynı başlık altında toplanıyor. Oyuncuların yaşlandırılmasının yapaylığı ve yaş farkının temsil politikası. Nesibe Hala’yı oynayan Gülçin Kültür Şahin ve kızı Füsun’u oynayan Eylül Lize Kandemir’den yalnızca 14 yaş büyükken, kocasını oynayan Ercan Kesal’den 29 yaş küçük. Bu tür yaş hiyerarşileri elbette tesadüf değil, endüstriyel bir normun yansıması.
Masumiyet Müzesi’ndeki yaşlandırmanın kötü yapılması bana kalırsa sadece teknik bir başarısızlık değil. Bu durum yaşlılığın nasıl düşünüldüğüne ve temsil edildiğine dair daha geniş bir yapıyı açığa çıkarıyor. Sorun yalnız inandırıcılık olsaydı, soru o zaman ufak hamlelelerle çözülebilirdi ama sorun yaşlılığın hikâyede bulunmasıyla o hikâyenin taşıyıcısı olması arasındaki fark.
Yakın zamanda bir arkadaşımla Türkiye’de en çok izlenen üç yerli dizideki yaşlı kadın karakterleri analiz ettiğimiz bir kitap bölümü yazdık. Oldukça çarpıcı sonuçlara ulaştık. Özellikle genç bedenlerin yaşlandırılması ve yaşlı bedenleri aşırı gençleştirilmesi düşündüğümüzden çok daha yapısal bir soruna işaret ediyordu. Bir gün bu çalışmanın sonuçlarını da yazarım. Belki bu yakın dönem çalışmam sebebiyle Masumiyet Müzesi’ndeki örnekler benim için şaşırtıcı değildi. Aksine, genel yaşlılık temsilleri hakkında daha büyük bir resmin parçası olduklarını düşündüm.
Yaşlı karakterler nüfus içindeki oranlarına kıyasla görsel anlatılarda çok az yer alıyor, yaşlılık araştırmaları literatüründe bu konu daha çok kültürel bir silinme biçimi olarak tartışılıyor. Televizyon, sinema ve platform içeriklerinde yapılan uzun dönemli içerik analizleri, yaşlı karakterlerin hem toplam karakterler içinde de az bir yüzdeyle var olduklarını, hem de görünür olduklarında sınırlı anlatı işlevleriyle yazıldıklarını gösteriyor. Kuzey Avrupa, Belçika, Asya’dan makaleler çoğunlukla kadınların yaşlı temsillerinde sayıca erkeklere göre fazla olduğunu söylüyor ama bunu olumlu yorumlamak zor. Zira bu kadınlar da tek tip rollere sıkıştırılıyor. Bilge kadın, deli kadın ya da bizdeki hanım ağalar gibi. Oysa Türkiye üzerine yapılan araştırmalarda yaşlı temsillerinde erkeklerin sayıca daha fazla olduğu söyleniyor ki, bu sayılar da bize çok şey vermiyor zaten. Demografik gerçeklikle temsili gerçeklik arasındaki bu uçurum, izleyicilerin yaşlılığı neredeyse marjinal bir hayat evresi olarak algılamasına yol açıyor olabilir mi? Çünkü bu sembolik yok etme aslında bir değersizleştirme mekanizması. Öyle ya görünmeyen bir beden, anlatıda nasıl hak talep edebilir ki?
Yaşlı karakterler anlatıya dâhil olduklarında bile çoğunlukla merkezde konumlanmıyor. Hikâyeyi başlatan, kıran, risk alan, dönüşen........
