menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Alamut’tan Pensilvanya’ya

30 0
13.07.2026

Devletin İçinde Büyüyen Gölge

Kasım Gülek’in cenaze safından Ecevit’in telefonuna; Mamak’taki askerlik günlerinden Fuat Doğu tartışmalarına ve Pensilvanya’daki karargâha uzanan yarım asırlık izler…

Bazı örgütler meydana çıkarak değil, saklanarak büyür. Devlete savaş ilan etmezler; devlet adına konuşmaya başlarlar. Silahlarını ilk gün çekmezler; önce devletin damarlarına yerleşirler.

15 Temmuz 2016 gecesi Türkiye’nin karşısına çıkan yapı, birkaç generalin, pilotun veya polisin oluşturduğu sıradan bir darbe şebekesi değildi. Karşımızda; yarım asra yayılan, hücreler hâlinde örgütlenen, mensuplarına gerçek kimliklerini gizlemeyi öğreten, devletin kritik kurumlarına sabırla yerleşen ve liderinin iradesini hukuk ile vicdanın üzerine çıkaran bir yapı vardı.

Bu nedenle FETÖ’yü anlamak için yalnızca 15 Temmuz gecesine değil, o geceyi mümkün kılan uzun yürüyüşe bakmak gerekir. Çünkü hiçbir mahrem yapı bir gecede ortaya çıkmaz. Önce güven toplar; ardından siyasi meşruiyet üretir. Okullarla, yardım faaliyetleriyle ve dinî söylemle görünür olurken asıl hiyerarşisini görünmez tutar.

Bu yürüyüşün izleri bizi Ankara Mamak’a, Kocatepe Camii’ne, Başbakanlık makamından açıldığı aktarılan bir telefona, Chicago uçağına ve Pensilvanya’ya götürüyor. Daha geriye gittiğimizde ise tarihin en gizemli örgütlenmelerinden biriyle karşılaşıyoruz: Hasan Sabbah’ın Alamut’u…

Bir Fotoğrafın Anlattığı Kocatepe’deki O Saf

Tarih 23 Ocak 1996… Ankara Kocatepe Camii, devlet ve siyaset dünyasının önde gelen isimleriyle doludur. Tedavi için gittiği Amerika Birleşik Devletleri’nde hayatını kaybeden eski CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek’in cenaze namazı kılınacaktır.

Cenazede Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, TBMM Geçici Başkanı Süleyman Arif Emre, Erdal İnönü, bakanlar ve milletvekilleri bulunmaktadır. Kalabalığın önüne geçen ve namazı kıldıran kişi ise Fetullah Gülen’dir.

Dönemin Hürriyet gazetesi bu görüntüyü “Devlete İmamlık Yaptı” başlığıyla haberleştirir. Haberde, Gülen’in siyasal görünürlüğünün arttığı bir dönemde devletin zirvesinin önünde cenaze namazını kıldırmasının dikkat çektiği vurgulanır.

Musallada yatan Kasım Gülek de sıradan bir siyasetçi değildir. Uzun yıllar CHP Genel Sekreterliği yapmış; bakanlık, milletvekilliği ve senatörlük görevlerinde bulunmuş, NATO Parlamenterler Konferansı çevrelerinde görev almış uluslararası bağlantıları güçlü bir isimdir.

Kocatepe Fotoğrafının Sırrı O gün henüz savaş uçakları Türkiye Büyük Millet Meclisini bombalamamıştı. Fakat örgütün lideri, devlet protokolünün önünde çoktan görünür bir yer kazanmıştı.

Kocatepe Fotoğrafının Sırrı

O gün henüz savaş uçakları Türkiye Büyük Millet Meclisini bombalamamıştı. Fakat örgütün lideri, devlet protokolünün önünde çoktan görünür bir yer kazanmıştı.

