menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Gündelik yaşam

12 0
yesterday

Bugünlerde erkek ve kadınlar arası ilişkilerin şiddetle ve hatta cinayetle sonuçlandığını, üzülerek okumaktayız. Bu haberler, yeni nesillerin davranış biçimlerinin bir değişimle nasıl şiddet taşıyan ilişkilere dönüştüğünü bize göstermekteler. Kadın cinayetlerinin sayısı akıl almaz bir şekilde büyümekte.

20. yüzyılın ikinci yarısında yaşananlar ile bugün 21.yüzyılın ilk çeyreğinde, bir iki nesil içinde nasıl büyük bir değişim yaşandı sorgulanmakta. Sosyal medyanın içinde yer bulan ve sıklıkla karşımıza çıkan şehirlerin “nostalji” fotoğrafları bunu anlatmakta. Anne babalarının çocukluk dönemlerinden gelen ve çocuklarına anlattıkları anılarla dolu bir kolektif hafıza söz konusu. Bugünkü insanların bazılarının neden merak etmeye başladıklarını, bazılarının ise neden pek umurlarında olmadıklarını sorduğumuz bir dönemin içinde yaşamaktayız. Neden böyle? Bir sınıf farkı mı bu ayrımı yaşatmakta? Yoksa eğitim değiştiği için mi? Ya da teknolojinin getirdiği yenilikler mi buna yol açmaktadır?

Sosyoloji her zaman nesiller arası ilişkilerle meşgul olmuştur. Kolektif hafıza bu dalın edebiyata da yansıdığı bir okur yazar alanını oluşturmaktadır. Başka bir yazımda Orhan Pamuk’un “Masumiyet Müzesi” adlı romanının dizi olarak gösterilmesinden sonra 1970’li yıllara olan merakın arttığını yazmıştım. Bilhassa Neco’nun 1977’de söylediği şarkı çok söylenen ve dinlenen ve hatta reklam müziği olarak kullanılan bir parça olmuştur. Nedir 1970 merakı? Sanırım değişim burada başladı. Yavaş bir hayat ile kapitalizmin zaman üzerine kurulu hayatının ikili dinamiği bu dönemden sonra temel bir değişim yaşamaya başladı.

1960 ve 1970’li yıllar arasında bir farklılaşma başlamıştı bile, aslında sadece Türkiye’de değil dünyanın birçok şehrinde ve kırlık alanlarında. 1960’lar hayattan zevk almayı, zamanını buna göre ayarlamayı seçen bir neslin yıllarıydı. Grup olarak gezilmekteydi. Bu gruplar caddelerde, bilhassa Bağdat caddesinde kafelerde buluşup, bu caddeden deniz kenarlarına inen sokaklardaki yollardan plajlara gitmekteydiler. Yine gruplar plajlarda müzik dinlemekte ve hatta portatif Pikaplar yanlarında 45’lik plaklarla plajlara taşınmaktaydı. Mayolarla denize girilmekte, güneşin d vitamini yayan sıcaklığından ve ışığından yararlanılmaktaydı. Bu dönemlerde güneş ışınlarının ozon tabakasının delinip de cilde zarar verebileceği akla bile getirilmemekteydi. Plajda oyunlar oynanmakta hatta müzik eşliğinde dans edilmekteydi. İlk flörtler bu cadde yürüyüşlerinde gerçekleşmekteydi. Bakış ve konuşma. O zamanlar erkeğin bir kızla flört etmesi için konuşma kelimesi kullanılmaktaydı. Burjuva erkekler için “konuşma teklif etmek” demek bir kızla buluşma için randevulaşmak anlamına geliyordu. Pastaneler, bu anlamda buluşmalar için medeni yerler olarak sayılmaktaydı. Medeni davranışlar kız erkek ilişkilerinde asıldı. Ve kızlara asılmak nezaketsiz bir davranış hatta ayıp olarak kabul görmekteydi. Asılanlar yeteri kadar medeni ve kibar değillerdi ve kızlar bu kabalığa cevap vermek istemezlerdi. Kızlarla erkeklerin ilişkileri daha çok grup içinde yer bulmaktaydı. Kolektif bir ilişkiler ağı yaşanıyordu.

Tarihi Caddebostan Plajı

O zamanın adıyla “piyasa yapılmaktaydı”. Piyasa ise ekonomik bir terim olmaktan çok caddelerde boy gösterme, şık giyinme ve havalı olma üzerinden bir anlam taşımaktaydı. Bağdat caddesi veya Beyoğlu’nda bugünkü arabaların iki taraflı işlediği İstiklal caddesi piyasa yapma yerleriydi. İtalyanca meydan (piazza) sözcüğünden türetilen bu kelime 1980’lerden itibaren yerini ekonomik anlamına bırakmaya başlayacaktı. Ve aynı zamanda erkek kadın ilişkilerinde bilhassa devrimci bir “bacı” muhabbeti, daha önce hoşlanma ve beğenme üzerine gelişmekte olan cinsler arası ilişkileri cinselsizleştirmekte ve taşralı hale sokmaktaydı. 1960’ların havalı piyasası bugün kapalı havasız plaza haline girdi. 

