menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Habermas’ın Ölümünün Ardından: Müzakereci Demokrasinin Sınırları – Güneş Gümüş

10 0
02.04.2026

Kıbrıs’ta Emekçiler Eylemde! - Mart 31, 2026

19 Mart Hareketi’nin Yıldönümünde Çıkarılması Gereken Bazı Sonuçlar – V. U. Arslan - Mart 24, 2026

Röportaj: Urfa Mercan İplik’te İşten Atılan İşçilerle Konuştuk! - Mart 23, 2026

Habermas, geçtiğimiz günlerde hayata gözlerini yumduğunda, akıllarda Filistinliler soykırıma uğrarken İsrail’in Hamas karşısındaki saldırı haklarını savunan o talihsiz bildiriyle kalmış oldu. Elbette bir aydının tüm teorik üretimi tek bir imza ile çöpe atılamaz; ancak savunduğu aktörler Orta Doğu’yu ve dünyayı kana bulamaya yeminli Netanyahu ve yönetimi olunca, gelen tepkiler de son derece anlaşılır hale geliyor. Habermas’ın İsrail’e destek veren bu tavrı basit bir “talihsizlik” değil; uzun yıllardır Batı solunu esir alan “demokrasicilik zehrinin” doğrudan bir yansımasıdır. ABD; Afganistan, Irak, Libya ve Suriye’de işgal veya rejim değişikliği harekatları düzenlerken Batı’daki sosyalist hareketin önemli bir kısmını tepkisiz kılan bu burjuva ideolojik etkinin başlıca mimarlarından biri de Habermas’tır. Bugün bile ABD-İsrail emperyalist bloğunun olası bir İran savaşına Batı’dan güçlü bir tepki gelmiyorsa, bu durum, adından başka Marksizmle bağı kalmamış post-Marksistlerin eseridir.

Habermas, Frankfurt Okulu’nun “Eleştirel Teori” geleneğinin son temsilcisi olarak bilinir. Ancak okulun diğer teorisyenlerinden farklı olarak Aydınlanma’yı hedef tahtasına koymak yerine, onu “yarım kalmış bir proje” olarak değerlendirir. Kapitalizmin küresel bir uygarlık haline gelişini ifade eden moderniteden kopma taraftarı değildir. Habermas, Batı toprağının gerçeklerini evrensel bir deneyim kabul ederek bizlere hayatımızın “eksik parçası” olarak müzakereci demokrasiyi sunar. Habermas’a göre modernizmin özgün yanı; devlet ve ekonominin “yaşam dünyasından” (Lebenswelt) ayrılmasıdır. Ancak bu ayrım, sosyal devlet gibi faktörler nedeniyle kesintiye uğramakta; devlet ve ekonomi (sistem), yaşam alanını (aile, kültür, tartışma alanları) adeta sömürgeleştirmektedir. Ona göre bürokrasinin (güç) ve ekonominin (para) istilasını engellemek, yaşam alanını bu sistem baskısından kurtarmak gerekir. Bunun yolu da toplumun her kesiminin katıldığı akılcı bir iletişimsel süreç olan müzakereci demokrasidir.

Kamuoyu ve Sivil Toplum

Sivil toplum, yaşam dünyasının sömürgeleştirilmesine karşı bir “kuşatma harekatı” yürütmelidir. Habermas, bu çerçevede “kamusal alan” kavramını literatüre kazandırmıştır. Bu alan bir iletişim platformudur; medya, sendikalar, dernekler ve forumlar aracılığıyla ortak meseleler rasyonel bir tartışmaya açılır ve ortak bir kanaat oluşturulur. Bu yolla oluşan kamuoyu; parlamento, hükümet ve bürokrasi üzerinde denetleyici bir güç kurar. En basit haliyle Habermas’ın iletişimsel rasyonel eylemi bu şekilde özetlenebilir.

Gerçeklikten Kopuk Bir Teori

Bu tablo, Laclau ve Mouffe’un radikal demokrasi anlayışını ne kadar da andırıyor! Mesaj şudur: “Kapitalist ilişkiler ekonomi alanında sürsün, onu değiştirmenin yolu yok; biz sadece kapitalist mantığın gündelik yaşamımıza sızmasını engelleyelim.” Laclau ve Mouffe en azından kapitalizmin devlet üzerindeki belirleyiciliğini kırmayı dert edinmişti; Habermas’ta o bile yoktur. Geriye kala kala aile, kültür ve bireysel ilişkiler ağını kurtarmak kalmış! Sanki tüm dünyayı kendi çıkarları doğrultusunda dönüştüren bir meta ekonomisinde bu mümkünmüş gibi…

Vatandaş forumlarıyla müzakereci demokrasi işleyecekmiş… Örneğin, Trump döneminde Minneapolis’te özel kuvvetler gibi çalışan göçmen karşıtı birimlere (ICE) karşı, birbirini anlamaya odaklı bir iletişim ne kadar sonuç verebilirdi? Habermas’ın bize söylediği aslında şudur: “Hepimiz aynı gemideyiz, sadece aramızda anlamaya dayalı bir iletişim eksik.” Gerçekten mi? Dünyayı kâr hırsıyla kana bulayan egemen sınıflar, “hedef odaklı rasyonaliteye” sahip oldukları için dünya bu halde değil; aksine bu hedefler onları var eden asıl zemindir. Egemen sınıfları vahşi bir sömürü ve zulmün içerde ve/veya dışarıda yürütücüsü haline getiren çıkarlarıdır. Bu düzende yoğun rekabet basıncı altında insan ve doğayı en fazla şekilde sömüren yol alır; emperyalizmin tepesindeki güç olmanın avantajını korumak istiyorsanız ve eski kapasitenizde değilseniz rakibi askeri olarak ekarte etmek, daha çok ucuz hammadde ve enerji kaynağına ulaşarak karlılığı artırmak elzemdir. Burjuvazinin stratejik aklı böyle işler.

Habermas’ın müzakereci demokrasi anlayışı ancak dünyanın küçük ve imtiyazlı bir parçasında anlam taşıyabilir. Dünyanın geri kalanı, bu “demokratik” dünyanın çıkarları uğruna otoriter rejimlerle yönetiliyor. Eğer halk zor yoluyla haklarını almazsa, tepedekiler onların ne düşündüğünü asla umursamıyor. Aksine, halkın sesini bastırmak için devletin tüm kurumsal zor aygıtları bir gelenek halinde işlemeye devam ediyor.

Son söz olarak gelişmiş kapitalist ülkelerde yönetmenin yolu, egemen sınıfların sopayı eksik etmesinden değil sistemin cilalanmasından gecmektedir. Bu cilanın en parlağı olağan şekilde demokrasinin halkın çıkarına işleyebileceği yalanıdır.


© Sosyalist Gündem