menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

“Seni Bana Katsam”

11 0
09.03.2026

 

“Seni bana katsam/Biraz karıştırsam/ İkimizden bir çift yaratırsam”

Fikret Şeneş, 1977

Türkiye bir iki aydan beri, Orhan Pamuk’un “Masumiyet Müzesi” adlı kitabının Netflix dizisi haline gelmesiyle birlikte, bunu seyretmeye ve konuşmaya başladı. Ancak bugün gündeme gelen dizinin bana göre en ilginç yanı belki de, romanın mı daha iyi yazıldığı yoksa dizinin mi çok güzel çekildiği üzerine tartışmaktan çok daha fazla, Fransız şarkıcı Joe Dassin’in (1938-1980) 1976 yılında orijinali çıkan “Toi” adlı şarkısının, Neco’nun bundan neredeyse elli yıl önce, 1977 yılında “Seni Bana Katsam” adı altında (sözler Fikret Şeneş -1921-2015) söylediği parçanın bu kadar yıl sonra “viral” olmasında yatmakta. Bugünlerde sosyal medyada birçok genç kadın bu şarkıyı söyleyerek dikkat çekmekte. “Bir iki üç değil daha çok sayıda kadının bu şarkıyı söylemesinde ne var?” diye sorulabilir tabii. Ayrıca, ilk kadın şarkıcı olan Fikret Şeneş’i de anmalıyız. Onun sözleri olmasaydı bu şarkı gerçekleşemeyecekti.

1977 yılında Neco’nun bu şarkısı çok sevilmiş. Düğünlerde çalınmaktaymış. Bunları ben o yıllarda Türkiye dışında Paris’te olduğum için pek hatırlamıyorum. Ama Joe Dassin’in şarkılarının Fransa’daki ününü takip etmiştim. Hatta Madeleine mahallesindeki deki meşhur Olympia’da, beyaz gömleği, bol paçalı beyaz pantolonu ve beyaz ayakkabılarıyla Joe Dassin’in konserine, bu şarkıları dinlemek ve şarkıcıyı görmek için, gitmiştim. Aynı sahnede o gün Jane Manson ile birlikte “Oh Champs-Elysée !” şarkısını bile söylemişlerdi. Ve hatta Paris’te bir gün Neco’yu başka Türk asıllı birisiyle tavla oynarken gördüğümü de hatırlıyorum. Paris’te olanlar Türkiye’ye, İstanbul’a geldiğinde elbette o yılların “aranjman furyası” içinde patlamalar yapmaktaydı.

Fikret Şenes

Orhan Pamuk bu yılları anlattığında ise kendi gençliği ve de bizim benzer bir nesilden gelmemiz dolayısıyla bizim gençliğimizi ortaya koymakta. “Masumiyet Müzesi” bir müze olarak sadece bir yapıyı değil, yine müzeal bir şekilde bir aşk romanını ifade etmektedir.  Bir ruh durumunu göstermektedir. 1970’lerin ikinci yarısının romantik ruhunun aşk ve devrimi benzer bir şekilde hayal etmesinin ürünü olduğunu da belki ifade edebiliriz. Bu şekilde kurgulanmış ve bir neslin aşkının nasıl yaşanmış olduğu hakkında bugünkü insanlara, bilhassa gençlere bilgi taşımakta ve o günleri yaşayanlara da nostaljik bir hatırlatma yapmaktadır.

Yazar; bugünkü Z kuşağı olarak adlandırılan gençlerin, belki de hiç anlayamadığı bir âşık olma durumunu “bireysel erkek romantizmi” içinde anlatmakta. Bu romantizm elde edilemeyenin yahut edildikten sonra saplantılı bir şekilde   elden kaçanın peşinden koşan bir heyecanı anlatmaktadır. Bu bakımdan bu tip bir aşk; sadece İstanbul burjuvazisinin değil, ama başka şehirlerdeki insanların ister Ankara ister İzmir isterse de Güney sahillerinde yeni başlayan turizm furyası içindekilerin duygularını, Türk ve yabancı filmlerin etkisiyle birlikte, hissettirmektedir.

Roman o anlamda aşkın bir arkeolojisini göstermekte ve bugünden bizi geçmişe doğru yollamaktadır. Nasıl büyük bir değişimdir bu! Nesiller arasındaki bu farka rağmen ilginç gibi duran burada şarkının her türlü değişime karşın bugün “viral” hale gelmesi değil midir? Aşk ve devrim duygularının romantizminin artık geride kalıp, yaşanmamasına rağmen neden şarkı bu duyguyu hâlâ bugüne taşıyabilmektedir? O halde bu hâlâ bu şekilde etkilemeye devam etmekteyse bu neden böyledir ve nasıl şarkı eskitilememiştir? Romantizmin içinde yaşamakta olduğumuz tekno-logos bu duyguları eritmiş olmasına rağmen yapısal bir kuvveti taşımaya nasıl devam etmektedir?

Bu sorular bizi belki de bugünü ve gençliği anlamak açısından tekrar düşünmeye doğru itecek midir?


© T24