1960’lı ve 1970’li yılların nesli gazete ve kitap okumaktaydı. Anne babalarının evine gelen gazeteye babasından ve annesinden sonra bir göz attığı zaman bile gazete okuma alışkanlığını edinmekteydi. Sanal mekanlar yoktu. Mürettibin dizdiği gazeteler ve kitaplar 19.yüzyıl adetlerini yaşamaya devam etmekteydi. Bab-ı Ali medyanın kalbiydi.

1980’lerde başlayan ve 1990’larda şehrin merkezinden periferisine doğru taşınan ve yeni binalarda işlev görmeye başlayan gazetecilik değildi bu. Dolayısıyla çeşitli farklı gazetelerde çalışan gazeteciler veya kitap yayıncıları ve dağıtımcıları iş çıkışı meyhanelerde buluşmamaktaydılar artık. Birbirlerine ters bakma zamanı başlamıştı bile. Ya da ancak o zamanlar daha karanlık yerler olarak durmakta olan Asmalı Mescid sokağı veya Sofyalı sokak meyhaneleri onları buluşturmaktaydı.

Ve 1980’lerin askeri darbe yıllarının karanlık ve sokağa pek çıkılamayan caddelerinde piyasa yapmak yerine siyah pardösülü ve siyah renkte olup da kitlenebilen James Bond çanta taşıyan ve daha çok taşradan gelme gençlerin patronları için gittiği borsa dünyası, piyasanın anlamını Farsçada zevk demek olan “kam alma” dünyasından “para kazanma” dünyasına doğru çevirmişti. Bugün erkeklerin kızlara “konuşma teklifi” etmesi yerine “yan bakarsan yakarım” söylemini taşıması ve hatta cinayete giden olayların yaşanması taşra kültürünün olduğu gibi “şehir maganda kültürü” haline geldiğini göstermiyor mu?

İstanbul veya diğer büyük şehirlerin burjuvazisinin hayattan kam alma ilişkileri bilhassa erkekler için ama yavaş yavaş kadınlar için de “ekonomik özgülüğe” kavuşmaya doğru eğrilmekte. Bu terim belki de 1970’li yıllarda kadının özgürleşmesi için kocasına bağlı olmaktan kurtulmasının gerektiğini ileri süren Feminist olarak adlandırılabilecek bir bakışın parçasıydı. 1980’ler zaten Feminist hareketin de başladığı yıllar değil miydi?

1960’larda flört ilişkileri üzerinden hayata bakan ve foto-romanlar okuyan, aşk hikayelerinin büyüsü içinde hayal kurarak zamanını geçiren genç kızların yerine, iş hayatına atlayan ve kadınların çalışabildiği işlerde, yani hizmet sektörlerinde iş bulan genç kızlar, artık yirmi yıl çalışıp da emekli olmayı hayal eden genç kızlar geldi.

Ekonomik zorluklar her zaman vardı elbette, ama pek de düşünülmezdi burjuva ailelerinde. Zihniyet 1980’lerde artık bu zorlukları düşünmeye doğru dönmekteydi. Keyif alma ve zevk içinde yaşama, piyasada hava atma yerini emek zamanına doğru çevirmekteydi, burjuvazi için.  İşçiler ve köylüler ise emekçiydiler zaten. Onların bu tür bir lüksü pek yoktu. Onlar için flört daha çok öğlen tatillerinde saçlarını tarayıp kızlara “merhaba” diyebilmekten geçmiyor muydu?

Gündelik hayatın değişimi büyük bir oranda bugün artık eğlence biçimlerinin de yemek yeme tarzlarının da daha gürültülü ve şatafatlı olduğu bir yüksek burjuvazi hayatı olarak işlemekte. Masum ilişkilerin arkasında cinsel hayat ve alkolün zaman ile değil ama parayla alakası ön planda durmakta. Daha bireysel ve daha egoist bir hayat tarzı kamusal alana da zarar vermekte; çünkü sadece kendi çıkarlarını düşünen ve en ufak bir empati taşımayan ilişkilerde zengin hayat iyi hayatın önüne çıkmış durumda. İyi yaşamak değil de daha şatafatlı ve zengin yaşamak ön planda durmakta bugün. Teknolojinin getirdiği şartlarda, bireysel hayatların özel alanı ise teknolojinin getirdiği mantığın içinde kamusala taşınmakta.  Enflüvansörler kendi hayatlarını, özel yaşamlarını, sevgililerini linklerin ve sitelerin veya blogların özel alandan kamu alanına virtüel bir şekilde (Whats app, Facebook, İnsta, Tiktok vb.) taşımaktalar. Bir o kadar da onları takip eden ya bu hayatı yaşamaya çalışan ya da zaten o hayatın içinde olup da başkalarının nerelerde neler yaptığını merak edenler takip etmekteler.  

Gündelik yaşamda yaşanan değişim toplumsal ve ahlaki dönüşümün en önemli tarihi göstergelerinden biri değil midir? Farklı nesiller aynı dönemde hala yaşamaktayken hatıralar bir nesilden başka bir nesle aktarılabiliyor, analizler yapılabiliyor. Gerisi sonra tarih araştırmacılarına kalıyor.          


© T24