menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Körfez’de büyük bir “felaket” mi kapıda?

40 0
16.03.2026

ABD ve İsrail’in iki haftayı aşan bir süre zarfında İran’ın direncini kıramaması ve “rejim değişikliği” hedefini gerçekleştirmekten uzak bir noktada kalması, son günlerde birçok kişinin aklına “sırada süreci hızlandıracak bir kara savaşı mı var?” ya da “nükleer silahlar mı konuşacak şimdi yoksa?” sorularını getiriyor. Ama şimdi bu sorulardan önce, üçüncü haftasına da girerken, savaşın “Hürmüz Savaşı” diyebileceğimiz bir karaktere evrilmiş bir portre çizdiğini söyleyip şu tespitleri ortaya koyalım:

BİR: Aslında Amerikalılar hava taarruz filolarına refakat ederek üstün elektronik harp vasıflarıyla düşman radyo frekans kaynaklarını gerçek zamanlı olarak tespit edebilen, bu kaynaklar için hassas hedefleme izleri oluşturabilen, yeni nesil karıştırıcı (NGJ) becerileriyle kendi telsiz haberleşmesinde bir sorun yaşamadan düşman radarlarını kör sağır hale getirebilen EA 18-G Growler uçakları sayesinde savaşın ilk günlerinden başlayarak İran’ın hava sahasında net bir üstünlük sağladılar.

İKİ: ABD güçleri İlerleyen zamanda “bunker buster” olarak adlandırılan, 13 ton ağırlığındaki GBU-57A/B MOP (Massive Ordnance Penetrator - Büyük Mühimmat Delici), güdümlü bombaları devreye sokarak derin bombardıman yapıp dağları deldiler. ANCAK bütün bunlara rağmen ne İran’ın yeraltındaki silah, mühimmat ve kaynak envanterini tüketebildiler ne de direncini kırabildiler.

ÜÇ: Fox News, ABD istihbaratına atıfta bulunarak, 11 Mart tarihinde, İran'ın elindeki zenginleştirilmiş uranyum stoğunu, Natanz Nükleer Tesisi'nin bir mil güneyinde, Kuh-e Kolang Dağı’nın granit kaya kütlesinin 80-100 metre altına, bir tünel kompleksine taşıdığını ileri sürdü. Şubat ayına ait CSIS uydu görüntüleri, bölgede bu amaçlı bir inşaata hız verildiğini de teyit eder nitelikte. Bir başka deyişle, dünyanın en büyük konvansiyonel bombası bile o 440 kg ağırlığındaki zenginleştirilmiş uranyum stoğuna ulaşamaz.

DÖRT: Dünyanın en zorlu bölgesinde 18 saatlik uçuşlar yapan ve verdiği yakıt ikmal hizmetiyle ABD hava operasyonlarını mümkün kılan, Amerikalıların kaybetmeyi göze alamayacağı tanker uçak KC-135’lerden altı tanesi 48 saat içinde devre dışı kaldı.12 Mart'ta, bir KC-135 Irak'ın batısında düştü, altı mürettebatın tamamı hayatını kaybetti. Wall Street Journal’ın, 13 Mart'ta iki ABD yetkilisine atıfta bulunarak verdiği habere bakılırsa, Suudi Arabistan'daki Prens Sultan Hava Üssü'ndeki beş KC-135 yakıt ikmal uçağı da İran füzeleriyle vurulup hasar gördü.

BEŞ: Bölgedeki üsleri harabeye dönen ABD’nin erken uyarı radarlarını da körleştiren ve böylelikle Prof. Dr. Ted Postol’un zafiyetlerini Glenn Diesen’e açıkladığı efsane füze kalkanını delen İran, düşmanının elinin altındaki THAAD bataryaları ve PAC-3’leri -geçen hafta da ayrıntılarını verdiğimiz şekilde- tüketmiş görünüyor. Ancak İran’ın elindeki füze ve SİHA stoku uzun vadeli bir yıpratma savaşı izlemesini mümkün kılacak denli bol duruyor.

ALTI: ABD’nin 1990’larda geliştirdiği askeri stratejilerden ders almış bir ülke olarak, İran, gerilimi yatay olarak tırmandırmayı seçerek “artık bölgedeki sadece askeri hedefleri değil, ABD ve İsrail çıkarlarını temsil eden ekonomik ve finansal merkezleri vuracağını” açıkladı ve bu doğrultuda Orta Doğu’daki “paralel” hedefleri de ateşe vermeye başladı.

