menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İslam Dünyasında İdeolojik Ayrışma: İran Krizi ve Ortadoğu’da Jeopolitik Dönüşüm

67 0
21.03.2026

Bölgenin tarihsel kırılma anlarına sahne olduğu dönemlerde, siyasal meseleler çoğu zaman yalnızca dışsal çatışma dinamiklerini değil, aynı zamanda düşünme biçimlerindeki ve siyasal tutumların inşasındaki derin ayrışmaları yansıtan bir gösterge işlevi görmektedir. Nitekim günümüzde İran ile İsrail /ABD arasında süregelen çatışma, Arap ve İslam dünyasında uzun süredir var olan görüş ayrılıklarını, teolojik tartışmaları yeniden görünür kılmıştır.

Mevcut durum yalnızca geçici bir askerî karşılaşma değil; aynı zamanda siyasal, dinî ve toplumsal bilincin gerçek bir sınavıdır. Bugün gözlemlenen bölünmüşlük, düşünce ile gerçeklik arasındaki kopuşu yansıtmaktadır. Zira hem elitler hem de geniş kitleler, gerçek tehlikenin herkesi kuşattığı bir ortamda, verimsiz tartışmaların içinde kaybolmaktadır. Bu tür tarihsel anlatılar, sözün eylemden ve sahadaki gerçeklikten kopmasıyla ortaya çıkan medeniyet zafiyetini teşhis etmektedir.

Normatif Çerçevenin İnşası: Arap Konseyi Bildirisi

11 Mart 2026 tarihinde Arap Konseyi’nin yayınladığı bildiri, bu ideolojik çerçevenin kristalize olduğu metinlerden biri olarak öne çıkmakta ve mevcut dönüşümün normatif arka planına dair önemli göstergeler sunmaktadır. [1]  Söz konusu bildiride Arap Konseyi, İran’a oldukça güçlü bir destek vermiş; İran halkıyla dayanışma içinde olduğunu vurgulamış, İran toplumunun hem iç otoriter baskılar hem de dış müdahaleler karşısında kendi kaderini belirleme hakkına sahip olduğunu ifade etmiştir.

Konsey, -benzer şekilde -İran saldırılarına maruz kalan Arap ülkeleriyle de dayanışma içinde olduğunu beyan etmiş, tarafları diyalog ve sağduyuyu öncelemeye çağırmış; geniş çaplı bir askerî çatışmaya sürüklenmenin tüm taraflar açısından yıkıcı sonuçlar doğurabileceği konusunda uyarıda bulunmuştur.[2]

Ancak söz konusu bildiri, özellikle Arap kamuoyunda belirgin bir normatif gerilim ve algısal çelişki üretmiştir. Zira birçok aktör, İran’la kurulan bu tür bir dayanışmayı; Suriye, Lübnan, Yemen ve Irak gibi ülkelerde yaşanan ağır insan hakları ihlalleri ve savaş suçları bağlamında, en azından örtük bir meşrulaştırma olarak yorumlamaktadır.

İran Meselesi ve Stratejik Denge Problemi

Bu konuda Tunus’un eski Cumhurbaşkanı ve Arap Konseyi başkanı Münsıf el-Merzûkî’nin değerlendirmeleri, bu karmaşık durumu açıklamaya çalışan önemli analizlerden biridir. El-Merzûkî’ye göre İran meselesi Arap dünyasında son derece zor bir siyasi dengeyi ifade etmektedir. İran rejiminin bölgedeki bazı müdahaleleri nedeniyle Suriyeliler, Iraklılar, Yemenliler ve Lübnanlılar gibi farklı topluluklar ciddi zarar görmüş ve bu nedenle İran’a yönelik eleştirel bir tutum geliştirmiştir.

Buna rağmen İran’a yönelik dış askeri müdahalelerin desteklenmesi, daha geniş bir stratejik çerçeve içinde değerlendirildiğinde farklı sonuçlar doğurabilir. Bu perspektife göre İran yalnızca belirli bir siyasi rejimi temsil eden bir devlet değildir; aynı zamanda büyük bir toplum ve önemli bir bölgesel aktördür. Dolayısıyla İran’a yönelik askeri saldırıların desteklenmesi, bölgesel güç dengelerinde uzun vadeli ve öngörülemeyen sonuçlar doğurabilir.

