“Hak Yemenin Ayıp Olmadığı Bir Toplumda Neyi Kaybederiz?”
Sevgili okurlarım, bu haftaki köşe yazımda hepimizin zaman zaman karşılaştığı ama çoğu zaman “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyerek yanından geçtiği çok önemli bir meseleyi konuşmak istiyorum: Vicdanını kaybeden, ahde vefayı unutan, empati kurmayan insanların bir toplumu nasıl yavaş yavaş körelttiğini.
Bir toplum yalnızca ekonomisi bozulduğunda, eğitimi gerilediğinde ya da kurumları zayıfladığında yara almaz. Asıl çürüme, insanların birbirlerinin hakkına, emeğine ve acısına karşı duyarsızlaşmasıyla başlar. Çünkü vicdan, mahkeme salonlarında yazılı olmayan ama insanın içinde taşıması gereken en büyük adalet terazisidir. Kimsenin görmediği yerde doğruyu yapmak, hakkın olmayanı almamak, sana güveneni yarı yolda bırakmamak ve güçsüzün hakkını güçlüye karşı savunabilmek karakter meselesidir.
Bugün beni en çok düşündüren, yanlışların yapılmasından çok yanlışların normalleşmesidir. Birinin hakkı yenildiğinde “Hayat böyle” diyoruz. Liyakati olmayan biri bir göreve getirildiğinde “Adamını bulmuş” diye geçiyoruz. Başarılı bir insanın önü kesildiğinde “Fazla sivrildi” deniliyor. Torpil, kayırmacılık, vefasızlık ve emeğe saygısızlık sanki hayatın değişmez kurallarıymış gibi kabul görüyor. İşte tehlike tam burada başlıyor.
Hak yemek yalnızca birinin parasını cebinden almak değildir. Bir insanın emeğini görmezden gelmek de hak yemektir. Hak ettiği görevi başkasına vermek, fikrini kendininmiş gibi sunmak, yıllarca çalışan birini tanıdık uğruna kenara itmek, aynı işi yapan insanlara farklı ölçüler uygulamak da haksızlıktır. Üstelik bu davranışlar bazen öylesine ustaca yapılır ki hakkı yenen kişi sonunda kendisini sorgulamaya başlar: “Acaba ben yeterince iyi değil miyim?”
Oysa bazen sorun sizin yetersizliğiniz değil, karşınızdaki düzenin adaletsizliğidir.
İnsan kayırmanın zararı yalnızca hakkı yenilen kişiye değildir. Kuruma ve topluma çok daha tehlikeli bir mesaj verir: “Çalışmanın, üretmenin, öğrenmenin ve kendini geliştirmenin değil, kimi........
