ÇOCUKLUK MİRASI
Her çocuğun doğduğu ev aynı değildir. Kimi çocuk ninnilerle uyur bu hayatta; kimi ise koridordaki ayak seslerini, aniden kapanacak kapıların gürültüsünü dinleyerek… Kimi sonsuz bir güvenin sıcaklığında büyür; kimi ise her an bir felaket olacakmış gibi tetikte yaşamayı erkenden öğrenir.
İnsan çocukluğunu geride bırakabilir, evet. Ama çocukluğunun öğrettikleri, bir gölge gibi onunla birlikte büyür. Çünkü bazı çocuklar yaş alarak değil, yük alarak büyürler. Ve inanın, hayattaki en ağır yük, kimsenin göremediği o görünmez omuzlardakidir.
Kaosun içinde büyüyen bir çocuk için sessizlik hiçbir zaman huzur demek değildir. Sessizlik, yaklaşan fırtınanın habercisidir. Evde her şeyin yolundaymış gibi görünüyor olması bile o çocuk için bir rahatlama değil, gergin bir bekleyiştir. Çünkü bilir; en sert kırılmalar, en gürültülü kavgalar her zaman en derin sessizliklerden sonra gelir.
Bu yüzdendir ki, o çocuk büyüyüp koca bir yetişkin olduğunda bile huzurun içinde huzursuz olur. Telefon uzun süre çalmazsa kötü bir haber bekler. Kapı bir saniye geç açılsa kalbi sıkışır. Her şey yolundayken bile zihni arkadaki gizli felakete hazırlanır. Atalarımız rüzgar eken fırtına biçer demiş. Doğrudur; ama bazı çocuklar, bu hayatta hiç ekmedikleri fırtınaların ortasında yapayalnız büyümek zorunda kalır.
Erken büyüyen çocukların kuşanacağı en güçlü zırh, şu iki kelimedir.
Dışarıdan bakıldığında ne kadar güçlü, ne kadar takdirlesi durur değil mi. Oysa bu cümle, bir çocuğun yıllar önce çaresizlikten kendine verdiği mecburi bir sözdür. Çünkü yardım istediğinde kimse gelmemiştir. Ağladığında susturulmuş, yorulduğunu söylediğinde ise ama sen güçlüsün denilerek omuzlarına bir tuğla daha konulmuştur.
Böylece yardım istemeyi zayıflık sanıp, tek başına yük taşımayı karakter edinir. Omuzları küçücüktür ama sorumlulukları........