Bu yaklaşım, İran ile siyasi anlaşmazlıkların bulunabileceğini kabul etmekle birlikte, dış müdahaleler yoluyla rejim değişikliğinin meşru görülemeyeceğini savunmaktadır. Rejim değişikliği ancak ilgili toplumun kendi siyasal süreçleri içinde gerçekleşebilir. Bu nedenle İran halkıyla dayanışma ile İran rejimine destek arasında açık bir ayrım yapılması gerektiği vurgulanmaktadır.

Ona göre bugün doğrudan bombardıman altında bulunan İran halkıdır. Nitekim genç kızların hedef alındığı, çok sayıda sivilin öldürüldüğü ağır saldırılar yaşanmıştır. Bu sebeple İsrail ve Amerika’nın İran’a yönelik saldırılarına destek vermek ya da bunlarla duygudaşlık kurmak mümkün değildir. Çünkü İran yalnızca bir rejimden ibaret değildir; aynı zamanda bir toplum ve bir halktır.

Dolayısıyla İran halkıyla dayanışmayı, İran rejimine destek vermekle karıştırmamak gerekir. İran halkıyla dayanışma insani ve ahlaki bir tutumdur. Kuşkusuz bu, kurulması zor bir dengedir ve birçok kişi açısından ikna edici biçimde açıklanması kolay değildir. Ancak siyasetçi, analist ve düşünürlerin görevi, duyguların bütün değerlendirmeleri belirlemesine izin vermemektir. Çünkü İran tamamen tahrip edilir ve etkisizleştirilirse, İsrail’in bir sonraki hedefinin başka bölgesel aktörler olması kuvvetle muhtemeldir; bu çerçevede Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin de baskı ve tehdit altına girmesi mümkündür. Bu nedenle böyle bir sürecin normalleştirilmesi ya da kabullenilmesi kesin biçimde reddedilmelidir.

Bölgesel Güç Mücadelesi ve Yeni Ortadoğu Söylemi

Nitekim İsrail’in Suriye’nin güneyinde sergilediği askeri hareketlilik, Lübnan’a yönelik yıkıcı operasyonlar ve Afrika Boynuzu’nda yürüttüğü faaliyetler, daha geniş bir bölgesel stratejinin parçası olarak yorumlanmaktadır. Somali ve Sudan gibi ülkelerde yaşanan parçalanma süreçlerinde de İsrail’in etkili olduğu yönünde çeşitli değerlendirmeler yapılmaktadır.

Günümüzde dile getirilen “Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesi” söylemi de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bu söylem gerçekte Ortadoğu’nun yeniden inşasından ziyade parçalanması anlamına gelmektedir. Bu perspektifte Mısır’ın bölgesel bir güç olarak etkisizleştirilmesi, Suudi Arabistan’ın nüfuzunun azaltılması ve Türkiye ile Katar gibi bölgesel aktörlerin de zayıflatılması öngörülmektedir. Nihai hedef ise İsrail’in bölge üzerinde belirleyici ve yönlendirici güç hâline gelmesidir.

Savaş Sonrası Perspektif ve Siyasal Muhasebe

Bütün bu gelişmeler, önümüzdeki dönemin kolay olmayacağını göstermektedir. Bu nedenle bugünden itibaren savaş sonrası dönemin nasıl şekilleneceği üzerine düşünmek gerekmektedir. Çünkü bu savaş yalnızca fiziki yıkım ve can kayıplarına yol açmamış, aynı zamanda bölgedeki siyasal düşünce kalıplarını ve stratejik yaklaşımları da derinden sarsmıştır. Özellikle Körfez ülkelerinin ve çevre ülkelerin izlediği politikaların yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu bağlamda hem devletlerin hem de toplumların kapsamlı bir siyasal muhasebeye ihtiyaç duyduğu söylenebilir. Böyle bir muhasebe yapılmadığı takdirde, benzer krizlerin belirli aralıklarla tekrar etmesi ve bölgenin sürekli yeni savaşlarla karşı karşıya kalması ihtimali ortadan kalkmayacaktır.

Bu Savaş Uluslararası Dengeleri........

© Stratejik Düşünce Enstitüsü