YEDİ: An itibarıyla, Hürmüz Boğazı “düşman tanker ve gemilere” fiilen kapanmış bir görüntü veriyor. Boğaz’dan petrol trafiği, Goldman Sachs’ın geçen perşembe günü teyit ettiği üzere, günlük 19,5 milyon varilden 0,5 milyon varile düşmüş görünüyor. Petrol fiyatları yaklaşık yüzde 28 oranında tırmanmışken, daha da tırmanabilecek bir görüntü veriyor. Ayrıca yarın öbür gün Husilerin de Bab el Mandep Boğazı’nı “düşman gemilere” kapatmaya kalkışması ve petrol fiyatlarını daha da yükseltmesi pekâlâ mümkün.

SEKİZ: Savaşın uzayacağının belirginleşmesi üzerine Trump, petrol fiyatlarının tırmandığı, küresel ticaretin dahi baskılandığı koşullarda kendi siyasi kariyerini de kısa süre içinde bitirebilecek büyük bir gol yememek üzere odağını dünya petrolünün yüzde 20-25’inin taşındığı Hürmüz Boğazı’na çevirmiş, Hürmüz Boğazı’nın kilidini açmayı temel savaş hedefi olarak görmüş bir izlenim verdi. (Yarın ne izlenim verir, bilmek zor.) Hürmüz kritik. Nitekim Reuters, İran Devrim Muhafızlarının Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolün kaybedilmesiyle savaşın da kaybedileceğine kesin olarak inandığını, bu nedenle hiçbir şekilde bir ateşkese yeşil ışık yakmayacaklarını savunan bir tanıklığı da aktardığı bir haber geçti.

DOKUZ: Başkan Donald Trump'ın Hürmüz Boğazı'ndaki Hark Adası'nda bulunan tüm askeri hedefleri vurduklarını söylediği Cuma günü, Japonya'da konuşlu USS Tripoli isimli amfibi saldırı gemisi komutasında 2 bin 200 deniz piyadesini de bölgeye sevk etme kararı aldığı öğrenildi. WSJ gazetesi, sevk edilecek asker sayısının 5 bini bulabileceğini yazdı. Bu bir kara savaşı hazırlığının sinyali olarak değerlendirilebilir.

ON: Bu arada Trump, cumartesi günü sosyal medya hesabından “Çin, Fransa, Japonya, Güney Kore, İngiltere ve diğer ülkelere” çağrıda bulunarak, “aslında İran’ı bitirdik biz ama siz gönderin gemilerinizi Hürmüz’de beraberce kontrolü sağlayıp gemi geçişlerini İran’ın denetlemesinin önüne geçelim” mesajı verdi. İran buna finansal bir füze (!) ile cevap verecek gibi duruyor. Zira, CNN News, Tahran yönetiminin, Körfez’deki petrol tankerlerinin yuan ile ödeme yapmaları koşuluyla Hürmüz Boğazı’ndan geçebilmelerini mümkün kılacak bir düzenleme yapmayı değerlendirdiğini açıkladı.

“Hayır,” teşekkürler, diyemedi

Şimdi şu noktadan ileriye bakmadan önce bulunduğumuz noktanın altını bir kez daha çizelim: Aslına bakılırsa, varoluşsal bir tehdit ile karşı karşıya kalan İran’ın kendini savunmak amacıyla başvurduğu ve başvuracağı savaş yöntem ve taktiklerinin saldırganlar için “sürpriz” olduğunu sanırım söyleyemeyiz. 2001 yılından bu yana Beyaz Saray’da görev yapmış herhangi bir ABD başkanına ya da onun istihbarat/ordu şeflerine sorsaydınız, “Nükleer bombamız yok, ama 440 kilo yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş uranyumumuz var, zaten bu sır değil, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı raporlarında da var, bu malzemeyi teslim etmeye, seyreltmeye ya da oranı aşağı çekmeye hazırız,” demiş bir İran ile masadan kalkıp sırf Netanyahu’yu memnun etmek için savaşa girme seçeneğine evet derler miydi? Tabii ki hayır! Savaştan uzak durmalarının çok temel de bir sebebi olurdu. Çünkü böyle bir savaşın olası sonuçları kurmaylar ve kıdemli danışmanlarınca kendilerine anlatıldığında, ufuktaki karanlık fırtınaları hayal edebilirler ve “Yok, ben almayayım. Hayır, teşekkürler!” derlerdi. Nitekim zaten onlar da tarihe öyle geçtiler.

Gelelim Trump’a… İkinci kez göreve geldikten sonra çıktığı Körfez monarşileri turunda Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) üyesi Arap ülkelerinin liderlerinden ABD ekonomisi ve teknolojisine 3 trilyon doları aşacağı söylenen muazzam ölçüde yatırım taahhüdü alan ve bunun karşılığında bölgeye sadece “istikrar” vaat etmesi yeterli olacak ABD Başkanı’nın böyle bir istikrarın köküne doğrudan kibrit suyu ekerek Körfez’deki Arap ülkelerini varoluşsal tehditlere açık hale getiren tercihinin altında, elbette Epstein rejiminin dinamikleri (!) olduğunu dünya alem biliyor.

