menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ortadoğu’nun Değişen Savunma Manzarası: İslam Dünyası Yeni Bir Stratejik İttifaka mı Yöneliyor?

13 0
02.08.2026

Ortadoğu, onlarca yıldır küresel güç rekabetinin odak noktalarından biri olmayı sürdürüyor. Ancak son yıllarda yaşanan hızlı gelişmeler, bölgenin güvenlik, savunma ve diplomasi anlayışını köklü biçimde yeniden şekillendirmeye başladı. Özellikle İran ile İsrail arasında giderek tırmanan gerilim, Amerika Birleşik Devletleri’nin İsrail yanlısı tutumunu kararlılıkla sürdürmesi ve Körfez ülkelerinin değişen stratejik öncelikleri, son derece önemli bir soruyu gündeme taşıyor: İslam dünyası, ortak güvenliğini sağlayacak yeni bir stratejik model inşa etme sürecine mi giriyor?

Bu soru artık yalnızca teorik bir tartışma olmaktan çıkmış, giderek somut ve pratik bir önem kazanmıştır. Son dönemde yaşanan bölgesel krizler, uluslararası siyasette kalıcı dostlukların ya da düşmanlıkların değil, kalıcı çıkarların belirleyici olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur. İşte bu gerçek, Körfez ülkelerini güvenlik politikalarını yeniden değerlendirmeye sevk etmektedir.

Uzun yıllar boyunca Körfez ülkeleri ulusal güvenliklerinin önemli bir bölümünü Amerika Birleşik Devletleri'nin sağladığı güvenlik garantilerine ve Batı ile kurdukları askerî iş birliğine dayandırdı. Milyarlarca dolarlık gelişmiş silah sistemleri satın alındı, askerî üsler kuruldu ve Washington ile geliştirilen stratejik ortaklık bölgesel istikrarın temel dayanaklarından biri olarak görüldü. Ancak son yıllarda yaşanan bölgesel krizler, ABD'nin önceliğinin her zaman İsrail'in güvenliği ve onun stratejik çıkarları olduğu yönündeki kanaati daha da güçlendirmiştir.

İran ile yaşanan gerilim ve bölgede meydana gelen son gelişmeler de Körfez ülkelerinin liderliklerini, geçmişe kıyasla çok daha güçlü biçimde şu soruyla yüz yüze bırakmaktadır: Dış güçlerin güvenlik garantilerine bütünüyle bağımlı kalmak, gelecekte de güvenilir ve sürdürülebilir bir strateji olmaya devam edebilir mi?

İran'ın uzun yıllar boyunca uluslararası baskılarla, ağır ekonomik yaptırımlarla ve diplomatik izolasyonla karşı karşıya kalmasına rağmen bölgesel güvenlik denklemindeki merkezi konumunu korumuş olması da dikkat çekici bir gerçektir. Bu tecrübe, bölgedeki diğer ülkeleri de yalnızca dış güvenlik garantilerinin hiçbir devlet için mutlak güvence sağlayamayacağı gerçeği üzerinde yeniden düşünmeye yöneltmektedir.

Bu çerçevede Pakistan örneği farklı bir perspektif sunmaktadır. Pakistan, 1998 yılında gerçekleştirdiği nükleer denemelerin ardından yalnızca nükleer güç statüsünü uluslararası alanda kabul ettirmekle kalmamış; aynı zamanda ağır yaptırımlara ve yoğun diplomatik baskılara rağmen savunma kapasitesini koruyarak daha da geliştirmeyi başarmıştır. Pakistan'ın nükleer programı, yalnızca askerî bir kabiliyet değil, Güney Asya'daki stratejik güç dengesinin temel unsurlarından biri olarak da değerlendirilmektedir.

Pakistan, uluslararası platformlarda kendisini daima sorumlu bir nükleer güç olarak tanımlamaktadır. Ülkenin nükleer doktrini savunma esasına dayanmaktadır ve temel amacı güvenilir bir caydırıcılık sağlayarak savaş ihtimalini önlemektir. Bu nedenle çok sayıda savunma analisti, Pakistan'ın nükleer kapasitesini bölgesel istikrarın korunmasına katkı sağlayan önemli unsurlardan biri olarak değerlendirmektedir.

İslam dünyası açısından bakıldığında........

© Stratejik Düşünce Enstitüsü