DENGBÊJİN DÖNÜŞÜ Rıfat Mertoğlu
"Roman yazmak okuyanı ikna etme sanatıdır" diye bir cümleyi, bir yerde mi okumuştum, yoksa bir cümleden etkilenerek kendi kafamda mı oluşturmuştum hatırlamıyorum. Ama okuduğum roman, öykü, denem vb. yazılarda gerçekliği hissettiğimde bu cümle gelir aklıma.
Yazar, Rıfat Mertoğlu’nun, Kayıp Kitaplar Yayınları tarafından yayımlanan, DENGBÊJİN DÖNÜŞÜ isimli romanını, haziran ayının otuz derece sıcağında okurken, Sibirya soğuğunda buza kestim.
Bir olay ancak bu kadar sahici anlatılabilir, roman edilip bizlere ulaşabilirdi sanırım.
DENGBÊJİN DÖNÜŞÜ, Sibirya’ya götürülmek için trene jandarmaların tutsakları bir sürü gibi tavanından suların içeriye sızdığı, cam kenarlarından soğuğun içeriye sızdığı leş gibi kokan ve pislik içindeki vagonlara doldururken daha romanın başında dehşete düşüyor insan. Yolculuk sırasında ölenler, bir leş gibi jandarmanın uygun olduğu bir yerde vagonlardan dışarı atılmakta.
Vagonlarda yolculuktan ziyade, hayatta kalma mücadelesi verilmekte. Bu, romanın başından sonuna kadar gerek Sibirya’daki “Beyaz Ölüm” kamplarında gerekse kamplar arası yolculuklarda hep böyle devam ediyor. Seyad’ın esaret yıllarında, rüyalarını ve hayallerini süsleyen pek çok şey vardır. Bunlardan bir tanesi bin bir gizemiyle Ağrı Dağı’dır. Ne Ağrı Dağı ne de diğerleri, hiçbiri Zülfinaz’ın içinde oluşturduğu boşluk kadar boşluk oluştuarmaz. Ve hiçbir şey, Kilam’ların, Stran’ların içindeki boşluğu doldurduğu........