İkinci sebep

Ancak tek sebep o değildi. Epstein dosyalarında yüzlerce yerde adı geçen ama detayları “piyasaya sürülmeyen” Trump’ın Netanyahu’nun elinde rehin olması, Washington’un bu savaşa yeterli askeri lojistik hesabı yapmadan, olası sonuçlarını ayrıntılı bir şekilde düşünüp uzun vadeli planlama ve risk hesapları yapmadan, İran’ın 10 günde teslim olacağını zanneden bir aymazlık içinde ilerlemesinin tek sebebi değildi.

Washington yönetimi, ABD’deki Siyonist tandanslı ve AIPAC (The American Israel Public Affairs Committee) bağlantılı düşünce kuruluşları ile iliştirilmiş analist ve lobi gruplarının, liderlerin seçim kampanyalarına bağışta bulunan kişi ve kurumlar ile ücretli danışmanlarının ürettiği ve gerilimi tırmandırmayı hedefleyen dezenformasyonun, yani bir anlamda, kendi İran propagandasının tuzağına da düştü. Bir diğer deyişle, kendi oyununa da geldi. ABD’nin İran’a yönelik saldırılarda plansız ve net hedefsiz görünmesinden, kendisini bir eskalasyon tuzağına iten bu kara propaganda da sorumludur.

Gerilimi tırmandırma tuzağı

Ancak Trump, bu tuzağa adeta doyamaz bir görüntü veriyor. ABD'li her dört seçmenden üçünün İran'a karşı kara birlikleri gönderilmesine karşı çıktığının ve yine her dört seçmenden üçünün çatışmaların enerji fiyatlarını artıracağı kaygısı taşıdığının kamuoyu yoklamalarıyla ortaya konduğu, Trump’ın görev onayının yüzde 40’a indiği bir ortamda, riskler her geçen gün artıyor. Çarşamba günü CBS News’un sorularına telefonda verdiği yanıtlarda, savaşın yakında sona ereceğini söyleyen, “fiilen hedef alacağımız bir şey de pek kalmadı” diyen ABD Başkanı, birkaç gün sonra bu kez “önümüzdeki hafta daha sert saldırılar gerçekleştireceğiz. Savaş ne kadar gerekiyorsa o kadar sürecek” ifadelerini kullanmayı seçiyor.

Bir diğer deyişle, savaşın üçüncü haftasına girerken, Trump bu eskalasyon tuzağında ilerlemeyi sürdürüyor. Bu da bölgenin daha büyük felaketlere sürüklenmesi ihtimalini canlı tutuyor. Eğer savaş daha fazla Amerikan askerinin kaybına yol açarsa ya da petrol fiyatları bu şekilde yükselmeye devam ederse, Trump'ın görev onay oranı daha da inebilecek ve Kasım’daki ara seçimlerde hezimeti garantileyecek.

Nükleer silah kullanma izni mi?

Şimdi ABD, anlaşılan, kara harekatını başka ülkelerin donanmalarını da yardıma çağırarak kolaylaştırma ve bu şekilde Hürmüz’de denetimi sağlama çabası içinde. Çin’e de “bak, gemi göndermezsen, sonuçlarına katlanırsın,” demeye çalışıyor. Ama bırakın Çin’in böyle bir davete ne kadar icabet etmek isteyeceğini, şu şartlar altında ABD müttefiki diyebileceğimiz diğer ülkelerin de kendi toplumlarından bölgeye donanma göndermek için bir toplumsal onay alması çok olası görünmüyor.

Hal böyleyken, uluslararası askeri gözlemciler, ABD’nin şu ana dek yaklaşık 3 bin küsur kişinin hayatına mal olduğu sanılan savaşın öncesiyle kıyaslanmayacak ölçüde kanlı bir karaktere bürünmesine yol açabilecek kapsamlı bir kara savaşına girişme ihtimalini konuşuyor bugünlerde. Konuşulan bir diğer ihtimal de, ABD’nin ya da İsrail’in İran’a karşı bir nükleer bomba kullanımına yönelmesi. ABD'li gazeteci Tucker Carlson'ın, Trump'ın “İran'ı fiilen bir saat içinde yok edebilir, sonsuza dek yaşanmaz hale getirebiliriz. Ülkeyi kelimenin tam anlamıyla asla yeniden inşa edemezler. Bunu yapabilecek silahlarımız var" sözlerini, “nükleer silah kullanma izni” olarak yorumlaması hayra alamet değil.

Yeni bir 11 Eylül yaşanır mı?

