menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

‘Batı’nın son şansı’

8 0
23.02.2026

1. Dünya Savaşı sonrası kurulan dünya düzeninin çatırdar, kaosa sürüklenme ivmemiz hissedilir şekilde hızlanırken, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Batı’yı vahşi kolonyalist köklerine davet eden ifadeler içeren Münih konuşmasıyla 180 derece zıt yönde uyarılar yapan Batılı liderler de çıkıyor. Foreign Affairs dergisinin Ocak/Şubat 2026 tarihli sayısına “Batı'nın Son Şansı” içerikli makalesiyle konuk olan Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb bunlardan biri. Dünya düzeninin gelecekteki yönelimini doğru bir şekilde öngördüğünü hissettiren Stubb, Batı için stratejik bir yenilenmenin şart olduğunu dile getiriyor. Ama onun önerdiği yenilenme stratejisi Rubio’dan tamamen farklı. Dünyanın son dört yılda öncesindeki 30 yıla kıyasla çok daha fazla değiştiğini, artık haber akışlarının çatışma ve trajediyle dolu olduğunu vurgulayan Stubb, demokrasilerin de yok olmaya doğru giden bir görüntü çizdiğini belirttiği makalesinde, Batılı ülkelerin monoloğu bırakıp küresel Güney ile diyaloğa yönelmelerinden başka şansı olmadığını kaydediyor.

‘Sadece monologdan anlıyorlar’

İki ayda bir yayımlanan derginin “The West’s Last Chance: How to Build a New Global Order Before It’s Too Late” başlıklı yazısında Stubb, önümüzdeki çağda jeopolitiğin işbirliğine mi parçalanmaya mı yoksa egemenliğe mi yöneleceğine Küresel Güney’in karar vereceğinin altını çizdi.

Batı’nın Küresel Güney ülkelerini diyaloğa muktedir olduğuna ikna etmek için bu son şansını dikkatlice kullanması gerektiğini savunan Stubb, “Ancak diyalog kurmak için dinlemek gerekiyor. Üzücü gerçek şu ki, Batı küresel Güney'i dinlemeye istekli görünmüyor,” diye yazdı.

Böyle bir makalenin Foreign Affairs dergisinde yayımlanması önemli. Zira, Amerika Birleşik Devletleri'nin en etkili dış politika dergilerinden biri olarak kabul edilen ve dış politika üretimi mecrası olarak uluslararası ilişkiler alanında 1922’den bu yana seçkin bir konuma sahip olmuş Foreign Affairs, George Kennan'ın meşhur “X Makalesi" (1947) ve Samuel P. Huntington'ın “Medeniyetler Çatışması” (1993) gibi çığır açıcı görünen pek çok makaleye bünyesinde yer vermiş bir yayın.

Stubb belki tam açıklıkla söylemiyor ama, dünyanın geri kalanı AB’nin diyaloğa muktedir olmama hatasına düşmüyor. ABD ile ilişkileri geliştirme konusunda giderek daha ihtiyatlı bir tutum benimsemek durumunda kalan Küresel Güney ülkeleri yönlerini Çin’e daha fazla çeviriyor. Bunu, Çin’in yüzde 20’lik artışla 1,2 trilyon dolara ulaşan ticaret fazlasından da anlıyoruz. Bir anlamda, Çin’in uyguladığı ekonomi politikası, ABD’nin boşalttığı alanları mahir bir şekilde doldurma becerisine de sahip.

Foreign Affairs dergisinin Ocak-Şubat sayısında yayımlanan bir başka makale, Çin’in bunu nasıl yaptığını “China’s Economic Statecraft Is Working” başlığı altında çarpıcı bir netlikle ifade ediyor. Makalenin yazarı, American Enterprise Institute’ün kıdemli araştırmacılarından Audrye Wong. Çin’in, ABD ile sürdürdüğü ticari rekabetini geliştirirken, çok taraflı diplomasi, kalkınma projeleri ve kilit sektörlerin stratejik finansmanı gibi araçlara başvurduğunu dile getiren Wong, bu şekilde davranarak Pekin’in diğer ülkelerin Çin’in tedarik zincirleri içindeki yerlerini güvence altına aldığına dikkat çekiyor. Wong’a göre, Washington’ın yanlış politikalarından Pekin çifte kazanç sağlıyor. Mesele ABD'nin baskıcı taktiklerinin Çin’in diğer ülkelere yaklaşımını kolaylaştırması değil sadece, Çin'in ekonomik işbirliği için geliştirdiği teklifler, ABD ile işbirliğine alternatif arayan müttefik ülkeler için dahi daha cazip hale de geliyor.

Aynı sayıdaki iki yazarı okuyunca Çin’in kapitalizmi Batılılardan daha iyi ve insancıl becerdiği şekilde itirafların artık önem kazanmakta olduğunu anlıyorsunuz. Çin ve ABD arasındaki hasmane ilişkinin jeopolitiğin bugünkü çerçevesini belirlediğini yazan Stubb, önümüzdeki 5-10 yılın belirleyici olacağı küresel düzeni şekillendirmekte olan tek rekabetin bu olmadığını da dile getiriyor ve Brezilya, Hindistan, Meksika, Nijerya, Suudi Arabistan, Güney Afrika ve Türkiye gibi “yükselen orta düzey güçlerin” de oyunun kurallarını değiştirebilen unsurlar haline geldiğini savunuyor.

