EMPERYALİZM VE ABD’NİN İRAN’A SALDIRISI
Yerli/yabancı medya İran’daki savaşa ilişkin haberler ve yorumlarla dolu. Hepsi, öteden beri dünyada olup bitenleri nasıl görüyorlarsa, ABD-İran savaşını da öyle görüyor -ya da öyle görülmesini istiyor- ve yaşananlara ilişkin haberleri öyle yansıtıyorlar.
Gerek bu haberlere gerekse savaş hakkında yapılan yorumlara bakılırsa;
”Siyonist İsrail yönetiminin kışkırtmalarıyla, ABD Başkanı Trump Kongre’den karar dahi almadan İran’a savaş açmış, kendi Anayasalarını bile çiğnemişti. Zaten Trump ABD’yi de keyfince yönetiyordu”.
Yorum içerikli savaş haberlerinden ve yorumcuların söylemlerinden, kolayca; “Trump başkan olmasa, İsrail kışkırtmasa ABD İran’a saldırmaz, bu savaş olmazdı” sonucu çıkarılabilir. Acaba gerçekten öyle mi görelim.
Emperyalizm ve sömürgecilik; “başka halkları ve onlara ait kaynakları sömürmek” olarak algılansa da bu iki ayrı kavram karıştırılmamalı, birbiri yerine kullanılmamalıdır. Yalnızca bu algıyla bakıldığında, her emperyalist devlet sömürgeci olarak görülebilir ama her sömürgeci devlete emperyalist denilemez. Bu ayrım nedeniyle; günümüz dünyasında iktisadi, siyasi ve kültürel olarak emperyalist devletlerin nüfuz alanlarındaki pek çok ülkenin yöneticileri, “sömürge değil bağımsız bir ülke” olduklarını söyler ve halkları da böyle düşünürler.
Sömürgeci devlet, belirli bir plana göre değil, herhangi bir zamanda, yönetici egemenlerin göz koyduğu ülkeyi silah zoruyla ele geçirir ve sömürgeleştirdiği ülkeye atadığı görevlilerle, orayı kendi toprakları gibi yönetir, el koyulan her türlü iktisadi kaynak, en kaba yöntemlerle yönetenlerin elindeki kaynakların arasına aktarılırdı. Bu anlamda sömürgecilik, toplumdaki egemen üretim ilişkisinden bağımsız biçimde, güçlü devletlerin ilk çağlardan beri sürdürdüğü bir gelişme/büyüme ve daha çok güçlenme anlayışı olarak yaklaşık 200 yıl öncesine değin sürdü.
Emperyalizm ise, toplumda egemen kapitalist üretim ilişkisinin kaçınılmaz sonucu, doğal bir aşamasıdır.
Üretici güçlerde (teknoloji, araçlar, hammadde, emek, beceri) ve üretim ilişkilerinde (mülkiyet yapısı, iş bölümü, sosyal sınıflar) tarih içindeki ilerlemeye koşut olarak, günümüzden üç yüz yıl kadar önce kimi toplumlar kapitalist üretim biçimine ulaştılar. On dokuzuncu yüzyılın sonuna doğru, bu toplumlarda kapitalist üretim biçiminin yarattığı büyük ve hızlı iktisadi gelişim, üretimde tekelleşmeyi ve banka sermayesiyle sanayi sermayesinin kaynaşmasıyla da emperyalizmin altyapısını oluşturan mali sermayeyi yarattı.
Üretim ilişkilerindeki mal sahipliğine dayanan maddi güçleriyle ülkelerindeki iktisadi yaşama egemen küçük bir grup olan mali sermaye sahipleri (mali oligarşi), siyasi iktidarları belirleyen / yönlendiren ve devlette sözü en çok geçen sınıf kimliği kazandılar. O ülkelerin iktisadi, toplumsal ve siyasi yapılanmasında yaşanan bu doğal süreç kuşkusuz dünyanın bütün ülkelerinde yaşanmadı.
Kapitalizmin doğasında bulunan daha çok üretim, daha çok tüketime dayalı sürekli büyüme karakteri, mali oligarşinin hem kaynak hem pazar gereksinimini artırıyordu. Kendi ülkelerinin sunduğu mevcut pazar büyüklüğü ve kaynaklar yetersiz kalınca, geçici olmayan ve sürekli artan bu gereksinim, dünyaya açılmayı ve başka ülkelerden yararlanmayı dayatıyordu. Ancak, eskimiş sömürgecilik yöntemleri artık çözüm değildi.
İşgalle, silah zoruyla, zorbalıkla başkalarının kaynakları ele geçirilebilirdi ama bu yöntem gelişen dünya koşullarında........