Bu görüntü, tek başına gizli bir operasyonun belgesi değildir. Fakat Gülen’in 1996 yılına gelindiğinde devletin ve siyasetin en üst katmanlarında nasıl bir meşruiyet alanı kazandığını göstermesi bakımından tarihîdir. Örgüt henüz silahını göstermemiştir; lideri ise devletin en güçlü isimlerinin önünde dinî otorite görüntüsü vermektedir.

Kocatepe’den Pensilvanya’ya

Kasım Gülek’in cenaze namazından yalnızca üç yıl sonra Fetullah Gülen’in hayatındaki en kritik yolculuk başlayacaktır. Bu yolculuğun öncesinde öne çıkan siyasi isim ise Bülent Ecevit’tir.

Laikliği, devlet adamlığı ve Cumhuriyetçi kimliğiyle tanınan Ecevit’in Gülen’e ve onun yurt dışındaki okullarına verdiği destek, yapılanma açısından muhafazakâr çevrelerden alınabilecek herhangi bir destekten çok daha kıymetliydi. Çünkü Ecevit’in desteği, hareketin yalnızca dinî çevrelerde değil, laik ve sosyal demokrat kamuoyunda da kabul görmesini kolaylaştırıyordu.

Örgüt açısından asıl kazanç, bir siyasetçinin yakınlığı değildi; o siyasetçinin temsil ettiği güven duygusuydu. “Ecevit gibi tecrübeli bir devlet adamı bu yapıyı savunuyorsa ortada korkulacak ne olabilir?” sorusu, yapılanmaya güçlü bir toplumsal zırh sağlıyordu.

Ecevit’in Okullara Açtığı Siyasi Kredi

FETÖ’nün yurt dışındaki okulları yalnızca eğitim kurumları değildi; örgütün kendisine uluslararası meşruiyet kazandırdığı en etkili vitrinlerden biriydi. Bu vitrinin önünde duran en güçlü siyasî isimlerden biri de Bülent Ecevit’ti. Ecevit, Gülen yapılanmasına yakın çevrelerin açtığı okulları uzun süre Türkiye’nin kültürel ve eğitim alanındaki başarısı olarak değerlendirdi. Dönemin haberlerine göre Arnavutluk ziyareti sırasında Tiran’daki okulları övdü; yükselen eleştirilere rağmen desteğini sürdürdü.

Ancak bu övgü yalnızca Ecevit’le sınırlı değildi. 12 Eylül askerî darbesinin lideri Kenan Evren’in de bir yurt dışı gezisi sırasında bu okulları ziyaret ettiği, sınıflardaki Atatürk köşelerinden etkilenerek benzer uygulamaların Türkiye’deki okullarda da yaygınlaştırılması yönünde talimat verdiği bilinmektedir. Böylece birbirinden farklı siyasî ve ideolojik çevrelerden gelen devlet adamları, aynı eğitim vitrininin önünde buluşmuştu. Yani bu hain teşkilat takiyenin dibine vurmuştu.

İşte bu destek, yapılanma için adeta siyasî mühürlü bir diplomatik pasaport işlevi gördü. Okullar; başarılı öğrenciler, Türkçe etkinlikleri, diyalog toplantıları, Atatürk köşeleri ve devlet adamlarıyla çekilen fotoğraflarla kamuoyuna sunuluyordu. Vitrinde eğitim, kültür ve Türkiye sevgisi vardı.

Perdenin arkasında ise bambaşka bir yapı büyüyordu:

Seçilmiş insan kaynağı…

Bürokratik kadrolaşma…

Ve yıllar sonra devletin en mahrem damarlarına kadar uzanacak kapalı bir örgütlenme…

Devlet adamları vitrini alkışlarken, örgüt perdenin arkasında geleceğin kadrolarını yetiştiriyordu.

Bir Telefon, Bir Uçak, Bir Karargâh

Tarih Mart 1999… Fetullah Gülen’in sağlık kontrolleri için Amerika Birleşik Devletleri’ne gitmesi planlanmaktadır. Aynı dönemde hakkında soruşturma açılabileceğine ilişkin haberler dolaşmakta; Gülen’in böyle bir ortamda Amerika’ya gitmesinin “kaçıyor” şeklinde yorumlanmasından çekindiği aktarılmaktadır.

