menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türkiye ve Arap Dünyası, Batı’nın Gölgesinden Çıkıp Kardeşlik Hattını Yeniden Kurmak

37 0
12.05.2026

Ortadoğu’da taşlar yeniden yerinden oynuyor. Dün “güvenlik garantörü” diye pazarlanan güçler bugün güvenilmez ortak olarak sorgulanıyor. Dün bölge ülkelerine “sizi koruruz” diyenler, kriz anında ya sessiz kalıyor ya da kendi çıkarlarını korumak için müttefiklerini pazarlık masasında yalnız bırakıyor. Irak işgalinden Suriye krizine, Afganistan’dan çekilişten Gazze’de yaşanan insanlık dramına kadar son otuz yıl, bölge halklarına acı bir hakikati yeniden öğretti: Batı’nın dostluğu kalıcı değildir; çıkarı bitince himayesi de biter.

Bugün Arap dünyasında Amerika’ya yönelik güven ciddi biçimde sarsılmıştır. Bu yalnızca diplomatik bir kırgınlık değildir; tarihî bir kırılmadır. Çünkü Amerika, yıllarca bölge ülkelerine güvenlik sattı, silah sattı, üs kurdu, petrol yollarını kontrol etti, rejimlerin korkularını yönetti; fakat sıra adalet, insanlık, Filistin, Gazze ve bölgesel onur meselesine geldiğinde terazisinin hangi tarafa bastığı açıkça görüldü.

İşte tam da bu noktada Türkiye’nin önünde tarihî bir imkân durmaktadır. Ancak bu imkân yalnızca ekonomik anlaşmalarla, yatırım fonlarıyla, savunma sanayi ihracatıyla ya da diplomatik ziyaretlerle değerlendirilemez. Türkiye eğer Arap ve Müslüman ülkelerle yeni bir kardeşlik hattı kuracaksa, önce kendi zihnindeki bazı tortularla yüzleşmek zorundadır.

Çünkü yıllardır bizde sıkça şu cümle kurulur: “Arap ülkeleri neden Amerika’ya, İsrail’e, Batı’ya yakın duruyor da Türkiye’ye mesafeli davranıyor?”

Bu soru bir yönüyle haklıdır. Evet, başta Körfez ülkeleri olmak üzere birçok Arap ve Müslüman ülkenin uzun yıllar boyunca Amerika merkezli güvenlik mimarisine yaslanması, İsrail’le doğrudan ya da dolaylı normalleşme zeminleri araması, Batı savunma sanayisine bağımlı kalması eleştirilecek bir durumdur. Müslüman halkların kanı akarken Batı başkentlerinin kapısında güvenlik aramak, tarihî hafızaya ve ümmet bilincine ağır gelen bir tablodur.

Fakat meseleyi yalnızca buradan okumak eksiktir.

Asıl soruyu cesaretle sormalıyız:

Peki Türkiye, Arap dünyasına gerçekten ne kadar yakın durdu?

Türkiye’de yıllar boyunca Araplara yönelik küçümseyici, aşağılayıcı, ötekileştirici bir dil üretildi. Gündelik hayata yerleşmiş bazı deyimler, şakalar, kalıp yargılar, aslında sıradan sözler değil; zihinsel bir kopuşun, medeniyet hafızasındaki kırılmanın izleriydi. Arap kimliği kimi zaman geri kalmışlıkla, kimi zaman karmaşayla, kimi zaman karanlıkla, kimi zaman kabalıkla özdeşleştirildi. Bu ifadeler sadece Arapları incitmedi; Türkiye’nin kendi İslamî ve tarihî hafızasını da yaraladı.

Çünkü Arap dünyası bizim için uzak bir coğrafya değildir. Şam bizim hafızamızdadır. Bağdat bizim medeniyetimizin ilim damarlarındandır. Kudüs bizim vicdanımızdır. Mekke ve Medine bizim iman istikametimizdir. Kahire, Halep, Musul, Basra, Trablus, Sana, Doha, Riyad, Abu Dabi yalnızca haritadaki şehirler değildir; asırlardır aynı kıbleye yönelen, aynı acılardan geçen, aynı emperyal hesapların hedefi olmuş bir büyük coğrafyanın parçalarıdır.

Osmanlı’nın yıkılışı yalnızca bir devletin çöküşü değildi. Aynı zamanda Türklerin, Arapların, Kürtlerin, Balkan Müslümanlarının, Kuzey Afrika’nın, Hint Müslümanlarının ve ümmet coğrafyasının birbirinden koparılmasıydı. Cetvelle çizilen sınırlar sadece toprakları bölmedi; hafızaları da böldü. Manda yönetimleri, sömürge idareleri, petrol merkezli haritalar, mezhep ayrılıkları, etnik kışkırtmalar ve Batı merkezli eğitim-kültür politikaları Müslüman toplumları birbirine yabancılaştırdı.

Bu yabancılaşmanın Türkiye ayağı da vardı. Cumhuriyet sonrası modernleşme sürecinde Batı’ya yönelme çoğu zaman doğal bir gelişme gibi sunuldu; fakat bunun bedeli, Doğu’ya ve İslam coğrafyasına mesafe koymak oldu. Arap dünyası, Türkiye’nin tarihî ortağı olmaktan çıkarılıp kimi çevrelerin zihninde “geri kalmış Doğu” imgesine hapsedildi. Batı’dan gelen sermaye “yatırım”, Arap ülkelerinden gelen sermaye ise “Araplaşma” diye yaftalandı. Londra’dan gelen para itibarlı görüldü, Körfez’den gelen para kuşkuyla karşılandı. IMF kapılarında beklemeyi normal sayan zihniyet, Müslüman ülkelerden gelen ekonomik iş birliğini tehdit gibi göstermeye çalıştı.

İşte burada büyük bir çelişki vardır.

Türkiye yıllarca Batı finans çevrelerinin reçeteleriyle ekonomisini düzenlemeye........

© Stratejik Düşünce Enstitüsü