Küresel Güney’in düşüncesi farklı

Derginin web sitesinde 17 Şubat’ta yayına alınan yani en taze nüsha olan Mart-Nisan 2026 tarihli sayıda yer alan “The Dream Palace of the West: Why the Old Order Is Gone for Good” başlıklı makalesinde ise Stubb’a atıf yaparak, ona Batı’nın Küresel Güney’i diyaloğa açık olduğu konusunda ikna etmek için son şansını kullanacağı konusunda hak veren Kishore Mahbubani’yi görüyoruz.

Mahbubani uluslararası ilişkiler alanında yabana atılacak bir isim değil. 1984-1989 ile 1998-2004 yılları arasında Singapur'un Birleşmiş Milletler Büyükelçisi olarak görev yapmış bir diplomat. “Living the Asian Century” kitabının da yazarı olan Mahbubani, Singapur Ulusal Üniversitesi Asya Araştırma Enstitüsü'nde “distinguished fellow” unvanıyla araştırmacı olarak görev yapıyor.

Makalesinde, dünya düzenine yönelik Batı’nın egemen bakış açısını küresel Güney ülkelerinin paylaşmadığını dile getiren Mahbubani, Çin ve Rusya'nın Batı için yarattığı zorlukları vurgulamakla yetinmiyor. Stubb’dan bir adım ileri giderek bir miti de çökertiyor Mahbubani. Bu iki ülkenin, Batı’nın muhayyilesinde tehditkâr güçler olarak belirmiş olabileceğini, ancak küresel Güney'deki insanların bu şekilde düşünmediğini ifade ediyor:

“Çinli olmayan 3,3 milyar Asyalı'nın çoğu, Afrika'da yaşayan yaklaşık 1,5 milyar insan ve Latin Amerika'da yaşayan 660 milyondan fazla insan, Çin ve Rusya'yı [Batı’dan] farklı görüyor. Batılı politika yapıcılar nadiren bunun nedenini anlama gayretine girişiyorlar. (…) Halbuki, dünyanın geri kalanı, yakın tarihte Batı'nın otokratik rakiplerinden daha çok, belki de daha fazla Batı'dan korkmuşlardır.”

“Batı’nın Hayali Sarayı” başlıklı söz konusu makalesinde Mahbubani, Stubb gibi AB ülkelerinin Çin'e karşı küçümseyici bir tavır içinde olduğuna değiniyor. Yazısındaki önemli yorumlarından biri de şöyle:

“AB, orta düzey bir güç olan Rusya ile ilişkilerini kötü yönetmedi sadece, yükselen bir süper güç olan Çin ile ilişkilerinde de aynı derecede kötü performans göstermiştir. AB-Çin ilişkilerinde büyük bir değişim yaşandı. 2000 yılında, AB ülkelerinin toplam GSYİH'sı Çin'in GSYİH'sının yaklaşık yedi katıydı. Şimdi ise yaklaşık aynı büyüklükteler. 2050 yılına kadar da AB, GSYİH'sıyla Çin'in yaklaşık yarısı düzeyine inecek. Buna rağmen AB ülkeleri Çin'e karşı küçümseyici bir tavır içinde ve bağları verimli bir şekilde güçlendirecek AB-Çin yatırım anlaşması gibi anlaşmaları engelliyorlar.”

Batı’nın belki de en önemli konvansiyonel siyaset üretme mecrasında bu üç yazıyı da birden okuyunca, ister istemez insan az da olsa Batı’da aklıselimin galebe çalabileceği konusunda biraz ümitleniyor. Yani, enseyi çok da karartmayalım, jeopolitik meselelerde eleştirel düşünce Batı’nın en seçkin geleneksel mecralarında da kendisine yer bulmaya başladı artık. Yani bize dostça davranacak mıdır bilmiyorum, ama ümidimiz var artık! Şüphelerimiz baskın olsa da!

Zira, öte taraftan akla şu soru da geliyor: ABD ticari rekabetini geliştirmede, neden Çin gibi çok taraflı diplomasi, ortak kalkınma projeleri ve kilit sektörlerin stratejik finansmanı gibi araçlara başvurmuyor da doğrudan doğruya yaptırımlar, olmayınca daha fazla yaptırımlar, o da olmayınca “abluka” silahını çeker oldu? Neden bu yaklaşımını “çatışmaya” çevirmekte bir beis görmez? Ve neden onun Avrupalı büyük müttefikleri ve liderleri bu çatışma dilini beslerken, tırmandırırken, hatta onun kıyıcılıktaki, soykırımlardaki suç ortaklığını yaparken bu ortaklığın dışardan çıplak gözle görülmediği, görülmeyeceği zannına kapılır?

Üstelik Çin’in ilişkilerini geliştirirken devreye soktuğu bütün bu çok taraflılık, eşit ilişki gibi temel ilkeler Batı dünyasına hiç de yabancı değilken! Bunların okullarda okutulmasını, teşvik edilmesini, müesses kılınmasını bizzat o dünya sağlamışken!

 Umarız bu gördüğümüz eleştirel tavır zamanla hâkim kılınır ve bu sorular Avrupa’da daha yüksek sesle sorulur, cevaplar yüksek sesle aranır. Dediğim gibi, orada bir ümit var. Ama Türkiye’nin Batı ile ilişkilerini hala sömürgecinin dili üzerinden okumaya çalışan, ancak bu şekilde bizim iktidarı sıkıştırabileceğini zanneden ve görüşleri Türkiye’ye Batı’nın verdiği “ödevler” hatırlatması manzumesinden ibaret olan sayıca epey fazla bir muhalif (!) aydın kesim de var. Batı’nın içinden kendisine yönelmeye başlayan şu yukarıdaki eleştirileri bile “okuma” taraftarı olmayan! Böyle olunca bizim işimiz belki de daha zor.


© T24