Gazeteci Faruk Mercan’ın 2008 tarihli kitabından aktarılan anlatıma göre Başbakan Bülent Ecevit, Gülen’i telefonla arar; sağlığını ihmal etmemesini ve Amerika’ya gitmesini söyler. Aynı anlatıda, bu telefonun Gülen’in gidiş kararındaki en etkili sebeplerden biri olduğu belirtilir. Gülen 22 Mart 1999 günü İstanbul’dan Chicago’ya hareket eder.[4]

Yıllar sonra bu süreç gazetelerin manşetine tek bir cümleyle taşınacaktır: “Beni Amerika’ya Ecevit gönderdi.” Bu ifade, resmî görevlendirme belgesi anlamına gelmez; Gülen’in gidiş sürecindeki telefon görüşmesinin gazetecilik dilinde özetlenmesidir. Fakat telefonun siyasi ve tarihî ağırlığı yine de ortadadır.

Telefon Ankara’dan açıldı. Uçak Chicago’ya indi. Sağlık gerekçesiyle başlayan yolculuk, Pensilvanya’daki kalıcı merkeze dönüştü.

Gülen’in Amerika’ya gidişi geçici bir sağlık yolculuğu olarak başlamış, ancak Türkiye’ye dönmediği uzun bir ikamete dönüşmüştür. Pensilvanya’daki yerleşke zamanla örgütün uluslararası ilişkilerinin, eğitim ağının ve sevk-idare mekanizmasının sembolik merkezi hâline gelmiştir. Burada kurulmuş resmî bir devlet karargâhından değil, dünya çapındaki yapılanmanın liderlik ve koordinasyon odağından söz ediyoruz.

“Şefaat Edeceğim İlk Kişi Ecevit”

İlişkinin en çarpıcı boyutlarından biri, gazeteci Reha Muhtar’ın aktardığı bir yemekte ortaya çıkar. Muhtar’ın Faruk Mercan’ın anlatımından naklettiğine göre Gülen; Ecevit’in okullara sahip çıktığını, hareketin büyüklüğünü sezdiğini ve önüne getirilen bir dosyayı geri çevirdiğini anlatır.

Ardından şu ifadeyi kullandığı aktarılır: “Şefaat etme imkânım olursa bunu ilk önce Ecevit için kullanırım.”

Bu cümle yalnızca dinî bir temenni midir? Yoksa Gülen’in siyasi hayatında kendisine en kritik desteği verdiğini düşündüğü bir isme yönelttiği açık bir minnet ifadesi midir? Kesin hüküm vermek mümkün değildir. Fakat kullanılan kelimenin ağırlığı, ilişkinin Gülen tarafından sıradan bir siyasi temasın çok ötesinde görüldüğünü düşündürmektedir.

Livaneli’nin Ağır Suçlaması

Yıllar sonra yazar ve sanatçı Zülfü Livaneli, Ecevit’in Gülen yapılanmasıyla yan yana geldiğini, yapıya kontenjan ve çeşitli imkânlar sunduğunu belirterek “Cemaati devlete ilk yerleştiren Tayyip Erdoğan değil, Bülent Ecevit’tir” değerlendirmesinde bulundu.

Bu gerçek, Ecevit’in okullara verdiği açık destek, Gülen’e ilişkin olumlu tutumu ve Amerika’ya gidiş sürecindeki telefon anlatısı birlikte düşünüldüğünde, dönemin siyasi sorumluluğunun tartışılmasını zorunlu kılar.

Ecevit’in örgütün ileride silahlı darbe teşebbüsüne girişeceğini bildiğini gösteren bir delil yoktur. Fakat tarih yalnızca niyetleri değil, açılan kapıların sonuçlarını da kaydeder. Bu tablo en hafif ifadeyle tarihî bir yanılgıdır; daha ağır yorumuyla, gerçek yüzünü gizleyen bir yapıya istemeden açılmış........

© Stratejik Düşünce Enstitüsü