Her durumda, Washington yönetiminin böylesine zorlu bir coğrafyada ve bu olumsuz şartlar altında kara savaşına soyunması için yeterli insan ve ateş gücüne sahip olmadığını söyleyen askeri uzman sayısı epey fazla. Amerikalıların kara savaşını göze alması çok daha fazla kan dökülmesi, demek. Kongre’den savaş yetkisi bile almamış, görev onayı yerlerde sürünen Trump yönetiminin gelinen şu noktada, hele de İran’ın direncini kıramamışken binlerce asker ve sivilin hayatını kaybedebileceği kapsamlı bir kara harekâtına girişmesi ya da ABD veya İsrail’in nükleer bomba kullanmaya kalkışması kolay değil. ABD’nin Batı’da ya da Batı hedeflerine yönelik 11 Eylül (2001) benzeri şok bir terörist vahşet senaryosu uygulamaya koyup kendilerini “mağdur” hale düşürerek İran’ı suçlayacakları ve nükleer vuruş için bir toplumsal onay, rıza üretmeyi hedefleyecekleri bir eylem tezgahlamadan hele imkânsız.

ABD’nin eskalasyonu o boyutlara taşımak üzere böyle bir “sahte bayrak” operasyonu organize etmeye kalkışması ise, zaten tüm bölge ve dünya için her bakımdan korkunç sonuçları olacak bir felaketin fitilinin ateşlenmesi anlamına gelecektir. Böyle bir girişimin maliyeti her bakımdan çok yüksek olacağından, sanki en azından şu aşamada kara harekâtını sadece Hürmüz’ü kontrol edebilmek için Hark Adası’yla ya da İran’ın güneybatı sahiliyle sınırlı tutmaya yönelmiş gibi bir izlenim veriyor ABD. Bunun dahi hiç kolay olmayacağı biliniyor. Sahilden ancak 25 km uzak olan Hark Adası’na indirilecek Amerikan askerlerinin doğrudan İran’ın topçu ateşi menziline gireceklerini, ayrıca SİHA ve hipersonik füze saldırılarıyla ciddi zayiat verebileceklerini söylemek için uzman olmaya gerek yok. Ayrıca eski CIA İstihbarat uzmanı Larry C. Johnson’ın savunduğu gibi, İran, böyle bir operasyon durumunda, Körfez ülkelerinin enerji altyapılarına yönelik saldırılarının dozunu iyice artırarak bölgeyi yaşanmaz kılma yoluna gidebilecektir.

“Çimleri biçmekle” yetinmek

Şu an için en iyi senaryo, Trump’ın “artık vuracak bir hedef kalmadı. Hepsini hallettik” deyip zafer ilanıyla davranırken “İsrail’in de “çim biçmeyi” yeterli görmesi, gibi duruyor. Tabii, Trump’ı bu noktaya kadar getirmişken “sonuna kadar gitmeyi” istemesi elbette beklenebilir, ama o “sonu” tarif etme noktasında kafalar biraz karışık sanki.

Çim biçmekten” kastettiğime gelince. İsrail’in aslında İran’da rejim değişikliğini değil, Tahran yönetiminin belini uzun süre düzeltemeyeceği büyük bir darbe yemesini yeterli gördüğü senaryoyu, Tel Aviv’in çatışmadaki temel hedefini, karşısındaki tehdidin boyutunu olabildiğince küçültmekle/kısaltmakla sınırlayarak, birkaç yıl sonra Körfez’e yine gelmesini kast ediyorum.

Böyle bir ihtimal var mı?

Var! Gazeteci ve tarihçi Joshua Leifer, 13 Mart tarihinde Haaretz gazetesinde kaleme aldığı “Don't Fall for the Regime Change Talk. Israel Is 'Mowing the Lawn in Iran” başlıklı yazısında işte tam da böyle bir olasılıktan bahsediyordu. “Tablets Shattered: The End of an American Jewish Century and the Future of Jewish Life,” isimli kitabın da yazarı olan Leifer, mealen ve aşağı yukarı şöyle diyordu:

Yoksa siz İsrail’in İran’da rejim değişikliği peşinde olduğunu zannedenlerden misiniz? Aldanmayın. İsrail'in İran'a yönelik bombardımanları, Hamas ve Hizbullah’a karşı verdiği önceki savaşlarına çarpıcı bir şekilde benziyor: En kafayı sıyırmış propagandacılarının ‘mutlak zaferini’ bir türlü sağlayamayan İsrail’in çatışma yönetimi tarzı böyle ve bu nedenle üçüncü Körfez Savaşı da son savaşı olmayacaktır. Çim biçiyor İsrail ve yarın yine biçecektir.”

Doğru mu bilemiyorum, Liefer’in haklı olmasını isterim tabii çatışmaların bir an önce sönümlenmesini arzu ettiğim için, ama, bölgede uzun yıllardır yalnızca şer ve nefret tohumları “eken” İsrail’in “biçecekleri” bu sefer çim ile sınırlı kalacağa pek benzemiyor!


© T24